PKK Açılıma Hayır Dedi - Sedat Laçiner - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









PKK Açılıma Hayır Dedi - Sedat Laçiner
Tarih: 29.09.2009 > Kaç kez okundu? 2411

Paylaş


Hükümet’in Demokratik Açılım’ı eksik ve gedikleri olsa da samimi bir girişim. Daha iyi olabilirdi, aşırıya kaçan yönleri var ve eksikler listesini daha da uzatmak mümkün. Nihayetinde Türkiye de Hükümet de bu konunun acemisi. Terör deneyimi en çok olan ülke olsa da terörle mücadelede birikim oluşturamayan bir ülke, Türkiye. Ancak şurası kesin ki son 25 yılda Özal’dan sonra yapılmış tek ve gerçek açılımla karşı karşıyayız. Belki de bu yüzden zamanla uçlara kaydığı da oluyor. Niyetin içi doldukça, somut önlemler sahaya indikçe endişelerin azalacağına, açılımın istismar edilecek yönlerinin azalacağına eminiz.



Emin olmasak ne olur ki, sanki elimizde başka bir çözüm yolu mu var?



Herhangi bir parti, bir kurum veya bir grup bir çözüm paketiyle ortaya çıktı da dinlenilmedi mi?



Tüm millet uzun yıllardır bir çözüm bekliyor. En ufak bir çözüm kırıntısına dahi büyük primler vermeye hazırız. Kısacası elimizdeki tek ve gerçekten kıymetli fırsatı milletçe değerlendirmek zorundayız.



***



‘Açılım’ fırsat olsa da bununla birlikte pek çok riski de beraberinde taşıdığını her fırsatta söylüyoruz. Karşımızda ‘dikensiz bir gül bahçesi’ yok. Sabır, alınteri ve hatta kan ile ilmik ilmik işlenmek zorunda olunan bir süreçle karşı karşıyayız. Önce güven inşa edilmeli, ardından çözüm. Acele etmeden, tribünlere oynamadan, yüzeysel olmadan ilerlemeliyiz.



Açılım sürecindeki en önemli tehlikelerden biri ise açılımı PKK ile (hatta DTP ile) müzakere süreci sanmaktır. Elbette sorunu üretenlerin de açılımda bir rolleri olacaktır, ancak bu rol özellikle ilk etapta başrol olamaz. Oysa ki bazı Kürt(çü) çevreler, bazı liberal ve bazı sol gruplar olaya salt PKK ile müzakere olarak yaklaşıyorlar. Bu iyimser gruplar PKK’nın bir terör örgütü olduğunu ve terör dışında herhangi bir şeyden anlamadığını adeta bilmiyorlar. Diğer taraftan bazı Türkçü ve bazı ulusalcı gruplar da terörle mücadeleyi sadece teröristle mücadele sanıyorlar. Kaç ceset verdirdik, o kadar başarılıyız mantığındalar. 50.000 kayıp dahi onlar için yeterli değil, “dağda son terörist ölünceye kadar” diyorlar. Sanki ellerinden tutan var, sanki dağdaki son teröriste kadar çatışma mümkünmüş gibi; sanki Türkiye’nin kaynakları sınırsızmış da beyefendilerin saplantıları için sonsuza dek tüketilebilirmiş gibi; sanki terörle mücadele sadece dağdaki teröristle mücadeleymiş gibi. Bıraksanız bir 50 yıl daha kaya kovuklarında terörist avlama yöntemini sürdürürler ve günün sonunda elimizde 150.000 terörist cesedi, 1 milyonu aşkın terörist yakını, 20.000 kadar şehit, 50.000 kadar şehit yakını ve ülkeye verdirilmiş trilyonlarca dolarlık bir ekonomik zarar çıkar.



Ne yazık ki iki taraf da meselenin diğer boyutlarını göremiyorlar, namlunun ucuna takılmış kalmış durumdalar.



***



Şunu unutmamak lazım, açılımın ilk ayağında devletin hatalarını tespit edip bunlardan geri dönmesi olmalıdır. Nitekim devlet 1999 yılından beri bunu kör topal da olsa yapıyor. Buna ‘Kürt Açılımı’ demeye de gerek yok, ‘Demokratik Açılım’ demeye de. Bunun adı olsa olsa normalleşme olabilir. Türkler utanç duyacakları uygulamalardan birer birer vazgeçiyorlar. Karakollar işkencehane olmaktan çıkıyor, çocuklar analarından aldıkları dili konuşurken tutuklanma korkusu yaşamamaya başlıyorlar. Buna Demokratik Açılım demek dahi ayıp. Bir devlet işkenceye son verip, sonra da bunu “demokratikleştik” diye açıklarsa demokrasi çıtası çok aşağılarda demektir. Dolayısıyla Kürtçe televizyon, üniversitelerde Kürtçe bölüm veya yer isimlerinin halkın talepleri doğrultusunda yeniden belirlenmesi ne Kürt açılımıdır, ne de demokratik açılım. Belki de hükümetin ilk hatası burada olmuştur. Normal bir devletin yapacaklarını büyük bir iş yapıyormuş gibi lanse edince bu ‘açılım’ın radikal yandaşları ve radikal hasımları oluşmuştur. Oysa ki TRT Şeş örneğinde olduğu gibi bazı işler ‘açılım etiketi’ verilmeden, abartılı tepkiler üzerine çekilmeden sessiz sedasız da yapılmaya devam edebilirdi.



İlk aşamada devletin hata ve yanlışlarından geri dönmesi vardır dedik. İkinci aşama ise güven inşa aşaması olmalıdır. Geçen zaman içinde devlete duyulan güven ciddi bir erozyona uğramıştır. Kimsenin güvenmediği bir devlet radikal reformlara imza atamaz. Hele hele büyük oranda toplumsal mutabakatı gerektiren terörle mücadele ve yeni bir devlet-vatandaş ilişkisi arayışında devletin güven üreten bir güç kaynağı gibi olması gerekir. Bu ise diyalogla, samimiyetle, kararlılık ve işi bildiğini ve kararlarını uygulayabildiğini kanıtlamakla olur.



Üçüncü aşama geleceğe dönük ümit verme aşamasıdır. Sürecin sonunda ne vardır, kazanımlar neler olacaktır, ulaşılmak istenen hedef çekilen acılara değecek midir? Bu sorulara net ve somut projelerle yanıt vermek gerekir. Yoksa “her şey güzel olacak” muğlâklığındaki açıklamalar yeterli olmayacaktır. “Türkiye kurtulacak” genişliğinde söylemler de geleceğe dönük umutları yeşertmeye yetmez. Hükümetin siyasi ve hukuki açılımların yanında bütçesi belli, ne kadar istihdam oluşturacağı hesaplanmış, süre ve büyüklükleri halka açıklanmış iktisadi ve toplumsal projelere ihtiyacı vardır. Toplum, terör sokaklardan çekildikçe sokakları iş yerlerinin ve ticaretin geri aldığını görmek isteyecektir. Bunun için elde ciddi dosyaların olması gerekir. Ekonomik projelere paralel olarak kültürel, sanatsal, sportif ve toplumsal projeler de olmalıdır. Hizmetler nasıl iyileşecektir? Örneğin önümüzdeki 5 yıl içinde Güneydoğu Anadolu Bölgesi okulları için Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir hedefi var mıdır? Diyelim ki Diyarbakır’da ortalama sınıf mevcudunu 30’a düşürmek mümkün müdür? Eğitim kalitesi nasıl arttırılacaktır? Öğretmen sayısı, okul sayısı, sınavlarda alınan derecelerde değişim nasıl olacaktır? Yoksa okullar terörist yetiştirmeye devam mı edecektir?



Ümit verme aşaması aynı zamanda sokakların şenlendirilmesi aşaması da olmalıdır. Terör nedeniyle bölgede yüzler asılmıştır, bu da terör örgütünün temel hedefidir. Çünkü hayata dönük insanlar pragmatik olurlar ve ellerindekini, en azından hayatı, kaybetmek istemezler. Oysa sokaklara korku ve ümitsizlik hâkim ise terör örgütü çizgisinde bir radikalizm ‘dava’ adını alarak çok daha fazla taraftar bulabilir. Bu bağlamda devlet vatandaşlarını tekrar sokaklara çıkarmalı, hayatın içine katmalıdır. Sokakların neşelenmesi geleceğe dönük umutların inşasında da çok önemli bir rol oynayacaktır.



Dikkat edilirse şu saydıklarımız içinde bir kez dahi PKK veya DTP kelimeleri geçmedi. Çünkü bu iki aktöre gelinceye kadar yapılacak pek çok iş var.



Bunu söylemekle birlikte biz de biliyoruz ki bu sorunun en önemli yönü silahlı saldırı kısmıdır. Karşınızda binlerce silahlı terörist varken sadece iş ve aş ile sorunları çözemezsiniz. Fakat o işin terör kısmıdır, bir miktar da Kürtçülük kısmıdır. Unutulmaması gereken nokta ise Kürt sorununun dahi büyük bir kısmının devletin hataları, eğitimsizlik ve kalkınmamışlıktan oluştuğudur. Osmanlı’da nasıl ki Türkler milliyetçiliği en son keşfeden kavim olmuşsa, Kürtler milliyetçiliği hala modern anlamıyla keşfedebilmiş değillerdir. Eğer birileri 1990’lı yıllarda “terörü bitireceğiz” sloganlarıyla bölgede kasaplaşmasalardı, Kürtçülük bugün geldiği noktaya dahi gelemeyecekti.



Özetle, elbette silahları susturmak gerek, fakat şu anki sorun üreten zemin olduğu sürece silahlı mücadele kalıcı çözümü hiçbir zaman getiremez. Tek başına zemini düzelterek de kısa vadede silahları susturamazsınız. Zor, ben de biliyorum ama hem zemin düzelecek, hem de üzerine kurulmuş olan terör yapısı yıkılacak. Dağda teröristler oyalanırken zemin düzeltilmeye çalışılacak. Silah sesleri her azaldığında bunu fırsat bilip terörün beslendiği istismar alanları birer birer kapatılacak. Başka bir deyişle burada birbiriyle çelişen iki ayrı yaklaşımdan çok bir sorunun birbirinden farklı yönleri bulunmaktadır.



DTP Kendisini İnkâr Ediyor



Devletin bu süreçte, özellikle Kürt sorununda bir muhataba ihtiyacı olacaktır. Belirtilere bakıldığında bu muhatap devlet tarafından DTP olarak belirlenmiştir: Belirtilerin ilki kapatma davasının seyri, devlet DTP’yi kapatmamak için şu ana kadar elinden geleni yapmıştır. Pek çok aşırılık sistem tarafından tolere edilmiştir. Bu arada DTP’nin içindeki PKK organik bağlantıları koparılmaya çalışılmıştır. Bu hedefte KCK operasyonu en önemli araç olmuştur. KCK operasyonlarının hedefi DTP’yi terörden temizlemek, onu sadece Kürtçü bir parti haline sokmaktır. Başka bir deyişle KCK operasyonları DTP’yi kurtarma operasyonlarıdır. Dikkat edilirse devlet organları DTP’lilerin PKK tarzı söylemlerine dahi çok sert tepkiler vermemektedir, adeta “söylem serbest, eyleme ise hayır” denmektedir. Eğer bu süreçte birkaç cesur yürek DTP’li ortaya çıkabilseydi, devletin attığı adıma aynı şekilde karşılık gelseydi geldiğimiz nokta son derece farklı olabilirdi. Fakat öyle olmadı. PKK yeniden DTP’nin üzerine abandı ve DTP’de herkes PKK’nın gölgesi altına yeniden döndü. Dikkat edilirse hükümet ‘açılım’ diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştıkça DTP ağza alınmayacak cümleler kurarak ortamı germeye çalışıyor. Çünkü açılımla birlikte DTP’nin (dolayısıyla PKK’nın) oksijeni azalıyor, siyaseten nefes almakta zorlanıyorlar. Eğer DTP gerçekten çözüm istiyor olsaydı, kendisinden beklenen rolü oynayabilseydi tam tersinin olması gerekirdi. Açılım DTP’yi gerçek anlamda bağımsız bir temsilciye çevirebilirdi. Fakat öyle olmadı, PKK çözüm istemiyor, DTP ise PKK’nın gölgesinden çıkamıyor. Kürtçe tartışma konusu olmaktan çıkınca, Kürtlerin haklarında genişlemeler olunca, devlet ile Kürt kökenli vatandaşları kucaklaşınca şiddet ve çatışma dışında siyaset yapma yolu bilmeyen kişiler kendilerine ihtiyaç kalmayacağını çok iyi biliyorlar. Çünkü bugün rahatlar: DTP bir siyasi parti olmasına rağmen ve ülkenin en sorunlu bölgesinden oy alıyor olmasına rağmen hiçbir çözüm üretmek zorunda olmayan garip bir parti. Bölgede işsizlik var ama DTP’nin bir istihdam politikası yok. Kadın hakları, çevre sorunları, ekonomik kriz ya da ulaşım DTP’nin derdi değil. Kazara iktidar olacak olsa DTP’nin elinde birtek proje dahi yok. Gerçi buna ihtiyacı da yok. Çünkü DTP ‘Kürt’ diyor, başka da bir şey demiyor. Her soruna açıklaması aynı, her konudaki çözümü de aynı. DTP için dünya etnik farklarla başlıyor, etnik farklarla bitiyor. Başka bir ifadeyle istismarcı bir politika anlayışı var. Ortada istismar edilecek bir şey kalmayınca kendilerinin de siyaset yapamayacaklarını çok iyi biliyorlar. Çünkü çok kötü bir siyasi kadroya sahipler. Kürtlerin sorunlarının azaldığı, Kürtçülüğün zayıfladığı bir ortamda Leyla Zana’ya, Ahmet Türk’e veya Hamit Geylani’ye kim ihtiyaç duyar ki? Bunların eğitimleri nedir, vizyonları nedir? Kürt(çü) olmasalar Avrupa’da veya ABD’de iki çift lafını dinleyecek kimse var mıdır? Özetle, açılımın hedefinde sadece PKK yoktur, DTP tarzı siyaset tarzı da vardır. Eğer DTP değişmez ise belki de olaylar tarafından PKK’dan çok daha önce tasfiye olacaktır.



Yukarıda çizdiğimiz tabloya rağmen DTP açılımı iyi bir şekilde kullanabilirdi. İstismarcı siyasetten yapıcı siyasete geçiş için açılım iyi bir fırsat olabilirdi. Fakat yapmadılar, denemediler bile. Sürekli olarak açılımı baltalamaya çalıştılar, bundan sonra da baltalama çabalarını sürdüreceklerdir. Çünkü yukarıdan emir aldılar. “Süreci bir noktada bırakın ve İmralı’yı, PKK’yı muhatap gösterin” dendi kendilerine. Ve beyefendiler kuzu kuzu bu emrin gereklerini yerine getiriyorlar. “Bu işin başı biz değiliz, İmralı” diyorlar. Yani azılı bir teröristi muhatap gösteriyorlar. Fakat DTP’nin anlamadığı bir nokta var, o da dünyanın hiçbir ülkesinde teröristlerin siyasi muhatap kabul edilemeyeceğidir.



Doğrudur, Kuzey İrlanda sürecinde devlet teröristlerle temasa geçmiştir. Diyalog kurulmuştur. Ancak asıl muhatap IRA değil, onu yöneten bir siyasi parti olan ve mecliste milletvekilleri bulunan Sinn Fein olmuştur. Elinde silah olan adam ile pazarlık yapılmaz. Bunu ne İspanya yapmıştır, ne de İngiltere. Elde silah varsa o silah mutlaka bir yerlerde patlar. Devlet silah karşısında teslim olmuş izlenimini verirse hiçbir açılım amacına ulaşamaz, aksine teröre prim verildiği izlenimi doğar. DTP ve onun gibi düşünenler anlamalıdır ki İngiltere’nin yapamadığını Türkiye hiç yapamaz. Türkiye’nin tarihsel mirası ve kültürel genleri buna izin vermez. Süreç içinde DTP yerini PKK’ya bırakır ise açılım devam etmez, ya da DTP’siz devam eder. İmralı’yı muhatap göstermek açılımı baltalamaktan başka bir anlam taşımaz. İmkânsızı talep eden ya art niyetlidir, ya da ahmak.



PKK Açılıma ‘Hayır’ Dedi



Yukarıda da belirttiğimiz gibi PKK sürece ‘hayır’ dediğini çok net bir şekilde ortaya koydu. Bundan sonra fikrini değiştirir mi, bilinmez, ancak şu ana kadarki tüm belirtiler PKK’nın Demokratik Açılım’ı yok edebilmek için elinden gelen her türlü çabayı göstereceğini söylüyor.



Bu konudaki ilk delilimiz ise DTP’ye verilen “siz aradan çekilin” emri. DTP açılımı zora sokacak açıklamaları yapıyor, Ordu’ya, milli değerlere ve Türklüğe saldırıyor, ardından da İmralı’yı muhatap gösteriyor. Sanki devlet acze düşmüş, kendilerine muhtaç olmuş izlenimini uyandırmaya çalışarak PKK’yı daha da güçlenmiş göstermenin yollarını arıyor.



PKK’nın sürece karşı çıktığının en önemli ikinci delili ise terör örgütünün açılımla birlikte adam devşirme işine daha bir ağırlık veriyor olması. Dağda silah sesleri azalmış gibi görünüyor, ancak örgüt Avrupa’daki para işlerine ve bölgedeki adam toplama işlerine ağırlık vermiş durumda. Birkaç yüz genç (hatta çocuk) daha yenice örgütün pençesine düşmüş durumda. Barışa hazırlanan bir örgüt asla böyle bir strateji izlemez.





Operasyonlar Sürsün, Ama…



Açılımda yapılması gerekenlere kısmen yazının başında değindik. Fakat unutulmamalıdır ki ne yapılırsa yapılsın açılımın selameti güvenlik önlemlerinin başarısına bağlıdır. Dağda ve şehirde teröristler oyalanmadığı sürece açılımı sürdürebilmek mümkün değildir. Daha da ötesi teröristlerin acı bir güçle karşılaşıp “bu böyle devam etmez” hissine kapılması, köşeye sıkışacaklarını anlayıp çözüme razı olmaları gerekir. Yoksa elini kolunu sallıyarak dağda bayırda dolaşan bir terörist daha geniş haklar veriliyor diye kolay kolay silah bırakmaz. Alınan tüm önlemlere rağmen dağda dolaşmaya hazır üç beş yüz kişi her halükarda bulunur. Bölge dünyanın en gelişmiş ekonomisine sahip bile olsa bir grup romantik militan bile idealleri için dağda kalabilirler. Bu nedenle güvenlik alanında Türkiye’nin başarılı olması şarttır. Bunu söylerken dağa daha çok asker çıksın, daha çok operasyon yapılsın demek istemiyoruz. Başarının sırrı sayıda değildir. Hurra-tarzı-operasyonlar Türkiye’ye çok şehit verdirmiştir. Türkiye’nin terörle mücadelede verdiği şehitlerin önemli bir kısmı güvenlik güçlerinin eksikliklerinden, eğitimsizlikten, strateji yanlışlıklarından, yanlış taktiklerden vs. kaynaklanmıştır. İstihbarat ile desteklenmeyen, teknoloji yoksunu, rastlantılara dayalı bir operasyon mantığı ile teröristleri dağlardan sökmek mümkün değildir. Bunların konuşulmasına izin vermemek, konuşanları vatan haini sanmak da en büyük cahillik, hatta belki de en büyük ihanettir.



Elbette operasyonlar devam edecektir. Dağda elde silah karartılar dolaşırken güvenlik güçlerinin teröristlerin güçlenmesini bekleyecek halleri yoktur. Fakat yapılacak operasyonların daha akılcı olması gerekir. Özellikle açılım gibi hassas dönemlerde daha fazla şehit verdirecek riskli operasyonlardan kaçınılması gerekir. Türkiye’nin ihtiyacı olan herhangi bir operasyon değil, akıllı-operasyonlardır. Asıl ihtiyacımız araziye insan vücudu ile hâkim olmak değil, arazi hâkimiyetini ileri teknoloji ve akıllı manevralarla sağlayabilmektir. Bu nedenle operasyonlarımız rastlantısal turlar şeklinde değil akıllı nokta vuruşlar şeklinde olmak zorundadır. Dağları ovaları bombalayarak, birkaç kişi için onbinlerce askerle dağları kuşatarak bu iş olmaz. Eğer 40-50 kadar teröristin olduğu bir dağa (örneğin Gabar’a) düzenli olarak asker gönderiyorsanız mutlaka şehit verirsiniz. Bölgeye gömülü duran ve esnek ateş gücüne sahip teröristlere karşı ne aradığını tam da bilemeyen düzenli birlikler ilk ateş imkânına sahip değillerdir. Yokuş yukarı yapılacak bir tırmanışta ilk ateş imkânına sahip teröristler istedikleri zamanda ve maalesef istedikleri kadar şehidi verdirebilmektedirler. Bu operasyonlarda çoğu zaman timlerin operasyon güzergâhları dahi aylarca aynı kalmaktadır. Bu da yolların mayınlanmasını ve yol boyunca pusu kurulmasını kolaylaştırmaktadır.



Alan hâkimiyetini teknoloji yerine insan bedeniyle yaptığımız sürece her hafta birkaç şehit ne yazık ki kaçınılmaz olmaktadır. Bu kadar şehit cenazesinin gölgesinde aklıselimi muhafaza edebilmek ise daha da zorlaşmaktadır.



Bu noktada birileri de çıkıp öldürdüğümüz terörist sayısından hareketle nasıl başarılı olduğumuzdan dem vurabilir. Oysa terörle mücadele sıradan bir savaş benzemez ve öldürdüğünüz terörist sayısı, özellikle de teröristler kendi vatandaşlarınızdan oluşuyorsa başarınızı değil, başarısızlığınızı gösterir. Başka bir deyişle böyle bir strateji de verdiğiniz şehitler de, öldürdüğünüz teröristler de başarısızlığın göstergesidir. Çünkü bu şekilde siz öldürdükçe daha fazla terör üretirsiniz.



Eğer terör örgütüne verdirdiğiniz kayıplar örgüt tarafından telafi edilemiyorsa, güvenlik güçleri tabiri caiz ise tam anlamıyla acı bir güç ile terör örgütüne vurabiliyor ise, işte o zaman kazanmaya başlamışsınız demektir. Açılımın dağlarda ihtiyaç duyduğu silahlı güç böyle bir güçtür.



Teröristlere karşı nasıl bir silahlı mücadele stratejisi olması gerektiği üzerinde bu yazıda fazlaca durmak istemiyorum. Aslında yapılması ve yapılmaması gerekenler fazlasıyla ortada. Böyle bir mücadele için hangi silah ve teçhizata ihtiyaç olduğu, hangi tür bir insan gücü gerektiği, nasıl bir örgütlenme olması gerektiği çok değil biraz düşünmeyle dahi bulunabilir. Yeter ki sakin olunabilsin, yeter ki ülkedeki kutuplaşmanın körleştirici etkilerinden kişiler ve kurumlar arınabilsin.





Açılım Nereye?



Abartılı iyimserlik ve abartılı karamsarlık için çok erken.



Ortada şaşılacak bir şey yok. Herkes aslına dönüyor, açılım ilerledikçe özünü saklayamıyor.



Terörden beslenenler her cenahta oksijensiz kaldıkça panik içinde açılıma, çözüm önerilerine, hatta en küçüğünden bile olsa çözüm ihtimallerine saldırıyorlar.



Ellerinde çözüm paketleri yok, sadece hakaretleri ve demagojileri var. Terör can aldıkça onların da içleri yanıyor (en azından bir kısmının), bunu da iyi biliyorum, fakat içlerinde bir yerlerde bilmeden dahi olsa acıdan haz alma refleksleri hala çalışıyor. Davalarını, varolma sebeplerini kaybetmek istemiyorlar. Yaşamak ve yaşatmak, ölmek ve öldürmekten daha zor geliyor.



Kutuplar açılıma karşı olduklarını her şekilde kanıtladılar. PKK net bir şekilde silahlarını açılıma doğrulttu. Fakat kutuplar arasında kalan sessiz, ama çok güçlü bir çoğunluk da var. Eğer hükümet bundan sonra daha akıllıca davranabilirse, önce hata yapıp sonra düzeltmek yerine önce düşünüp, sonra uygulamaya geçerse daha kolay yol alınabilecektir. Ve zamanla kutuplarda da erimeler olacaktır.



Not: Bu sürecin bir açılımdan çok ‘süreç’ olduğunu daha yolun başında belirtmiştim. Çeşitli medya açıklamalarımızda bir paketten veya bir açılımdan çok bir sürece ihtiyaç olduğu, bu sürecin de yeni başlamadığını, sadece hızlandırıldığını ifade etmiştik. Başbakan Erdoğan 16 Eylül günü “paket veya başlık değil süreç” ifadelerini kullanarak az çok söylemek istediğimizi kamuoyuna hatırlatmış oldu. Ne yazık ki bu tarz geç açıklamalar, geç aydınlatmaları yaşıyoruz. Keşke buna benzer ifadeler daha yolun başında kamuoyu ile paylaşılabilseydi de gereksiz pek çok endişeye gerek kalmasaydı.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 18
Dün Tekil 825
Bugün Tekil 343
Toplam Tekil 1635874
IP 54.167.142.229






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































3 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Ben sadece asil bir ailenin evladı olmakla değil, fakat asil bir milletin evladı olmakla gururluyum.
(ATİLLA)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.883 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu