İRAN CUMHURBAŞKANI HASAN RUHANİ’NİN B.M GENEL KURUL KONUŞMASI, ÜLKE İÇİNDEKİ YANSIMALARI - Yrd. Doç. Dr. Abbas KARAAĞAÇLI - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









İRAN CUMHURBAŞKANI HASAN RUHANİ’NİN B.M GENEL KURUL KONUŞMASI, ÜLKE İÇİNDEKİ YANSIMALARI - Yrd. Doç. Dr. Abbas KARAAĞAÇLI
Tarih: 14.10.2013 > Kaç kez okundu? 1763

Paylaş


İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Dr. Hasan RUHANİ B.M Genel Kurulu Toplantısında yaptığı konuşmayla bu ülkenin yeni dönem dış politika rotasını çizmiş ve önceliklerini vurgulamıştır. Dr. Ruhani özetle şöyle demiştir :

Dünyamız korku ve umut dolu bir dünyadır; bölgesel ve küresel çaptaki düşmanca ilişkiler ve savaş korkusu, ölümcül mezhep, etnik ve milli kimliklerin karşı karşıya gelmesi korkusu, şiddet ve aşırıcılığın kök salması korkusu, yoksulluk ve ezici ayrımcılık korkusu, yaşam kaynaklarının çürümesi ve yok olması korkusu, İnsani haklara ve insan saygınlığına kayıtsız kalınması korkusu ve ahlaktan gaflet edilmesi korkusu.

Bütün bu korkular karşısında yeni umutlar da vardır: Tüm dünyadaki insanların ve seçkinlerin umudu “Barışa evet, savaşa hayır” “Çekişme yerine diyalog” ve “aşırılık yerine sağduyu” umududur.

Umut, tedbir ve orta yolun, son seçimlerde yüce İran halkı tarafından makulce seçilmesi bunun canlı bir örneğidir. Dine dayalı demokrasinin kendini göstermesi ve yürütme gücünün yavaşça intikali, İran’ın istikrarsızlıklarla dolu bir bölgede güvenli bir liman olduğunu gösterdi. Devletimizin ve halkımızın kalıcı barışa, istikrar ve huzura ve çekişmelerin barışçıl yollardan çözümlenebileceğine olan tam inancı ve gücün, kabul edilişin ve meşruiyetin destekçisi olan halkoyuna dayanması, böylesine güvenli bir ortamın sağlanmasında büyük rol oynamıştır.

Hassas bir dönemden geçen günümüz dünyasında tehlikelerle dolu uluslar arası ilişkilerde müstesna fırsatlar da mevcuttur. Kendimizin ve başkalarının durumunu değerlendirirken yapacağımız her türlü haksız yaklaşım beraberinde tarihi yaralar da getirecektir. Öyle ki bir aktörün yanlışı herkese olumsuz yansıyacaktır. Zarar görebilirlik bugün kuşatıcı küresel bir olgu halini almıştır.

Bu hassas dönemde uluslar arası ilişkilerde sıfır toplamlı oyun artık sona ermiştir. Ancak bir kısım aktörler kendi üstünlüklerini ve önceki hâkimiyetlerini korumak adına hala işlevini çoktan yitirmiş eski yöntem ve araçlara başvuruyorlar. Başkalarına boyun eğdirmek için militarizme yönelmek, askeri araçlardan yararlanmak ve şiddete başvurmak dünyamızda oluşan yeni şartlarda kullanılmaya çalışılan işlevselliğini yitirmiş eski yöntemlere örnektir.





Hegemonyacı zihniyet kendi hâkimiyetini sürdürüp korumak adına giriştiği ekonomik ve askeri girişimlerde bir takım basmakalıp kavramlardan yararlanmaktadır ki bütün bu kavramlar barış, güvenlik, insani onur ve insanlık karşıtıdır. Toplumları eşit hale getirmek ve batı değerlerini dünya değerleri olarak yaymak, soğuk savaş kültürünü korumak, kendini üstün görmek ve başkalarını ötekileştirmek adına dünyayı “Üstünler” ve “Üstün olmayanlar” olarak ikiye ayırmak ve ayrıca uluslar arası toplumda yeni aktörlerin ortaya çıkmaması için korku ve tehdit yaratmak bu kavramlara örnektir.

Böyle bir ortamda kamu ve kamu dışı, mezhebi ve hatta etnik şiddetler o kadar artış gösterir ki, büyük güçler arasındaki sakin dönemlerin bile şiddet içeren söylem ve eylemlerin tuzağına düşmemesi için hiçbir güvence bulunmamaktadır. Hiç kimse şiddet ve aşırıcılığın felaket dolu etkilerini basite almamalıdır.

Bu arada bölgesel aktörleri kendi doğal ortamlarından silmek için girişilen çabalarda izlenen şiddet yaklaşımları, dizginleme adı altındaki siyasetler, siyasi rejimlerin sınır dışından değiştirilmesi ve siyasi sınır ve hudutların bozulması yönünde beliren çabalar oldukça tehlikeli ve gerilim yaratacak türden çabalardır.

Uluslar arası siyasi teamüllerde uygar olan bir merkezin marjinalinde kalan uygar olmayan yüzü gösterilmektedir. Bu tasvirde küresel güçlerin odağı ile marjındakilerin orantısı doğal sayılmaktadır. Kuzey merkezcilik ve güney marjinalcilik söylemi uluslar arası ilişkilerde bir tür tek söylem ve monolog sisteminin yerleşmesine neden olmuştur. Yanlış kimlik sınırları yaratılması ve yabancı düşmanlığı bu söylemin yaygın bir sonucudur. Din karşıtı asılsız söylem ve propagandalar, İslamofobi, Şiafobi ve İranfobi gerçekte küresel istikrar ve beşer güvenliğine karşı ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Propaganda amaçlı bu söylemler, hayali tehditlerin dile getirilip telkin edilmesiyle tehlikeli bir boyuta ulaşmıştır. Bu hayali tehditlerden biri de hayali “İran tehdidi” dir. Bu hayali tehdit bahanesiyle değil midir ki son otuz yıl içinde ne denli hunharca ve vahşice cinayetler işlenmiştir. Saddam Hüseyin’in kimyasal silahlarla silahlandırılması ve Taliban’a verilen destek sadece bu cinayetlerden bazılarıdır. Ben buradan sağlam delillerle, kesin bir şekilde açıkça ilan ediyorum ki İran’ın tehdit olduğunu söyleyenlerin ya kendileri bizzat uluslar arası barış ve güvenlik aleyhinde tehdit oluşturuyorlar veya tehdidi körüklüyorlar. İran bir tehdit olmadığı gibi idealde ve pratikte sürekli olarak adil barışa ve çok yönlü güvenliğe çağrı yapmaktadır.

Dünyanın çok az yerinde, şiddet Batı Asya ve Kuzey Afrika’daki gibi yıkıcı olmamıştır. Afganistan’a askeri müdahele, Saddam Hüseyin’in İran’a dayattığı savaş, Kuveyt’in işgali, Irak aleyhinde girişilen askeri müdahale, Filistin halkını sindirmeye yönelik şiddet girişimleri, İran’da devlet adamlarının ve halkın suikasta kurban gitmesi ve Irak, Afganistan ve Lübnan gibi bölge ülkelerinde bombalı saldırılar, son otuz yılda bölgede yaşanan şiddete birer örnektir.

Mazlum Filistin halkının başına gelenler sistematik bir şiddetten başka bir şey değildir. Filistin toprakları işgal altındadır. Filistinlilerin temel hakları felaket denebilecek bir şekilde ihlal edilmektir. Evlerine, doğdukları yere ve ana vatanlarına dönmelerine izin verilmemektedir. Masum Filistin halkına karşı işlenen cinayetler, köklü bir şiddettir ki “apartheid” kavramı dahi bunu tanımlamada çok hafif kalır .

Suriye’de yaşanan insanlık dramı, bölgedeki şiddet ve aşırıcılığın meydana getirdiği felaketin hangi boyutlara ulaştığını göstermektedir. Biz başından beri bazı bölgesel ve uluslararası aktörlerin silah ve istihbarat kaynaklarını yönlendirmek ve aşırı grupları güçlendirmek suretiyle Suriye krizini militarizme etme çabaları karşısında Suriye krizinin çözümünün askeri yöntem olmadığını belirttik. Bölgesel dengeleri bozmaya dönük stratejik ve yayılmacı hedefler, insan sever kavramların arkasına gizlenmeye çalışılarak hayata geçirilemez. Uluslar arası toplumun ortak hedefi masum insanların öldürülmesine derhal son vermek olmalıdır. Biz her türlü kimyasal silah kullanımını kınıyoruz. Suriye’nin, Kimyasal Silahların Yasaklanması Sözleşmesi’ni kabul etmesini olumlu karşılamakla birlikte, aşırı grupların ve teröristlerin bu silahları ele geçirmesi halinde bölgenin büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalacağına ve bunun göz önünde bulundurulması gerektiğine inanıyoruz. Aynı zamanda günümüzde işlevselliğini yitiren tehdit yönteminin veya kaba kuvvetin yasa dışı bir şekilde kullanılması bölgedeki şiddeti ve krizi artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Terörizm ve masum insanları öldürmek şiddetin ve aşırıcılığın zirve noktasıdır. Terörizm tüm dünyayı kuşatan şiddet içerikli, sınır aşan bir felakettir. Ancak terörizmle mücadele adı altında geçekleştirlen şiddetler ve aşırılıklar, örneğin masum insanların insansız hava araçları kullanılarak öldürülmesi de kınanmayı hak etmektedir. Burada İranlı nükleer bilimcilerin katiller tarafından öldürülmesi konusuna da değinmek gerek. Bu insanların suçu neydi, niçin öldürüldü? Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi’nden sorulması gereken soru şudur: Bu insanları öldürenler kınandı mı?

Şiddetin bir diğer versiyonu ve temelde barışa aykırı, insanlık dışı bir uygulama olan haksız yaptırımlar, yaptırım uygulayanların lanse ettiklerinin aksine, devletleri ve önde gelen siyasi şahsiyetleri değil, belki her şeyden çok sivil halkı hedef almakta ve kendi siyasi çekişmelerine malzeme etmektedir. Uluslar arası kuruluşlarda yaldızlı hukuki delillerle karmaşık hale gelen yaptırımlar sonucunda mağdur olan ve hayatlarını kaybeden ve hala büyük bir bölümü bugün bile hayatlarını acı içinde geçirmek zorunda kalan milyonlarca Iraklıyı unutmayalım. Bu yaptırımlar şiddet içermektedir ve makul olanı olmayanı, tek yönlüsü ve çok yönlüsü yoktur. Bu yaptırımlar; barış hakkı, kalkınma hakkı, sağlığa erişim hakkı, öğrenim hakkı ve hepsinden daha önemlisi yaşam hakkı gibi insanın doğal haklarının ihlalidir. Yaptırımların sonucu bütün demogajilere ve kelime oyunlarına rağmen, insanlar arasında ayrılık çıkarmak, savaş çığırtkanlığı yapmak ve insanları yok etmektir. Bu ateş sadece yaptırım uygulananların eteğini tutuşturmakla kalmayacak, yaptırım uygulayan toplumların ekonomisini de saracaktır.

Şiddet ve aşırıcılık bugün sadece maddi boyutlarıyla değil, insan hayatının ve günümüz toplumunun manevi boyutlarını da tehdit etmektedir. Şiddet ve aşırıcılık, insan hayatının ve modern toplumun gereği olan iyi geçim ve diyaloga yer bırakmamaktadır. Sabırsızlık ve tahammülsüzlük günümüz dünyasının sorunudur. Sabır ve tahammül, dini düşünceler, kültürel yönelişler ve siyasi metotlarla güçlendirilmelidir. Beşer toplumunu tahammülsüzlük çizgisinden alıp ortak yardımlaşma çizgisine yükseltmeliyiz. Başkalarına sadece tahammül etmekle kalmamalı, onlarla çalışmalıyız da.

Dünya halkı, artık savaştan, şiddetten ve aşırıcılıktan yoruldu ve bu şimdiye dek görülmemiş bir fırsattır. Onlar şuanki durumun değişmesini umut ediyorlar. İran İslam Cumhuriyeti, umut ve sağduyudan oluşan akilane bir yolla bütün sorunların yönetebileceğine inanmaktadır. Savaş çıkaranlar umutları kırmak istemektedir. Oysa ki olumlu değişime umutla bakmak, fıtri, dini ve evrensel bir kavramdır.

Dünya kamuoyunun şiddet ve aşırıcılıkla mücadelede kararlı olduğuna inanmak, değişime açık olmak, dayatılan sistemlere karşı koymak, insani sorumluluk anlayışına önem vermek umudun alt yapılarıdır. Umut, şüphesiz, merhamet sahibi Allah’ın tüm insanlara olan en büyük nimetlerindendir. Orta yol ve sağduyu da, yüce idealleri birleştirmede yerinde ve zamanında akıllıca ve zekice hareket etmek, etkili stratejiler seçmek ve geçekleri dikkate almak demektir.

İran halkı son seçimlerde umut, tedbir ve orta yol söyleminden oluşan akilâne bir harekete oy verdi. Umut, tedbir ve orta yol bileşimi dış siyasette, bir bölgesel güç olarak İran İslam Cumhuriyeti’nin bölgenin ve dünyanın güvenliğine sorumluluk anlayışıyla yaklaştığı, bu arenalarda sorumluluğu bulunan diğer aktörlerle çok taraflı ve çok yönlü işbirliğine hazır olduğu anlamına gelmektedir. Biz demokrasiye dayalı barışı, oy sandığını Suriye, Bahreyn ve diğer bölge ülkeri de dâhil dünyanın her yerinde savunuyor, şiddete dayalı yöntemlerin küresel krizlerde yerinin olmadığına ve sadece insani aklın yardımı, yapıcı etkileşim ve sağduyu sayesinde insan toplumunun acı gerçeklerinin üstesinden gelinebileceğine inanıyoruz. Keza, barış ve demokrasinin tazmini ve Ortadoğu bölgesi de dâhil tüm dünya ülkelerinin meşru çıkarlarının sağlanması, militarizmle gerçekleştirilemez.

İran sorun üretme peşinde değil, çözüm yolu peşindedir. Hiçbir dosya ve hiçbir mesele yoktur ki, umut ve sağduyu ve karşılıklı saygı ile şiddet ve aşırılıktan uzakta çözümlenemesin. Müsaade ederseniz burada İran’ın nükleer programına değinmek istiyorum. İran’ın doğal ve yasal hakkının kabul edilmesi İslam İnkılâbı Ulu Önderi’nin deyimiyle, bu konunun en sade şekilde çözüm yoludur. Bu, siyasi bir şiar değildir; belki İran’daki teknolojik durumun derinlemesine tanınması esasına göre uluslararası sistemde sıfır toplamlı oyunların sona ermesi ve ortak güvenlik ve diyaloga ulaşmak için ortak çıkarlar ve hedefler bulmanın zaruretidir. Diğer bir deyişle İran ve diğer aktörler, İran’ın nükleer dosyasının siyasi çözüm yolunun ayrılmaz iki parçası olarak ortak şu iki hedef peşinde olmalıdırlar:

İran’ın ve tüm diğer ülkelerin nükleer programı sadece barışçıl hedefler yönünde olmalıdır. Ben buradan açıkça ilan ediyorum ki, bu hedef aktörlerin diğer konumlarına bakmaksızın İran İslam Cumhuriyeti’nin hedefidir ve hedefi olacaktır. Nükleer silahlar ve kitle imha silahları İran’ın savunma doktrininde yer almamaktadır ve dini ve ahlaki köklü inaçlarımıza aykırıdır. Ulusal çıkarlarımız İran’ın nükleer programıyla ilgili her türlü kaygıyı gidermeyi gerektirmektedir.

İkinci hedef, yani İran topraklarında uranyum zenginleştirme ve diğer nükleer hakların kabul edilmesidir ki bu birinci hedefin sağlanmasının tek yoludur. Nükleer bilgi İran’da yerelleşmiş, nükleer teknolojide zenginleştirme de dâhil toplu üretim aşamasına gelinmiştir. Dolayısıyla İran’ın nükleer programına yasa dışı baskılarla engel olmakla böyle bir programın barışçılığının tazmin edileceğini var saymak hayal ve son derce gerçek dışı bir görüştür.

Nitekim İran İslam Cumhuriyeti, kendi haklarının yerine getirilmesinde ve bu hakların uygulanmasındaki saygı ve uluslar arası işbirliğinin zaruretinde ısrar ederek, karşılıklı güvenin tesisi ve iki başlı kapalılıkların tam bir şeffaflıkla giderilmesi için zaman kısıtlı ve sonuç odaklı diyaloga hazırdır.

İran diğer ülkelerle karşılıklı saygıya ve ortak menfaatlere dayalı yapıcı angajman istemektedir. Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri ile de gerilimi artırma peşinde değildir. ABD Başkanı Obama’nın Genel Kurul’da yaptığı konuşmayı dikkatle dinledim. Amerikan liderlerinin siyasi kararlılıkları sayesinde ve baskı gruplarının çıkarlarını izlemekten kaçınmaları durumunda ihtilafların yönetilebileceği bir çerçeveye ulaşmak mümkündür. Bu çerçevede eşit konum, karşılıklı saygı ve uluslararası alanda kabul edilmiş ilkeler temel alınmalıdır. Tabii bizim bu konuda Washington’dan beklentimiz tek bir ses duymaktır.

Bu yıllarda, sürekli olarak “Savaş seçeneği masada” sesleri duyulmuştur. Ancak bugün izin veriniz işlevselliğini yitirmiş ve kanun dışı bu söyleme karşılık şöyle diyeyim: “Barış elimizin altındadır”. O halde İran İslam Cumhuriyeti adına, ilk adım olarak Birleşmiş Milletlerin “Şiddetin ve aşırıcılığın karşısında olan bir dünya” projesini gündemine almasını ve tüm devletlerin, uluslar arası ve sivil toplum kuruluşlarının dünyayı buna yönlendirmeleri için yeni çabalarda bulunmasını öneriyorum. Dünyanın çeşitli bölgelerinde “Savaş için koalisyon” gibi işlevselliğini yitirmiş seçenekler yerine bütün dünyada “Kalıcı barış için koalisyon” düşüncesinde olunmalıdır. Bugün İran İslam Cumhuriyeti sizleri ve tüm dünya toplumlarını “Şiddetin ve aşırıcılığın karşısında olan bir dünya” için öncü bir adım atmaya çağırmaktadır. Bizler bu daveti kabul etmeliyiz. Burada bizler savaş yerine barışın, şiddet yerine güzel geçimin, kan dökmek yerine refahın, ayrımcılık yerine adaletin, yoksulluk yerine varlıklılığın ve zorbalık yerine özgürlüğün tüm dünyada daha iyi görülmesi için yeni bir ufuk açabiliriz. Ünlü İranlı şair Firdevsi’nin tabiriyle;

İyilik yapmaya çalışınız; soğuğu gördüğünüzde baharı getiriniz

Bütün sorunlara rağmen ben şahsen gelecek konusunda ümitliyim. Şiddet ve aşırıcılık karşısında küresel dayanışma sayesinde geleceğin aydınlık olacağından kuşkum yok. Sağduyu dünyanın geleceğini aydınlatacaktır. Taşıdığım bu umut, kişisel ve milli deneyimlerime ek olarak, kaynağını tüm semavi dinlerin dünyayı iyi bir sonla ve aydınlık gören ortak inancından almaktadır. “Andolsun ki Tevratt’tan sonra Zebur’da da yeryüzüne ancak iyi kullarımın mirasçı olacağını yazmıştık”

Bu güzel temennilerle biten konuşma anında bütün haber ajanslarının flaş geçtiği haber olarak dünya kamuoyunun ilgilendiği bir gelişmeye dönüştü. İran cumhurbaşkanı New York’ta birçok ülkenin lideriyle de ikili görüşmede bulundu. Fransa cumhurbaşkanı Hollande, ülkemiz cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül ve çok liderle ikili temaslarda bulunup ülkesiyle diğer devletlerin münasebetlerini müzakere masasına yatırdı. Aynı dönemde İran diplomasisinin başında bulunan M. Cevad Zarif de kendi birçok mevkidaşıyla uzun müzakereler yürüttü. Bu ziyaretin en sürpriz yönü ve dünya kamuoyunu şok eden gelişme ise İran cumhurbaşkanının New York’u terk etmeden kısa süre önce yaşandı. 34 yılın ardından İran ve ABD liderleri arasında doğrudan bir telefon görüşmesi gerçekleşti.

ABD başkanı Barack Obama Hasan Ruhani’yi cep telefonundan arayarak bir yerde Ruhani’nin BM Genel Kurulu’ndaki olumlu konuşmasına pozitif bir yanıt vermiş oldu. 15 dakika süren bu telefon görüşmesinin sonunda Obama Ruhani’ye Farsça Xodahafız (Allahaısmarladık) diyerek konuşmasını bitirdi. Bu görüşme haber ajanslarına düştüğü andan itibaren dünya kamuoyunun ilgilendiği en önemli gelişme haline geldi. Bu diyaloğu dünya barışı açısından çok önemli bir girişim olarak değerlendirip destekleyenler, temkinli yaklaşanlar ve tabi İran ile ABD arasındaki diyalog kapılarının açılmasını kendi saldırgan çıkarlarına aykırı bulan Siyonist İsrail rejimi ve mürteci, Suudi Arabistan ve Katar gibi devletler büyük bir telaşa kapılarak diyalog sürecini sabote etmeye yöneldiler.

İsrail başbakanı Netanyahu verdiği demeçte içindeki kin ve nefreti dışa vurarak süreci baltalamak üzere soluğu New York’ta alırken Suudi Arabistan ve Fars Körfezi’nin irili ufaklı mürteci diktatörleri Amerika’daki savaş lobilerini harekete geçirmeye ve kirli petrodolarlarıyla bu ülkedeki şahinleri ve deyim yerindeyse savaş lobisini hareketlendirmeye başladılar. Burada en büyük görev Suudi Arabistan’ın Washington büyük elçisi Adil El-Cebir’e düşmüştür. Kendisi senato ve temsilciler meclisindeki şahinlerle birebir diyaloğa girerek gelişmelerin önünü kesmeye çalışmıştır.

Dünya kamuoyunun bu olumlu gelişmeye verdiği reaksiyonü günlerden beri sözlü ve yazılı medyada takip etmekteyiz. Burada denklemin diğer ucu yani İran devleti, kamuoyu, dini, siyasi ve askeri kanaat önderlerinin yaklaşımlarını değerlendirerek bu önemli gelişmenin ülke içindeki yansımalarına göz atmaya çalışacağız.

İran siyasal sistemi çok karmaşık bir çok kişi ve kurumun (meclis) bulunduğu, iç içe geçmiş, birbirlerini denetleyen aynı zamanda girift ilişkileri bulunan kendine münhasır, dünyada başka bir benzeri bulunmayan farklı bir siyasal sistemden ibarettir. Güç piramidinin en zirve makamında dini lider (rehber veya Vilayeti Fakih makamı) bulunmaktadır. Zaten İran Anayasasının 110. Maddesi de devletin genel politikalarının belirleyicisi olarak dini lidere çok geniş yetkiler tanıyan bir madde olarak önümüzde durmaktadır.

Bu nedenle öncelikle dini liderin New York’ta olup bitene yönelik düşünceleri büyük önem arz etmektedir. Dini lider Ayetullah Ali Hamaney olaylar karşısında iki haftaya yakın bir süre suskun kalmış nihayet 5 ekim cumartesi günü Tahran’da Şehit Sattari Üniversitesi’nde katıldığı ordu subaylarının mezuniyet töreninde New York’taki İran diplomatik misyonunun yaptıklarına güvendiğini buna karşılık Amerikalara güvenmediğini açıklamıştır. Dini lidere göre Amerika güvenilecek bir devlet olmayıp kendini üstün gören sözünde durmayan bir devlettir. Ona göre ABD Siyonist şebekelerin hakimiyeti altındadır. Dini lidere göre New York’ta gerçekleşenlerin bazıları uygun davranış olarak değerlendirilmemelidir.(1) Burada uygun olmayan davranış olarak muhtemelen ABD başkanı Obama ile Ruhani’nin telefon görüşmesi kastediliyor.

Genel olarak İran siyasal hayatında bu ülkedeki derin güç odakları veya rejimin kurucu ideolojisinin iç ve dış politikadaki genel yaklaşım ve bakışı Tahran ve kutsal Kum kenti Cuma namazı hutbelerinde rejime bağlı en üst dini otoritelerce hutbelerde dile getirilir. Bu doğrultuda geçen iki haftada Tahran ve Kum gibi önemli merkezlerin Cuma namazı hatiplerinin söyledikleri çok önem kazanmıştır. Bu haftaki Cuma hutbesinde Kum kenti Cuma imamı Ayetullah Seyidhaşim, Hüseyniye Buşehri İran cumhurbaşkanı Hasan Ruhani mahiyetindeki heyetin BM Genel Kurulu ve sonrasında İran’ın çıkarları doğrultusunda hareket ettiklerini bu nedenle kendilerine İran’ın haklarını savundukları için teşekkür ettiğini bildirmiştir. (2)

Meclisin en güçlü isimlerinden bazen İran’la ülkemiz arasında ki ilişkilerle ilgili verdiği sert demeçlerle gündeme gelen İran Parlamentosu Ulusal Güvelik ve Dış Politika Komisyonu (Komisiyone Emliyeti Milli ve Siyaseti Xarici) sözcüsü Veramin kenti milletvekili Seyyid Hasan Negevi’ye göre Hasan Ruhani ABD ile ilişkiler konusunda Yetkiyi Nizamdan(sistem) almıştır. Negevi’ye göre ABD yönetimi İran halkının direniş gücününü görmüş ve İran’ın ABD hakimiyeti altına girmeyeceğini anlamıştır. Ona göre İran’ın Batıyla olan nükleer sorunu bu çerçevede diyalogla çözecektir. Negevi’ye göre İran İle ABD arasındaki buzların erimesi zaman alacaktır ve bu ilişkilerin normalleşmesinin önünde ki en büyük engel Siyonist Lobidir. (3)

İran İslam Cumhuriyeti’nin dış politika siyasetinin rotasının çizilmesinde kuşkusuz dini lider Ali Hamenehi’nin büyük etkisi olduğu, hatta tek belirleyici otorite olduğuna yukarıda değinmiştik. Dini lider genellikle düşünce ve fikirlerini katıldığı kitlesel kabul törenlerinde dile getirir. Basına çok nadir demeç veren dini liderin yerine bu görevi uzun yıllar dışişleri bakanlığı görevini sürdüren halen dini liderin dış politika baş danışmanlığının yanı sıra Uluslararası İslami Uyanış Camiası (Mecme-e Cahanıye Bidarıye İslami) Başkanı Dr. Ali Ekber Velayeti üslenmektedir. Dr Velayeti’ye göre İran delegasyonunun BM Genel Kurulundaki davranışları yerinde ve uygundu. Ona göre dini liderin dış politika önceliklerini şöyle özetleyebiliriz :

 Müzakerelerde izzet, hikmet ve maslehet prensipleri, diplomatların önceliği olmalıdır.

 İran heyetinin davranış ve eylemlerini mantıklı buluyorum.

 Hiçbir ülke bizim çıkarımız için çalışmaz. Doğaldır ki her ülke kendi ulusal çıkarları peşindedir. ABD de kendi çıkarları peşindedir.

 ABD başından beri bizim devrimimize karşı idi. Onlar İran’ın bölgede güçlü bir devlet konumuna gelip diğer milletlere örnek olmasını istemiyorlar.(4)

İran’da yayınlanan gazete, dergilerin yanı sıra internet siteleri ve haber portalları genel olarak reformcu (İslahtalep) ve muhafazakâr (İsulgera) olarak iki gruba ayrılmaktadır. Bu iki grup arasında da çok geniş ideolojik yelpazenin bulunduğunu, aşırı sol, demokrat, liberal, sağ ve aşırı sağ gibi faklı düşünce platformlarının varlığını biliyoruz. Faklı fraksiyon, güç odağı, siyasi parti ve düşünce kulüplerinin İran ile ABD arasında Ruhani yönetimince başlatılan diyalog sürecine her grup kendi bakış açısı ve düşünsel zaviyesinden bakıp değerlendirmektedir. Bu kapsamda en mantıklı yorumlardan birini Resalet Gazetesi yazarlarından Dr. Heşmetullah Felahetpişe yapmıştır.

Ona göre genel bir bakışta muhafazakarlar her zamanki gibi bu normalleşme sürecine olumsuz yaklaşıp, sürece ciddi eleştiriler getireceklerdir. Buna karşılık kimi reformcu ise aceleci bir tutum takınarak gereğinden fazla hoşgörü ile ABD İran ilişkilerine yaklaşarak hataya düşeceklerdir. Oysaki iki ülke arasındaki yumuşama süreci, mantıklı bir seyir ve rota izlemelidir. Bu hususta iki ülke arasında ki geçmişin değerlendirilmesini yaparken yapıcı, diplomatik girişimler şekillenmelidir.(5)

İran askeri bürokrasisinin bu ülkenin siyasal, ekonomik, sosyal ve toplumsal, yaşamındaki etkinlik derecesi malumunuzdur. Özellikle devrim muhafızları ordusunun siyasi, ekonomik ve ideolojik gücü ve tesiri küçümsenmeyecek boyutta olup, kimi toplumsal gelişmelerde devrim muhafızlarının belirleyici rol oynadığını biliyoruz. İran ile ABD arasında cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin New York seferiyle başlayan normalleşme sürecine yönelik devrim muhafızlarının tutumu merak konusu idi. Bu doğrultuda devrim muhafızları baş komutanı Tüm General Muhammet Ali Caferi: “Cumhurbaşkanı H. Ruhani’nin BM Genel Kurulunda ki beyanatının İslam Devriminin çerçevesi dâhilinde olup, devrim sırasındaki dik duruşun sonucu olduğunu beyan etmiştir.

General Caferi Dini Lider Ayetullah Ali Hameney’nin bu konuda ki kahramanca yumuşama (Nermeşe Gehramanane) siyaseti çerçevesinde değerlendirmiştir. Ayetullah Ali Hameney’in 16 Eylül’de devrim muhafızları komutanlarıyla görüştüğünde, doğru atılacak diplomatik adımlara karşı olmadığını ve kahramanca yumuşamaya inandığını belirtmiştir. General Caferi’ye göre Amerikalılar bir gün İran’a baskı ve tehdit siyasetinin işlemediğini anlayacaklar. Akıllanıp bunu anladıkları gün onlarla masaya oturulabilir. Yine devrim muhafızları başkomutan yardımcısı Tuğ General Hüseyin Selami ise 27 Eylül günü İran’ın dini başkenti Kum kentindeki Cuma namazında dini liderin fetvasını İslami İran’ın dünyadaki gücünün göstergesi olduğunu ve İran halkının olağanüstü direnişinin karşısında ABD’nin İran’la diplomatik ilişki kurmak zorunda kaldığını beyan etmiştir. (6)

Sonuç Olarak:

İran’ın dini, siyasi ve askeri kanaat önderlerinin genel yaklaşımı diyalog sürecinin devamından yana olup küçük nüans farklılıklarıyla cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin atak ve girişimlerinin desteklendiği kanısına varılıyor. 1979 İslam Devrimi’nden geçen 34 yıllık süre zarfında çeşitli dönemlerde İran ile batı bilhassa ABD ile ilişkilerin normalleşmesine yönelik birçok girişim daha başlamadan İran’daki radikal unsurların baskısı sonucu akim kalmıştır. Örneğin devrimden hemen sonra liberal eğilimli başbakan Mehdi Bazurgan’ın döneminde İran ile ABD’li diplomatları arasında Cezayir’de başlayan diyalog süreci aşırı kanadın girişimleriyle sonuçsuz kalmış Tahran’daki Amerikan büyük elçiliği casusluk yuvası diye nitelendirilip Müslüman öğrenciler tarafından işgal edilmiştir.

Böylece iki ülke arasındaki diplomatik münasebetler günümüze dek resmen kesilmiştir. Buna rağmen dönem dönem iki ülke diplomatlarının kamuoyunun gözünden uzak bir araya geldikleri hatta11 eylül 2001 saldırılarının ardından Afganistan’ın güvenliği ve Irak’ın istikrara kavuşturulması hususunda iki ülke diplomatları aynı masa etrafında buluşmuşlardır. Şimdi ise iki ülkenin liderleri daha önce düşünülmesi bile hayal olan bir telefon görüşmesi gerçekleştiriyorlar. İran’daki dengeler açısından bakıldığında aşırı kanatların bu girişim karşısında sert tavır sergilememelerinin kanımca birkaç sebebi vardır. Bunlar:

 Devrimden bu yana 34 yıl geçti bu sürede ABD ve diğer yandaşları İran’a her türlü baskıyı uygulayarak bu ülkeyi tecrit etmeye azami çaba göstermeleri, her türlü ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri ambargo uygulamalarına rağmen İran’ı dik duruşundan vazgeçirememeleri sayesinde İran Devleti ve halkında inanılmaz bir özgüven duygusunun geliştiği

 Uluslar arası gelişmeler bilhassa Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu saran toplumsal gelişmeler İran toplumunu da yakından etkilemiş halkın büyük çoğunluğunun iradesi sandıktan reformist kanadın zaferi ile sonuçlanmış ve Hasan Ruhani çok büyük halk desteğiyle o makama seçildiğinden egemen güçler ve radikal gruplar bu durumu benimsemek zorunda kalmışlardır.

 Son dönemlerde ABD başkanlığındaki uluslar arası ittifak tarafından İran’a yönelik artarak devam eden ekonomik ambargolar ülkenin ekonomisini olumsuz yönde etkilemiş, İran başta ham petrol ve doğalgaz olmak üzere ihraç ettiği enerjinin bedelini tahsil etmekte zorlanmıştır.

 İran’ın bölgede etkinlik sahasının artarak devam etmesi sürecinde başta İsrail, Suudi Arabistan ve Katar gibi devletlerin İran ulusal çıkarlarına karşı birlikte hareket etmelerine karşı İran bu şer cephesine karşı kademeli de olsa batıyla ilişkilerini normalleştirme sürecine koyarak rasyonel bir adım atmıştır.

*Giresun Üniversitesi, İİBF Öğretim Üyesi

Kara_agacli@yahoo.com







Dipnotlar :



1- http://www.bbc.co.uk/persian/iran/2013/10/131005_l12_khamenei_rouhani_ny_un_usa_iran.shtml

2- http://irna.ir/html/1392/13920712/80844732.htm

3- http://www.hamshahrionline.ir/details/232792

4- http://www.hamshahrionline.ir/details/232813

5- http://www.resalat-news.com/Fa/?code=15423





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 14
Dün Tekil 767
Bugün Tekil 594
Toplam Tekil 1637655
IP 54.205.150.215






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































5 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Üstümüze kılıç çekilmedikçe, ülkemize girilmedikçe, teb'ama cefa edilmedikçe Bizden kimseye zarar gelmez. (Fatih Sultan MEHMET)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.597 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu