Mustafa Nevruz SINACI - Ağustos ayındaki tüm makaleleri - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Mustafa Nevruz SINACI - Ağustos ayındaki tüm makaleleri
Tarih: 09.09.2009 > Kaç kez okundu? 2307

Paylaş


SANCAK-I ŞERİFLER ORTAYA ÇIKACAK

Mustafa Nevruz SINACI

Türk Subayına Destek isimli grupta yayınlanan habere göre; (*)

“Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, Türk Silahlı Kuvvetlerinin şeref, onur, erdem, ilke, azim, irade ve zaferlerini temsil eden bütün SANCAK lar 30 Ağustos 2009 Pazar günü (bugün) Ankara da Zafer Bayramı törenlerine katılmak üzere toplanmıştır.”

TÜRK ORDUSUNDA SANCAK

Türk Ordu geleneklerine göre Sancak,

Koruma ve kollama görevini üstlenmiş tüm silahlı kuvvetler için vatan;

Hürriyet, adalet, hâkimiyet ve tam bağımsızlık;

Cumhuriyet, adil devlet ve demokrasi için teminat,

Asker kişi için namus, yüksek ahlâk ve icabında şehâdet demektir.

İşte, böyle aziz ve kadim bir temsil, temayüz timsali Sancak…

Askerlik yapanlar iyi bilirler, Sancak nöbeti nöbetlerin en şereflisi ve en zorudur.

Herkes Sancak nöbeti tutmak ister ama tutamaz. Sancaka gelebilecek en ufak bir zarar sadece nöbeti tutan askerin değil, ilgili birlikteki tüm personelin ceza almasına sebep olur.

Osmanlı döneminde olağanüstü durum, savaş halleri ve dâhilde isyanları bastırmak üzere Sancak-ı Şerif ortaya çıkartılır ve Cuma Hutbelerinde mihraba bayrak asılırdı.

BÜYÜK ÖNEM VE ANLAMI VAR !..

Son Milli Güvenlik Kurulunun ardından yapılan Basın açıklamasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin “açılım ile ilgili görüşmelere” destek verdiği ifade edilmiş fakat Genelkurmay Başkanlığı tarafından bu ifade doğrulanmamış, sessiz kalma yolu tercih edilmiştir. .

Esas itibarıyla Milli Güvenlik Kurulunda Silahlı Kuvvetler görüş, öneri ve endişelerini dile getirir; Ancak, toplantı nedeniyle yapılan basın açıklamasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin fikri, eğilim ve görüşleri açıklamaz.(!)

Bu durumda Türk Silahlı Kuvvetleri sessizliğini Şeref ve Namus timsali Sancakları ile 30 Ağustos günü; “Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez” olmak üzere bozuyor.

Sancakların bir arada toplanması “anlayanlar için” çok şey ifade etmektedir.

Ayrıca açmaya ve açıklamaya gerek yok!..

Özellikle, “Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC deki tüm Askeri Birliklerde bulunan Sancaklar Genelkurmay Başkanlığında törenlere katılmak üzere toplanmış ve sıkı bir şekilde muhafazaya alınmıştır” deniliyor…

ÖZEL GRUP NOTU:

“Bugüne kadar siz değerli üyelerimize hep doğru bilgiler verdik.

Bu bilgiyi tüm Türkiye de herkesten önce siz Türk Subayına Destek grubu üyeleri olarak siz öğreniyorsunuz. Bu gerçek bilgiyi arkadaşlarınızla paylaşın. Facebook ortamında ilk paylaşan siz olun. Böylece: inatla aymazlık, gaflet, delalet ve hatta hıyanet içerisinde bulunanların bazı şeyleri anlamayanların anlamalarını, algılamalarını sağlayalım.

NE MUTLU TÜRK ÜM DİYENE,

NE MUTLU TÜRKÜM DİYEBİLENE,

NE MUTLU TÜRK LÜĞÜ İLE ÖVÜNENE!”

"Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hâttâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! Mustafa Kemal Atatürk"

30 Ağustos “ZAFER” Bayramınız Kutlu Olsun…

(*) Bu makalede işlenen konuya dair Haber: Türk Subayına Destek grubuna ait olup; Ağustos ayının son haftasında yayınlanmıştır.

DEMOKRATİK AÇILIM VE TAZMİNAT HAKLARI

Mustafa Nevruz SINACI

Terör ve tedhişin insanlığın huzuru ve dünya barışı için bedeli çok ağır surette ve mutlaka muhatapları bulunarak ödettirilmek zorundadır. Aksi takdirde, maruz kalınan terör ve tedhişe devlet zaafla malul-mağlup, millet mağdur ve perişan olmuş demektir.

Bakınız, ABD, Libyanın 1988de 270 kişinin öldüğü PanAm uçağını düşürmesi, 1986da Almanyada bir diskoya sabotaj ve 1988te bomba konan bir uçağın İskoçyanın Lockerbie kasabası üzerinde infilakı sonucu çoğu Amerikalı olan 400 kurban arasında paylaşılmak üzere 1.5 milyar dolar ödemesi ve terörü kınaması sonucu, Libya ile arasındaki ilişkileri normalleştirdi. Yani ancak terör zararları tazmin ve telâfi edildikten sonra....

Bunun başka yolun yok. Almanya ve Fransa da aynı yola başvurdu.

Yakın tarihlere ait İsrail-Filistin, ABD-İran ve daha yüzlerce örnek var..

Dünyada dış destek veya kaynaklı terör odakları bu yolla kurutuldu. Bedelleri misliyle ödettirilerek alındı. Başta İngiltere, İspanya, Fransa ve Almanya olmak üzere, mevcut terör örgütlerinden hiç biri; Örneğin PKK gibi 50 küsur devlete yayılmış ve dayanmış değil!...

Dahası art niyetli bir AB dayatması, yanlış algılama, zaaf ve hukuk bilgisi noksanlığı sonucu 17.7.2004 tarihli Terör ve Terörle Müc.den Doğan Zararların Karşılanması Kanunu devletin başına belâ edilerek iddiacılara milyonlarca TL ödeme yapıldı.

Yalnızca Diyarbakırda 70 Milyon YTL terör tazminatı dağıtıldı

AİHM birçok davada, bu yasayı nimet göstererek bazı başvuruları reddetti. Dışişleri Bakanlığı da, valiliklere bir yazı gönderip, AİHM de bu yasa ile sağlanan olumlu havanın sürmesi için terör tazminatları ödenirken halka kolaylık sağlanmasını ve katı bir bürokratik işlemden vazgeçilmesini istemişti.

GELELİM ESAS MESELEYE:

Bilindiği üzere Türkiye 1968den itibaren dış kaynaklı anarşi ve teröre maruzdur.

Önceleri Alman ve Fransız desteğinde Suriye, Lübnan ve Ermenistan kullanıldı.

Sonra 27 Ocak 1973de ASALA belâsı çıktı. Asala 15 Ağustos 1984de PKKya iblâğ olduktan sonra 23.11.1986ya kadar hain saldırılarını sürdürdü. Örgüt, Ermeni diasporasınca alenen desteklendi, himaye edildi. Diasporalar ise, Ermeni hükümetinin resmi bir bakanlığı tarafından sevk-idare, tedvir ve organize olunmaktadır. Halen de durum aynıdır.

Ayrıca, BM Anayasasının açık ve emredici “men-i müdahale” hükümlerine rağmen, başta ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, Yunanistan ve Rusya olmak üzere yaklaşık 50 ülke terör örgütüne yardım ve yataklık etmiştir. Bu ilişki, açık destek ve yataklık binlerce olay ile sabittir. ABD ve AB resmen fail durumundadır. İşin garibi, gerçekte birer tasallut, gasp ve terör devleti olan Amerika, Rusya ve Çinin baskısıyla olsa gerek, öncelikle İran ve pek çok İslâm ülkesi ile bazı Türk Cumhuriyetlerinde dahi PKK büroları ve soykırım anıtları vardır.

Yani, tıpkı yakın tarihin isyanları gibi, bu terör de dış güdümlü ve dış kaynaklıdır.

Sonuçta: Türkiye; 1968 ve/veya 1984den bu yana uğradığı trilyon dolarları bulan maddi + manevi travma, zarar, kayıp ve hasara ait münhasır tazminatı; Ulusal ve uluslar arası bütün yargı olanaklarını sonuna kadar kullanarak tahsil ve tazmin etme hakkına sahiptir..

En son KKTC ile Güney Kıbrıs çetesi arasında vaki ve Louzidiu meselesi dahil tam bir siyasi kurum olan AİHM yoluyla tazmin, tahsil ve telâfi komedisine bakın!.. PKKnın BM Anayasasının 51.ve diğer amir hükümleri aleyhine Kuzey Irakta konuşlandırıldığı ve mezkür 50yi aşkın devletten beslendiği gerçeğini görün. Örgüt yapısının büyük bölümünün Ermeni, Rum-Yunan, Abd, Alman ve sair lejyonerden oluştuğunu ve içinde az sayıda “Ermeni kökenli Kürt” bulunduğunu da dikkate alın..

Ve ey hükümet!.. Ey terörden zarar gören halk!.. Ve, Ey Şehit aileleri haydi!..

Demokratik açılımın amacı mademki barış, anlayış ve huzuru tesistir; Önce bunun temel şartı / ana unsuru DİYETLER ödensin. Tamir-telâfi, tahsil ve tazmin süreci başlasın.

Eğer, TC açılıma icbar edilmiyorsa, MİLLETİN zararını tazmin ve tahsile mecburdur.

NE MENEM “BİR BÜYÜK FIRSAT”

Mustafa Nevruz SINACI

Mesele aslında, “Şark Meselesi” ve “Batının müstakbel hayat alanı” konusudur..

Yakın geçmişi, ta İngiliz Muhipleri, Kürt Teali Cemiyeti, Ermeni-Yunan Rum çeteleri, Batı (Avrupa) ve ABD Mason mahfilleri ile misyoner terör örgütlerine kadar dayanır.

Süreçte; Mustafa Suphi olayı, 21 Temmuz 1923de Lord CURZONun hazırlayıp İsmet İnönünün çok gizli kaydıyla imzaladığı (*) Lozan belgesi, 150likler, kadrocular, 10 Kasım 1938 -9.05 karşıdevrimi, aydınlıkçılar, 27 Mayıs gaspı, Ermeni, Elen-Rum diasporası, doğu kültür ocakları, dev-genç, asala, pkk, tip, tkp, mnp, msp, 1974 affı, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat sendromları (Sendrom: Birbirleriyle ilişkisiz gibi göründükleri halde, bir arada tek bir hastalık olarak birleşen şikâyet ve bulgular bütünü) yer alır.

Süreçteki ilk teşebbüs “İsmet paşa” damgasını taşır.

Olay şu; Bir gün İnönü geç vakit Atatürke giderek: “Paşam şu azınlık meselesini bir Meclise getirsek..” diyince Atatürk: “Bu gün git, akşam oldu, yarın gel konuşalım” der, İnönü gittikten hemen sonra köşkün bekçi ve bahçıvanlarını çağırarak: “Lâle hariç, şu ön bahçede bulunan bütün çiçekleri sökün atın” diye emir verir.

Ertesi gün İsmet İnönü geldiğinde bahçenin halini görür, çok şaşırır. Sebebini sorar ve Atatürkten şu cevabı alır: “İsmet!.. Türkiye Cumhuriyeti Türk Milleti tarafından kurulmuştur. Cumhuriyette azınlık yok. Ne mutlu Türküm diyen herkes Türktür ve eşit haklara sahiptir. Azınlık ve ayrılık iddia edenler böylece sökülüp atıla. Sakın Meclise böyle bir tefrika sokma!”

YURTTAŞLIKTA BİRLİK

Gaflet, dalâlet ve hıyanet ehli bilmiyor ya da unutmuş da olabilirler.

TC azınlıkları Lozanda kendilerine tanınan ayrıcalıklarından vazgeçip eşit yurttaşlar olmayı 1925de istemiş; 1926da yurttaş olmak için azınlık haklarından feragat dilekçeleri vermiş ve Milletler Cemiyetinin onayı ile TCde azınlık kavramı ilgi edilerek bütün gayri/ Müslimler, Müslümanlarla eşit hak ve hukuka sahip yurttaş statüsüne yükseltilmişlerdir.. (2)

Bu olayın dünyada başkaca bir eşi, benzeri, örnek veya emsali yoktur.

“MUSA DAĞINDA 40 GÜN” ADLI ROMAN

1933te bir Musevinin yazdığı kitapta Türkler Ermeni soykırımı yapmakla suçlanınca, tüm Musevi, Ermeni ve Rum yurttaşlarımız ayağa kalkarak, romancıya lanetler okumuşlardır. Ermeni yurttaşlarımız ise "bu roman yalan söylüyor, Türk kardeşlerimiz bize asla soykırım yapmadı. Bu roman bizim aramızı bozmak istiyor," diye haykırmışlar… Dahası, Ermeni ve Rum-Yunan kökenli Türk yurttaşlarımız kilisede toplanıp bütün dünya basınını da çağırarak, onların gözleri önünde bu romanı ve yazarının portresini ateşe vermişlerdir.

Yani Türkiyenin asla bir azınlık sorunu olmamıştır, olası teşebbüslerin bütünü mutlak surette dış kaynaklı olu; Milli tarihte buna “bedhah”ların kalkışması denilir.

YILLAR SONRA !…..

Mesele şu ki, Türkiyenin 60-70li yıllara kadar her hangi bir azınlık, Kürt, Ermeni, terör-tedhiş ve soykırım meselesi olmadı. Zaten fiilen ve hukuken de bu mümkün değildi. Her şey, bir çökertme ve kırılma darbesi olan 27 Mayıs vuruşu ile başladı. Burada fazla ayrıntıya girmek gereksiz zira zerre kadar “gerçek tarih” bilgisine sahip herkes konuyu çok iyi bilir.

AZİZ TÜRK MİLLETİNE

“UYARI VE ÇAĞRI”

Ülkemiz elli yıldır siyasi vesayet, dâhili-harici kuşatma ve abluka altındadır.

Şimdilik bunu kırmanın tek ve son hukuki ve demokratik yolu sandık olup; Son çare: ya AKPye karşı tek parti olarak birleşmek veya seçimde hiçbir partiye oy vermemek şartıyla 27 Mayıs cunta, dikta, sulta ve statüko partilerini sandığa gömerek Cumhuriyeti kurtarmaktır.

1, DİKEN, Hükümet Sistemleri, H. H. Memiş, s:341

2, Bütün bilgiler, dilekçeler ve Cemiyet-i Akvam kararları Adalet Bakanlığı arşivindedir.



“BÜYÜK FIRSAT” MESELESİ

Mustafa Nevruz SINACI

Hani Cumhuriyetin yeddi emini, memurların baş amiri ve halkın emanetçisi Abdullah Gül, Mart ayında İrana giderken "Kürt sorununda iyi şeyler olacak” demiş, devamla da “Kürt meselesi Türkiyenin birinci sorunudur. Halledilmesi lazımdır” açıklamasını yapmıştı…

Çek Cumhuriyetinde yapılan Prag zirvesi dönüşünde de, "İster terör, ister Güney Doğu yahut Kürt meselesi deyin.. Bu, Türkiyenin birinci sorunudur. İyi gelişmeler olması lazım ve olabilir. Herkes işin farkında... Önce böyle bir çalışma anlayışının olması lazımdı. Devletin içinde herkes birbiriyle çok daha açık seçik konuşuyor. Herkes derken, asker, sivil, istihbarat, hepsi için söylüyorum. Bu ortamda iyi şeyler olur. O yüzden de iyi şeyler olacak diyorum. Bir fırsat var, bu fırsatın kaçmaması lazım” dedi.

HÜKÜMETİ SARSAN “ŞOK”

Gülün beklenmedik söz ve açıklamaları hükümette şok etkisi yaparken, başta Rum-Yunan, Ermeni ve Yahudi diasporaları ile Misyonerler camiasında bayram havası yarattı.

Tam bir vukuf, ehliyet-liyakat, basiret ve beka ile “Cumhuriyetin Kanunlarını” adalet, fazilet ve eşitlikle uygulamak, yetimin malını gözetip kul hakkını korumakla memur-mükellef “bakanların başı, halk hizmetkârı başbakan RTE, açıklamayı önce “genel af” gibi algıladı.

Ancak meselenin (şimdilik) öyle olmadığı anlaşılıp “Kürt açılımı” tepki alınca hemen “güneydoğu meselesi” diye ağız değiştirildi. Sonra “demokrasi ve barış atılımı”, “huzur ve kardeşlik projesi” ve “Toplumsal barış girişimi” ne dönüştü. Sonunda örtülü bir AB söylemi ve dünya modası olan “Demokratik açılım” da karar kılındı!...

NEDİR?.. DEMOKRATİK AÇILIM !...

Ne men-em bir büyük fırsat konulu makalemize göz atarsanız; Yurttaşlıkta Birlik” başlığı altında işlenen bir hukuk ve insanlık mucizesini görürsünüz. Zira 1926 -27 yıllarından beri TC yurttaşları eşitlenmiş, millet arasında hiçbir ayrılık, azınlık ve ayrıcalık kalmamıştır. Şimdi sorulur: “Ne sorunu kardeşim? Sorun varsa, ya her kesin sorunudur, ya da yoktur.”

Öyle ya; 40 yıldır alıştıra-alıştıra gündeme taşınan; Ülkede konuşulan 36 ana dil ve 48 etnik kökün varlığı,. Anadoluya 1071de gelindiği yalanı., 1071den önce Anadoluda Türk olmadığı, sonra geleneyse haçlıların (haşâ) aşılama yaptığı; Egedeyse (kalleş-kancık) Yunan palikaryasının tohum ektiği, akabinde de Wilson prensiplerinden dem vurarak bütün halklara Flebisit (kendi kaderini tayin) hakkı tanıyan karar, metin ve tasarılar hükümetlere dayatıldı.

Diğer taraftan, sözde “Kürtlerin Ermeni önderi” kundaktaki bebek dâhil 7den 70e 35 bini aşkın Kürt kardeşin kalleş katili, eşkıya Artin Agopyan: “Federe devlet kabul etmem, ayrı bir devlet de istemem” sözleri “yol haritaları” ve devlette zaaftan istifade sayın taltifleri ile “binlerce şehit, aileleri ve necip Türk Milleti rencide edilerek” gündeme sokuldu..

OYSA !…

Malum ve mezkür ihanet furyası elli yıldır sürerken; “FIRSAT” Nabukonun “hortum döşeme” açılımından “PKKnın tasfiyesi” olarak çıktı. ABDnin BOP işinin bitmesi üzerine ABnin “ucuz gaz hortumu” gündeme geldi. Hat borularının yegâne tehdit, sabotaj ve şantaj unsuru PKK için “işimiz bitti, mazarratı halledin” vizesi “büyük fırsattır” Diğer taraftan; Yıllardır Kürt kamuflâjıyla rant sağlayan Ermeni-Rum-Yahudi diasporası, vaktiyle Ağara ihale ettikleri olağanüstü kârlı “düz ova” siyasetini hayata geçirme peşine düştüler. Sonuçta:

“Demokratik açılım” içi boş ve muğlâk bir kavram; Ortada kimlik sorunu falan yok.

Zaten Doğu ve Güneydoğu Ana-vatan bölgesi ve öz Türkmen yöresi.. Öyleyse !...

. MİLLİ DEVLET İÇİN “YURTTAŞLIK GÖREVİ”

Ülkemiz elli yıldır siyasi vesayet, dâhili-harici kuşatma ve abluka altındadır. Şimdilik bunu kırmanın tek ve son hukuki ve demokratik yolu sandık olup; Son çare: ya AKPye karşı tek parti olarak birleşmek veya seçimde hiçbir partiye oy vermemek şartıyla 27 Mayıs cunta, dikta, sulta ve statüko partilerini sandığa gömerek Cumhuriyeti kurtarmaktır.



DÖNÜŞTÜRMENİN ÖZNESİ “AÇILIM”

Mustafa Nevruz SINACI

Adalet ahlâkının kurumlaştığı hukuk devletleri, Cumhuriyetin kuruluş felsefesi, Türk inkılâbı ve Atatürk ilkelerinde “mutlak dürüstlük, namuskârlık ve şeffaflık” hükümettir.

Hatta 1950-60 dönemlerinde bundan daha da fazlası olur. Öyle ki; ülkede gündem belirleyen unsurlar, sıradan vatandaşlar, parti üyeleri ve delegelerdir. Devlet tıpkı Atatürkün yaptığı gibi halkla birlikte idare olunur.

Düzenli aidat ödeyen, ilkeli, onurlu ve sorumlu parti üyeleri baskıya maruz kalmadan “özgür iradeleriyle” delege seçerler; ülke, halk ve parti sorunlarını alenen dile getirir, gidişatı sorgular, (iktidar iseler) başbakan, bakan ve memurları eleştirir, tavan-taban arasında köprü görevi görürlerdi. Lâkin delege olmak zor işti. Siyasette kıdem, ehliyet, bilgi, birikim, cesaret, yüksek ahlâk, lekesiz sicil, beka ve basiret (ileri görüş) gerektirirdi.

“O” zamanlar, parti sahipleri, din tüccarları, Misyon tacirleri, siyaset şirketleri, ülkeyi (babalar gibi) pazarlayan (organize suç örgütü) kirli, karanlık sultalar, dikta ve cuntalar yoktu.

SONRA “DEMOKRASİYE” TUZAK

1946 açık oy, gizli sayım utancı, rezalet ve halk düşmanlığı ile demokrasi ve hukuk cinayetinden sanık halk partisi zihniyeti 1950, 54 ve 58de uğradığı hukuk darbeleri ve sandık vurgunları sonucu milletçe sandığa gömüldü. On yıl süren kin ve kurgu uykusu için inlerine çekilerek 27 Mayıs 1960a kadar köstebeklik ettiler. Nihayet, insan hakları, demokrasi, adalet ve hukuka karşı beslenen derin nefret, kin; İktidar hırsı, ihtiras ve tahammülsüzlük, tefrika, haset ve kıskançlık o menfur kalkışmayı ihanet, isyan ve başkaldırıyı tetikledi.

DIŞGÜDÜMLÜ ATILIM VE AÇILIM

Bu zalim başkaldırı, dış güdümlü, kirli-karanlık, hain tuzak; Türk adalet ve hukukunun ebedi utancı, ihanete meşruiyet fetvası verilen ve ”buraya tıkan irade böyle istiyor” denilen yassı-ada engizisyon mahkemeleri .. Kin, kan, intikam, dayatma senaryolar, idam ve katliam.

11 Kasım 1938, saat 9u 5 geçe karşıdevrim kansız gerçekleşti..

27 Mayıs kin, kıyım, kırılma ve bir çökertmedir. Atatürk anayasası ilga, “Milli devlet” ilkesine son!.. İsmet, gizli Lozan taahhütleri gereği 1944de başladığı milli devlet ve yükselen değerleri yok etme projesin kaldığı yerden (1950) alıp, tekrar uygulamaya koydu.

Süreçte partiler yozlaştırıldı. Demokrasi, adalet ve hukuk karşıtı kurumlar oluşturuldu. İlkeler ve yükselen değerler çürütüldü. Koza-kriptolara politik-ACI ve asker olma yolu açıldı. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve sairi ile cunta-sulta ve diktalar birlikte pekiştiler. Tıpkı, Türk demek: Türkçe düşünmek, Türkçe konuşmak ve Türkçe yaşamaktır, ne mutlu Türküm diyene vecizesinin öznesi ilga edilerek sadece; (domuzdan dönme ve devşirme güruhunun tahammül edemediği) “Ne mutlu Türküm diyene” bölümü kalabilmiş, orijinali “Egemenlik kayıtsız ve şartsız Türk Milletinindir” sözünden de “Türk” kelimesi kaldırılarak hükümsüz kılınmıştır..

NEREDEN, NEREYE

27 Mayıstan buyana bütünüyle yapay, sahte ve sanal olarak tek merkezden sağ-sol, alevi-Sünni, milliyetçi-sosyalist (enternasyonal) dinli-dinsiz gibi parçala, böl, yönet yol ve yöntemleri amansız bir düşmanlıkla kurgulandı ve uygulandı. Sonuçta bu art niyet ve kasıta dayalı bozulum, psikolojik-sosyokültürel ve biyolojik savaş, dezenformasyon, husumet ve Türk-Türkiye düşmanlığı (anarşi, terör, tedhiş, trafik, deprem, afet, kriz, bunalım, buhran) gibi nedenlerle elli yılda 500 bine yakın insanımız telef edildi.

Yerli sulta, cunta ve dış müttefiklerince (Bak: Ergenekon idd.) oluşturulan cinayet şebekeleri ve terör-tedhiş örgütleri ile mücadele, devlette yaklaşık “1 trilyon” dolara patladı. Medya-mafya-siyaset üçgeninde “Rüşvet-yolsuzluk, dolandırıcılık, kaçakçılık, gasp çeteleri” devlet ve halktan yaklaşık “2 trilyon dolar” hortumladı. Böylece, ihanet açılımlarının devlete maliyeti yaklaşık 3 trilyon doları buldu. (Bak: Hayali İhracat, Susurluk vb. dosyaları)





VESAYETİ İLGA VE DİP DALGA

Mustafa Nevruz SINACI

Bu güne kadar hiçbir düzen partisi ve sulta hükümeti “27 Mayısın” üstüne gitmedi.

Her gelen öncekini akladı. Lâğımlar beyaz sayfalarla örtüldü. Hortumcular ihya edildi.

Cinayetler faili meçhul, gasp-batak ve hotumlar “kamu zararı” hanesine yazıldı.

Ta ki, Ergenekona kadar meclis ve yüce divan müthiş bir aklayıcı-paklayıcı oldu.

YASSIADA –ERGENEKON !...

27 Mayıs cuntası “Yassı-ada duruşmalarını devlet radyosundan canlı olarak ve naklen yayınlandığı halde; mevcut demokratik RTE sultası “NEDEN” Ergenekon duruşmalarını canlı, naklen ve kesintisiz olarak yayınlamıyor?

O zamanlar hukuk yoktu. Şimdi hukukun tastamam, üstüne üstlük tarafsız ve bağımsız olduğu yazılıp söyleniyor. Peki, bu adalet ve hukuk nerede, naklen yayın niye yok ve Anayasa hükümlerine rağmen; Her veçhesi suçtan müteşekkil bu “AÇILIM” da neyin nesi? SENARYO GEREĞİ !...

Kurgulanmış senaryo gereği milletin hali, kimyası ve iradesi; esnek, muğlâk ve kurnaz tuzaklarla donatılmış yasalarla itile-kakıla, ötelene-dışlana buralara geldi. Şimdi artık hiçbir şey halka sorulmuyor. Millet seçmiyor, seçilmiyor. Düzenlenmiş yasalara uygun olarak sulta ve cuntanın önüne koyduğu listeleri oyluyor, oylamazsa cezalandırılmakla korkutuluyor.

Zaten, sosyolojik olarak millet büyük bir travma geçirmekte.

Her hususta insanları ürküten ağır bir korku, baskı ve tedirginlik hâkim vaziyette. .

Kurumlar birbirinden, alt makam üst makamdan, memur amirden, amir memurdan, vekil parti sahibinden, koca karı-karı kocasından, çocuk babasından, hâsılı herkes bir korku, panik ve stres içinde. İntiharlar korkutuyor, günde 15 kişi trafik kazalarına kurban gidiyor, suç türü ve oranları süratle artıyor. Zaten gergin olan toplum, bir de yeni açılımlarla geriliyor.

VAHŞİ BATI SENDROMU

12 + 50 = 60 yılı mücavir erozyon, yozlaşma, sindirme, çürütme ve Türk Milleti ile ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRKün şiddetle karşı çıktığı, illet ve nefret ettiği, menfur düşman, ezel-ebet hain, tefessüh etmiş “batı”ya, bataklığa yönelme sürecinin Lozandan beri “Türk ve İslâm düşmanlarınca” planlanan beklenir sonucu bu.

Şimdi, menfur AB ve ABD (Ermeni yalanlarından ötürü) Atatürkü katil ilân etmeye hazırlanıyor. Zaten, Ümraniye soruşturmasında kanıtlanan; Anarşi, terör-tedhiş, hırsızlık-yolsuzluk, yalan-talan, uyuşturucu ve insan ticareti, vergi dâhil her türlü kaçakçılık, alçaklık, ayırma-kayırma, sağ-sol, alevi-Sünni gibi bilumum kötülük-bölücülük hep bu güruhun toplum mühendisleri, Mason ve Siyonist mahfillerce hazırlanıp bilinçle uygulanan senaryolarıdır.

Üstelik diz boyu yalan, iftira ve tefrikaya bulanmış kara, kirli alçak bir süreçle!... .

ATATÜRK VE BATI

AB köpekleri her söze Büyük Atatürkün hedef gösterdiği muasır medeniyete ulaşma, aşma ve batılılaşma yolunda..” diye başlarlar. Bu külli yalan, uydurma ve iftiradır. Çünkü M. Kemal ATATÜRK, “insanlık düşmanı, kalleş, hırsız ve emperyalist” Batıdan nefret eder. İşte Onun sözde Atatürkçü-Kemalist ABcilere tekzip ve tokat gibi cevabı;

“Efendiler! Avrupanın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Osmanlı tam tersine gerilemiş, düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. İşte o dönemde; vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupadan nasihat almak, bütün işleri Avrupanın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupadan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklâl vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir! M. K. Atatürk (TBMM, 6 Mart 1922)

NETİCEDE: Ülkemiz 27 Mayıstan bu yana vesayet, siyasi-fiili kuşatma ve abluka altındadır. Şimdilik bunu kırmanın tek ve son hukuki ve demokratik yolu sandıktır!...

Son çare: “ya AKPye karşı Tek Parti olarak birleşmek” veya seçimde hiçbir parti ye oy vermemek şartıyla” bütün partileri sandığa gömerek Cumhuriyeti kurtarmaktır.

2300 YILLIK ORDU, 50 YILLIK GELENEK

Mustafa Nevruz SINACI

Gülün Köşke çıkmasının ardından Genelkurmay, türbandan nasıl uzak durulacağına ilişkin yeni protokol kuralları belirlemiş. (Taraf, 31 07.2009, M.Baransu)

“Ordunun başörtüsünden kaçış plânı” başlıklı haberin ayrıntıları kısaca şöyle:

“Tüm birliklere gönderilen prokotol kuralında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gülün eşi Hayrunnisa Gül ima edilerek, türbanlıların askerî hastane ve tesislere alınmaması isteniyor ve türbanlı eşlerin ve DTPlilerin davet edileceği belirtilerek, 29 Ekim, 23 Nisan ve 19 Mayıs resepsiyonlarına gidilmemesi de emrediliyor…

Ayrıca, herhangi bir askerî hastane veya Rehabilitasyon merkezine gaziler ile diğer hasta yakınlarının ziyaret talebinde bulunmaları halinde: Çağdaş kıyafetli olmayanların girişine izin verilmemesi, türbanlılara yasağın hatırlatılması, kabulün çok zorunlu olduğu durumlarda en alt seviyedeki protokol görevlisi ile refakat edilmesi

29 Ekim Cumhuriyet Resepsiyonlarına İllerde Garnizon Komutanı dışında hiçbir seviyede katılınmaması, garnizon komutanının eşsiz olarak kısa bir süre için katılıp ayrılması öngörülüyor ve bu hareket tarzının uygun gerekçelerle halka izah edilmesi isteniyor.

Ankarada sadece Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve orgenerallerin eşli olarak çok kısa bir süre için katılmaları ve tebriği müteakip ayrılmaları.” veya: “Cumhuriyete sahip çıkıldığının göstergesi olarak, davetli bütün askerî personelin eşli olarak geniş katılımın sağlanması ve bu personelin kısa süre sonra topluca ayrılması.” Yukarıdakilerin hepsinde muhtemel el sıkma sıkıntısına karşı “Hiçbir seviyede katılımın olmamasıdır” (K. teklifi)

“Eşsiz davetler” başlıklı bölümde, akşam resepsiyonu veya gündüz Kokteylinde, DTPlileri de göz önüne alarak, Sadece Garnizon Komutanı seviyesinde katılım, Komutanın tebriklerini sunup kısa sürede ayrılması. Önerilen: Eşsiz, sınırlı ve kısa süre katılıp ayrılma.”

TBMMdeki resepsiyona gidilmemesi.

TSK sorumluluğundaki törenler: “Eşi türbanlılara eşsiz davetiye gönderilecek;.Buna rağmen eşli gelenlerin eşleri kesinlikle içeri alınmayacaktır. Sadece yemin törenlerinde başı kapalı ailelerin, başörtülerini çene altından bağlamaları şartıyla katılmalarına izin verilecek; Diğer törenlerde başörtüsüne/türbana hiçbir şekilde izin verilmeyecektir..”

KÖŞKTE KRİZ

Hatırlanacağı üzere Gülün seçilmesinden sonraki ilk 29 Ekim resepsiyonuna askerin katılmaması nedeniyle kriz yaşanmış, Gül de iki ayrı Cumhuriyet resepsiyonu düzenleyerek bir çıkış yolu bulmuştu. İlkine TBMM Başkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, yüksek yargı mensupları, siyasi parti liderleri, milletvekilleri, üst düzey bürokratlar “eşsiz” olarak davet edilmiş, 30 Ekimde verilen ikinci resepsiyona ise, işadamı, sanatçı, gazeteci, STK örgüt temsilcileri davet edilmiş ve davetiyeler “eşli” olarak gönderilmişti.

2300 YILLIK ORDU, 50 YILLIK GELENEK

Konunun yayın tarzı ve sunuşu tam bir provokasyon! Haber başlığında “başörtüsü” kelimesi yer alırken, içerikte “türban” kullanılmakta. Metin içi anlatımlarda çifte standart ve tahrik cabası gözleniyor. Lâkin haberde bahse konu protokol içler acısı. Kadim Türk Ordusu ve Cumhuriyeti kuran Peygamber Ocağı yönünden utanç verici.. .

Ne demek, Türk Anneleri, başları kapalı olursa hastane ve rehabilitasyon merkezleri dahil askeri tesislere alınmayacak!.. Haydi, türban denilen melânet dönme ve devşirmelerce icat olundu. Ama sonuçta oda bir tesettür.. Üstelik saf-cahil, gafil Ana-bacılar din ve misyon ticareti uğruna kandırılarak türbana sokuldular. Asker bunu bilmiyor mu ki, oyuna geliyor?

Dahası “bin türlü” tedbir öngörülen resmi resepsiyonlar da neyin nesi?

Tefessüh etmiş, emperyalizmin kalesi, sahte İncil ve İsa ticaretinin kirli tapınağı Batı geleneğinin İslâm ikliminde işi ne? Kahir ekseriyeti aç, açık, fakir ve yoksul Türk halkının vergisiyle nasıl şarap ikram olunur? Bu, tam bir irtica, aymazlık, rezillik gericilik ve yobazlık değil midir? Sanki 2300 yıllık ordu ilga da, 49 yıllık kirli gelenek pek muteber!... Çok ayıp!..

Hâl ve gidiş; İlim ve amel!..

Mustafa Nevruz SINACI

Önce şunu belirtmek ve altını özenle çizmek gerekir ki:

İnsan bizatihi devlettir. Devlet insan için vardır.

Devletin; dönemsel (çağdaş) medeni ve modern ihtiyaçlar doğrultusunda var edilen kurumlarının oluş nedeni: Namuslu, dürüst, akılcı, makul, mantıklı bir düzlemde (ilke, onur ve sorumlulukla) hizmet üretmektir.

Üretim: Bilimin ve bilincin sabit normları (ilmi disiplinler) çerçevesinde zorunlu kamu ihtiyacı, yani iç, varsa dış talebi karşılayacak biçimde sürdürülebilir iktisadi, ilmi, sosyal, kültürel, sağlık, eğitim ve temel ihtiyaçlar düzeyinde imalat, inşaat ve tedarik faaliyetleri…

Hizmet: Her vatandaşın doğuştan kazandığı hak ve hukuki iktisap gereği İnsanca hayat sürme, adalet ve kanun kavramlarına mümasil/uygun barınma, beslenme, öğrenme, İnanma ve İnandığı gibi yaşama konusunda “eşit hak ve eşit şansa” sahip kılınmasıdır.

Halk, devlet cihazını bu hakların teminatı olmak üzere kurmuştur.

En azından bizim “müspet ve gerçek bilim” olarak nitelememiz gereken, İslâmın ilk peygamberi Hazreti âdem Atamız ile dinin tek evrensel Peygamberi Hazreti Muhammet Mustafa (sav) arasını kapsayan ve günümüze kadar uzayan süreç için bu realite böyledir.

İslâmın evrensel (son) peygamberinden 1000 yıl sonra ancak, Kuran da apaçık beyan edilen ilmi hakikatleri çözmeye-anlamaya ve kavramaya; akabinde de âlimleri ateşe atmaya ve İslâmı tahrife koyulan ikiyüzlü, (atamız Osmanlı tarafından medeniyet öğretilen) hayvan altı, primitif vahşi batının bilim diye ortaya attığı saçmalıklara göre değil!... Sonuçta:

“İlim, ilmek ilmektir. İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır?” (Yunus Emre)

Yani, “kendini bilmek, farkında olmak ve mukayese etmek (karşılaştırmalı bilim) ilmi hâldir. Bu, çağın deyimi ile bilimsel yaşam biçiminin adı; namuslu-dürüst, ilkeli-onurlu, saygın ve sorumlu bilinçli olma halidir. Bu halin dışında yer alan geri ve ilkel yaşam tarzı ileri, çağdaş, medeni ve modern toplumlarca asla kabul, tasvip ve tasdik edilemez.

Örneğin: Devlet cihazının bütün memur ve seçilmişleri “insani boyut ve özgür bilim” açısından millet memuru ve halkın hizmetçisidirler. Diğer telâkkiler aynı zamanda insanlık, İslâm ve ilim dışıdır. Dolayısıyla devlette rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk, görevi ihmal, suiistimal ve kötüye kullanma, ayırma, kayırma, yanlı davranış, haksız edinim, gasp-irtikap, terör-tedhiş ve sair “mutasyona uğramış hayvan altı yaratık” davranışları ile bilimdışı tasarruf şekilleri (özellikle % 99u Müslüman olan TCde) ceza, tedip ve terbiyeyi zorunlu kılar.

Bunun için: Her şeye rağmen toplumsal sorumluluk; Bilinçli takip; Canlı Milli hafıza; Diri kamu vicdanı ve paralel (tamamlayıcı-bütünleyici) sağlıklı-güçlü, bağımsız, objektif ve tarafsız adalet cihazı zarurettir. Yoksa Atatürkün Bursa Nutku her vatandaş için meşru bir haktır. Memur nisyan ile malul, atanmış ihanete mütemayil ise affedilemez. Dahası, memur, atanmış ve seçilmişlerin “millete karşı suç işlemeye ve suç işleyenleri” affetme hakkı yoktur.

1974 ve müteakip afların tamamı hukuk ve ahlâk dışıdır. Failleri suçludur.

Şu anda da “devlet adına” ve “devlet içinde” çok yoğun biçimde suç işlenmektedir.

MESELA !...

Ülkemizde bir Adalet Bakanı var! Ama adalet, eşitlik ve hukuk yok..

İçişleri Bakanı var! Lâkin sınırlar delik-deşik, dağlar anarşist ve terörist dolu.

Milli Eğitim Bakanı var! Milli eğitim-öğretim ve milli-manevi müfredat yok.

Sağlık Bakanı var! Sağlık, siyaset ve ticaret malzemesi, hasta perişan…

Çevre Bakanı var! Hala dere, göl ve denizlere lâğım akıyor, ekosistem çökük..

Maliye Bakanı var! Gelirde, giderde, vergide, algıda gasp var adalet yok.

Başbakan ve Cumhurbaşkanı da var! Peki Ergenekon, çete-mafya, susurluk ne? Devlet neden adil olmaz, ilimle amel etmez? Meşruiyetin temeli bu ya!. Adalet ahlâkı, hukuk ve hak tamam değilken, Lozana aykırı “Kürt Açılımı” (aslında) hangi domuzdan dayatma acaba ?...

ASKERİ YARGI, ADALET VE GERÇEK

Mustafa Nevruz SINACI

1961 anayasası ile şekillenen askerî yargı; Osmanlı, Atatürk ve Fevzi Çakmak dönemi disiplin kurulları ve “divan-ı harp” yerine kaim; adalet ve hukuk yönünden tartışılabilir karar ve icraatlarla fail, sözde adli yargı sisteminin öteki (alternatif-rakip) kanadıdır.

Bu tıpkı, 12 Eylül cuntasınca; Yüksek Hâkimler ve Yüksek Savcılar Kurulu yerine 1981de kurulan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile YÖK gibi spekülâtif, tartışmalı ve antidemokratik, insan hakları, adalet, hukuk karşıtı, belirli bir zümreyi himaye ve zihniyeti (senaryoyu) korumaya yönelik (eş-güdüm amaçlı) dayatma kurumlardandır.

Örneğin Anayasa Mahkemesi, TBMMnin çıkardığı kanunlar ile icranın KHKlerini “millet adına” denetleme; Demokrasi, hukuk ve adalet normuna uygunluğunu takip ve daimi kontrol yetkisini haiz değildir. Yani, kendiliğinden müdahale ve inisiyatif kullanma hakkı yoktur. Aleni bir kanunsuzluk durumunda bile; “İtiraz edilmedikçe” müdahale olunamaz!.

Bir iktidar ki, Cumhurbaşkanı ile anlaşık olur, muhalefetin gönlünü yapar veya bir şekilde olası itirazların yolunu keserse mesele biter. Bu taktirde Meclisin ana duvarında yazılı “Hâkimiyet, kayıtsız ve şartsız (TÜRK) milleti(nin)dir” vecizesi anlamını yitirir..

Doğrusu 27 Mayıs “TBMM şahsında varit kuvvetler birliği” esasını ilga ederek yerine kaim kıldığı “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ile fiilen var olan “kuvvetler dengesini” alt-üst etmiştir. De Facto “İcrada mutlak kuvvetler birliği” usulünü ihdasla; bu sayede bütün darbe, cunta ve dikta despotizmleri pekişerek hüküm süregelmişlerdir. KİTlerin “müdebbir bir tüccar gibi” kendilerine özgü ve hükümet/siyaset vesayet dışı faaliyet etmelerine imkân veren kanunlar da bu bağlamda değiştirilmiş ve böylece KİTler arpalıklara dönüştürülmüştür.

Bu bağlamda süreç analitik olarak incelenip “ikili yargı sistemi” değerlendirildiğinde; Askerî yargı ile adlî yargı arasında büyük benzeşme görülür. Bunlar orijinal olmayıp, statüko mahkemeleridirler. Belirli maksatlara matuf, sözde bağımsız, ama asla adil ve tarafsız değil!...

Askerî yargı, adlî yargı gibi iki derecelidir ve adeta birbirinin kopyası gibidir..

1961e kadar gerektiğinde teşkil edilen disiplin kurullarının yerini; 1961 anayasası ile öngörülen ve 1982de korunan 16.6.1964 tarih ve 477 sayılı Kanunla kurulan Disiplin Mahkemeleri almıştır. Bu mahkemeler, adalet ve hukuka aykırıdır. Bilhassa üyeleri hâkim olmayıp, bağımsız ve tarafsız değildirler. Bu, Anayasaya aykırılığın en önemli kanıtıdır.

Zira “yargı yetkisi Türk milleti adına, bağımsız ve tarafsız hâkim ve mahkemelerce kullanılır”. Mahkemeler Anayasanın 138. maddesinde öngörülen “bağımsızlık” ilkesi ve 139. maddede öngörülen “hâkimlik ve savcılık teminatı” esaslarına uygun olmak zorundadır.

Anayasanın (korunan) 145. maddesi hükmü uyarı, 25 Ekim 1963 tarih ve 353 sayılı Kanunla düzenlenen Askeri Mahkemeler 29 Haziran 2006 tarih ve 5530 sayılı Kanunla pek çok değişikliğe uğramıştır. Buna rağmen kuruluş ve işleyiş biçimleri bakımından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Askerî hâkimlerin alım, atama ve 26 Ekim 1963 tarih ve 357 sayılı Kanunun 12nci maddesi gereği de sicil işleri bakımından Anayasanın 9. ve 138inci. maddelerinde öngörülen “bağımsızlık” ilkesine aykırıdırlar.

Anayasanın 145inci maddesine göre: Asker kişilerin askerî, askerler aleyhine” veya askerî mahallerde askeri hizmet ve görevleri ile ilgili” işledikleri suçlara; Yani her üç hâlde de (145/2 hariç) failin asker olması şartıyla askeri suçlara Askeri Mahkemeler bakar.

Askerî yargının üst kontrol-temyiz mahkemesi Yargıtay (156) olup; Kuruluş ve çalışma usulleri 8.07.1972 tarih ve 1600 sayılı Kanunla düzenlenmiştir. Askerî yargının işleyişi adlî yargının ceza yargısının işleyişi benzer.

Sonuçta: Savaş zamanları hariç, ordu için disiplin kurulları yeterlidir.

Çözüm:1960 öncesi Atatürk dönemine dönmektir; Adli yargı da, “3 eşkıyaya lâyık oldukları cezayı veren Mustafa Muğlalı Paşayı politika ve siyasi oyunlara kurban eden” ve 27 Mayısa “meşruiyet” vizesi veren insanlık ve ahlak dışı davranış eğilimlerini terk etmelidir.

Zira: Adalet Fazilet olmakla, hukuk cihazının temelidir. Biline

“AÇILIM!..” İHANETTE SON TANGO

Mustafa Nevruz SINACI

Anadolu Ulusal Uyanış ve Dayanışma Platformu 22 Haziran 2009 tarihinde “Dikkat!” anonsu ile 122 sorumlu kamu kurumu, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları (!) ile medya vatanseverlerine” seslendi. Vatan-Millet sevdalıları, etkili-yetkili ve onurlu-sorumlu özel ve tüzel kişilerden; 17.Aralık.2004 tarihinde Brükselde imzalandığı söylenen (Ancak şu ana kadar henüz tekzip edilmemiş olan) AB katılım anlaşması ve anlaşmanı 4. maddesi hakkında bilgi “ayrıntılı açıklama” ister. Mezkür 4. madde aynen şunları ifade etmektedir.

“Kürt azınlıklara haklarının tanınması çerçevesinde, güney doğu Anadoluda federe bir Kürt devletinin kurulmasının yolu açılacaktır”

Diğer taraftan 09.Temmuz.2009 günü Medya organlarımızda TBMMde alenen terör ve tedhiş örgütü PKK temsilciliği yapan DTP, bahse konu 4. maddeye atfen “Türkiyeyi yedi eyalete bölme” yolundaki talepleri açıklamıştır. Bu ne cesaret, ne cüret!...

Ama maalesef bu menfur fiil, ne bir cesaret ve ne de cüret işi falan değildir.

Sadece, aslı milletten gizlenen, bilinen hükümleri de “inkâr ve tekzip edilmeyen” AB Katılım Anlaşması gereğidir. İddiayı çok açık ve etkin bir tavırla gündeme taşıyan platform, Bölünme Yok Edilmenin İlk Aşamasıdır gerçeğinin altını çizerek, anlaşmanın diğer hüküm ve maddelerinin de ağır ağır işletilip yürütülmeye başladığını Türk kamuoyuna açıklamıştır.

İŞTE O BELGE?

Anadolu Ulusal Uyanış ve Dayanışma Platformun tarafından 22.06.2009 tarihinde Türk vatanseverlerine” gönderilen açıklama istemli yazıda; “03.Ekim.2005 tarihinde AB ile Müzakerelerin başlatılabilmesi için, 17.Aralık.2004 Tarihinde, Brüksel de, Sn. Başbakan tarafından imzalandığı belirtilen belgenin aşağıdaki hususları içerdiği” açıklanmıştır.

VE “MADDE” LER:

*Müzakerelerin ucu açık olacak, sonuçta Üyelik Garanti edilmeyecektir.

*Türkler, Üye olunduktan sonra bile ABde serbestçe dolaşamayacaklar, ancak ABye üye Devletlerin vatandaşları serbestçe Türkiyede dolaşabileceklerdir.

*Kıbrıs Rum Cumhuriyeti tanınacaktır. *Kürt Azınlıklara haklarının tanınması çerçevesinde, Güneydoğu Anadoluda federe bir Kürt Devletinin kurulmasının yolu açılacaktır. *İstanbul Fener Patriğine “Ekümenik” unvanı verilerek, İstanbulda Ortodoks Din Devleti kurulmasına izin verilecektir. *Dicle-Fırat üzerindeki barajlar başta olmak üzere, Türkiyenin tüm su kaynakları ve su dağıtım şebekelerinin yönetim ve denetimi Uluslar arası bir kuruluşa teslim edilecektir. *Başta Devlet Bankaları olmak üzere, tüm kamu malları hızla özelleştirilecektir. Ermenistan-Türkiye sınırı açılacak, Ermenistanla Diplomatik ilişkiler kurulacak ve 1915 Soykırımı kabul edilecektir. *İran ve Rusyanın Türkiye için birer potansiyel düşman oldukları göz önünde bulundurularak dış politika belirlenecektir.

* 83 bin sayfalık AB Müktesebatı tam olarak kabul edilip uygulamaya konulacaktır.(1)

SONUÇ VE İSTEK: 105 Sivil Toplum Kuruluşlarının oluşturduğu AUUDP soruyor:

“Bu güne değin, açık, net ve tam biçimiyle medya organlarında göremediğimiz, yetkililerimizden duyamadığımız bu hususların; Gerçek olup olmadığının tespit edilmesini, gerçek değil ise kamuoyuna açıklama yapılmasını; Gerçek ise bu nitelikte bir belgenin kim tarafından ve hangi mülahazalarla imzalandığının ve günümüze kadar bu konuda, Türk Kamuoyuna bilgi aktarılmamasının nedenlerinin bildirilmesi hususlarını arz ediyoruz”

Bildiri, AUUDP Genel Kurulu Adına Genel Başkan Prof. Dr. Didar ESER; Genel Sekreter Selda Talay TOSUN ve AB Kom. Bşk. Şükrü Sezar AYGEN tarafından imzalanmış olup aradan geçen bunca süreye rağmen halâ çağrıya “açık veya net” bir cevap alınamamıştır.

TC halkı, kamuoyu ve necip Türk Milletine önemle duyurulur.

* (1) Yılmaz DİKBAŞ, AVRUPA BİRLİĞİ-Tabuta Çakılan Son Çivi. (2004 Regular Report on Turkeys Progress Towards Accession.–Recommendation of The European Commission on Turkeys Towards Accession.–Issues Arising From Turkeys Membership Perspective–Europian Parliamet Report–Brussels Europian Council 16-17 December 2004 Presdency Conclusions)



YENİ BİR SİYASİ HAREKET Mİ !...

Mustafa Nevruz SINACI

ANAPla D(y)Pnin birleşme ve bütünleşme çalışmalarının start alması nedeniyle 23 Temmuz 2009 Perşembe günü bir toplantı düzenlendi. Taraflar karşılıklı açıklamalar yaptılar. Böylece, siyaset tarihine kara bir cehalet, Demokrat Partiye hakaret, nisyan ve garabet ten mürekkep bir belge daha düştü. Duyuru/davet anonsunda kinayeten şu ifadeler yer almakta.

“ANAP ve DP 26 YILLIK AYRILIĞA SON VERİYOR”

D(y)P Başkanı Cindoruk: “Türkiyenin uzun yıllar beklediği bir siyasi olayı gerçekleştiriyoruz” ve “yeni bir siyasi hareket ortaya çikariyoruz” dedi.

ANAP Başkanı Uzunsa: “belirlenen tarihten önce bütünleşme süreci tamamlanacak”, “Türkiyenin önüne yepyeni bir parti olarak çikacağiz”, “DP bütünleşmenin ismi olacak ve bütünleşilecek yapi haline dönüştürülecek” biçiminde konuştu. Sürece nazaran ilginç!..

ACAİP VE GARİP BİR DURUM!..

Gerçekte; Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcılığına ANAP Genel Başkanlığınca teslim edilen 28 Mart 2006 tarih ve GES.005.04/1530 Sayılı resmi yazı, bildirim ve ekleri uyarıca:

1.Demokrat Partinin 08 Mart 2005 tarihli Olağanüstü Büyük Kongresinde, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanununun 109., 110 ve ilgili diğer maddeleri ile Tüzüğün 25. maddesi gereği “Aanavatan Partisi (ANAP) ile birleşmek üzere kapanma kararı verdiği,

2. Anavatan Partisinin 04.Haziran.2005 tarihli Olağanüstü Büyük Kongresinde ise; “Demokrat Partinin Anavatan Partisine katılması ile ilgili olarak bilumum iş ve işlemlerin ifası hususunda M.K.Y.K.nun tam yetkili ve görevli kılındığı,

3. 28 Aralık 2005 günü Erkan MUMCU Başkanlığında toplanan MKYKnun 10 sayılı kararı ile bu hususun deruhte ve ikmal edilerek, DP-ANAP birleşme ve bütünleşmesinin fiilen, hukuken ve resmen tamamlandığı,

28 Mart 2006 günü Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcılığı, İçişleri Bakanlığı ve Anayasa Mahkemesine verilen mezkür resmi yazı ve bildirimle “kesinlik” kazandığı ve durum DP dosyası, resmi evrak, kongre tutanakları, taraf beyanları ve basın bültenleri ile sabit olup fiilen gerçekleştiği (olup-bittiği, yaşandığı) halde!....

4. Bütün bu “ikmal edilmiş/tamamlanmış, tekemmül etmiş” hukuk ve ahlaka uygun usul ve prosedüre rağmen; Sırf bir hile-desise, düzen ve seçmeni aldatma, yanıltma ve 2007 seçimlerinde kullanma amacıyla Mehmet Ağar ile Erkan Mümcu arasında vaki 05-14 Mayıs 2007 tarihli: DYPnin kanunsuz olarak DP adını edinmesi ile sonuçlanan sanal “birleşme bütünleşme” eyleminin mezkür partiler için hayali sükut ve hazimet nedeni olduğu; Dahası süreçte DPnin tertemiz adının kirli pazarlıklara alet edildiği, bilinen gerçeklerdendir.

Hani vaktiyle Aydın MENDERES, DPye ihanet ederken “Çarşıya kadar değil, pazara kadar değil, mezara kadar RPliyim” demiş ve akabinde vahim bir kaza (felaket) ile malul ve tekerlekli sandalyaye mahkum olmuştu ya!.. İşte, ANAP ve D(y)Pde bu samimiyetsizlikleri, yahut art niyetli sahipleri yüzünden 7 yıldır mâkus bir tarih ve talihsizliği paylaşmaktadırlar..

Oysa, DYP., DPden aldığı 30.12.2002 tarih ve 02.08/009 sayılı resmi çağrı ve ihtarnameyi ne çabuk unutmuş? DPnin adını edindiği halde “Yeter!... Söz Milletindir” anlamına gelen amblemini niçin reddetmiş? Ve, Tüzük ve Programını niçin “Kadim DPnin dava, manâ ve misyonunu üstlenmemiştir?..

Bizden hatırlatması: Demokrat Parti, adalet ve hukuk gereği TCnin DeFacto iktidarı, tek hukuki ve meşru siyaset kurumu; Fiili durumdan dolayı 27 Mayıs mağduru ve mazlumu; hain bir isyan ve ihanetin maluldur. Vaki iade-i itibar, henüz hain ve kaatiller sorgulanmamış ve yargılanmamış olduğundan memnu ve muteber addolunamaz.

Neticede: DEMOKRAT PARTİ, Atatürkün vasiyeti, Demokrasi Şehitlerinin emaneti “siyasette fazilet mücadelesinin” adı ve mabedidir. Onunla oyun olmaz biline!..

Kaldı ki Demokrat Parti hukuken ANAPın yeddi, sorumluluk ve vesayeti altındadır.

Bu süreçte: 1993 “hırs, husumet, kapris ve taassup” tuzağına asla düşülmemelidir!...

ASKERE SİVİL DARBE VE ŞİFRELER

Mustafa Nevruz SINACI

Bazı asker kişilerin sivil mahkemelerde yargılanmasına ilişkin, iktidar tarafından, sinsi bir gece yarısı baskını, gizli amaçlara matuf ve AB tarzı yapılan operasyon; Gerçekte oyunun bir parçası olan çevrelerde “sanal” bir şaşkınlık yarattı.

Bunlar, genellikle adalet ve hukuk tanımayan ve “kanunculuk” yapan kesimlerdir.

Sorsanız; Askeri Yargıtayın “Adalet Devletin Temelidir” ilkesi ile Sivil Yargıtayın “Adalet Mülkün Temelidir” söylemi arasında ne fark var diye! Hangisi ne anlama gelir, mana, medlul (içerik-muhteva) maksat nedir bilmezler. Yahut merhum Mustafa Muğlalı Paşa utancı dâhil (d…) gibi bilirlerde, işlerine gelmediği için söylemez, doğru dürüst bir lâf da etmezler.

Peki, neden ve niçin? Çünkü adalet, hukuk ve hak 27 Mayısla birlikte infaz; Ordunun kadim subay ve üst subaylarının kahir ekseriyeti kovulmaktan beter bir biçimde terhis edildi. Yetmedi, askeri okullar boşaltıldı. Koskoca TSK subaysız ve generalsiz kaldı. Rivayet değil hakikattir: Cebri terhis yoluyla orduyu terke icbar edilenlerin tamamına yakını “Peygamber Ocağı” şuuruna sahip, Mareşal Fevzi ÇAKMAK ekolüne dâhil ve beş vakit namaz kılan, imanlı-şuurlu yani aydın, münevver ve mütedeyyin, gerçek Türk ve Müslüman Askerleri idiler. Sonra yapılan yasa düzenlemeleriyle askerlik sıradan bir mesleğe dönüştü. 2300 yıllık sağlam ve sarsılmaz gelenek “inanç, kök ve ırk temeline dayalı” akait ilga edildi.

ESAS MESELE ŞU Kİ: Alçakça yıkılan demokrasinin hazin enkazı üstüne monte edilen güdümlü ve gayri milli örtülü faşizm, oligarşi ve despotizmin, bundan böyle “halka karşı” korunma ve kollanma ihtiyacı hâsıl olduğu içindir ki; Anti-demokratik amaç ve içerikli pek çok kurum ve kuruluş oluşturuldu. Örneğin 6.04.1914 tarih ve 233 sayılı geçici kanunla kurulu Divan-ı Temyiz-i Askeri de, “Askeri Yargıtay”a dönüştürüldü. Önceleri bu sadece bir kuruldu. Adli (sivil) üyeleri dahi vardı. Sonra, bir paçavra kadar dahi hukuki değeri olmayan 61 dayatmasıyla kurumlaştı!... .

İLGİNÇ TARİHÇE: 6.04.1914de, Divan-ı Temyiz-î Askerî adıyla dar çerçeveyi şamil kurulan dairenin görevi; “Savaş Mahkemeleri (Divan-ı Harp) ve disiplin kurullarınca verilen kararları temyizen incelemekti” 6 Eylül 1916 tarih ve 809 sayılı Kanunla kapsam genişletildi. Tek olan temyiz kurulu ikiye çıkarıldı. Ayrıca, bazı yenilikler de getirildi. TC kurulduktan sonra, 20.05.1922 tarih ve 237 sayılı Kanunla mezkür daire “Askerî Temyiz Mahkemesi” adıyla Ankara da teşkil edildi ve başkanlığına Org. Nihat Anılmış getirildi. 22 Mayıs 1930 tarih ve 1631 sayılı Askerî Muhakeme Usulü Kanununun 284. maddesiyle “Askerî Temyiz Mah.” adı yasallaştı ve 27 Mayısa kadar usul ve esasları yürürlükte kaldı.

Bu süreçte “askeri sahada, asker arasında ve münhasıran (sıkıyönetim, olağanüstü hal ve savaş hariç) kapsam içi suçlara ilişkin” geçici Askeri Mahkeme ve disiplin kararlarına temyizen bakılırdı. Diğer bir anlamda ve esas itibarıyla: Yargı usulü tekti ve adli idi Askeri Temyiz sadece özel mahkemeler, disiplin kurulları ve yarısı sivil bir heyetten ibaretti.

Askerî Yargıtay bugünkü adı ve yapısına, 27 Mayıs kalkışmasından sonra, sözde kurucu meclisçe hazırlanan 9.07.1961 kabûl tarihli Anayasa ile kavuştu. 61 Anayasası Askerî Yargıtayı yüksek mahkeme olarak düzenledi, 141inci madde gereği 24.12.1962 tarih ve 127 sayılı Kanunla kaim teşkilât yapısı; 8.7.1972 tarih ve 1600 sayılı Kanunla tekrar düzenlendi. 11.12.1981 tarih ve 2563 sayılı Kanunla MGK bazı değişikliklerle Askeri Yargıtayı 1982 Anayasasında aynen korundu. Sıkıyönetim mahkemeleri 1991de kaldırıldı. 27 Mayıs 1993 tarihinde dairelerin üye sayısı altıya; 2001de, 5 olan Daire sayısı 4e indirildi. Buna mukabil Dairelerin altı olan üye sayısı yediye yükseltilerek teşkilâtlanma biçimleri tamamlandı.

Gerçek bu.. Yani ikili yargı (çifte standart) sistemi 27 Mayıs dikta rejimi damgalı ve halk partisi patentlidir. Kast-ı mahsusla ikame sistem kaht-ı ricalle aslına iblâğ olunamaz!..

Hakikat ve adalet ancak; Umur-u devlet ve siyasette fazilet ile kaim olabilir. Zira TC de, “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletin” olduğu; “milli devlet” ilkesinin hayata geçtiği ve “güçü haklılar (bizatihi millet) teslim aldığı” takdirde ancak “adalet” hayat bulabilir.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 19
Dün Tekil 767
Bugün Tekil 470
Toplam Tekil 1637531
IP 54.205.8.87






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































5 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Üstümüze kılıç çekilmedikçe, ülkemize girilmedikçe, teb'ama cefa edilmedikçe Bizden kimseye zarar gelmez. (Fatih Sultan MEHMET)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.597 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu