Bir Millet, İki Devlet ve Birkaç Sorun - Dr. Elnur Nasirov - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Bir Millet, İki Devlet ve Birkaç Sorun - Dr. Elnur Nasirov
Tarih: 24.03.2009 > Kaç kez okundu? 2341

Paylaş


Adeten bir iş nasıl başlara öyle devam eder ve çok zaman başladığı gibi de biter. Siyasette duygusallığa yer yoktur, ama Türkiye Azerbaycan ilişkileri başlarken duygular had sahfadaydı. Doğaldır, çünki demir perde 70 seneden daha uzun bir zaman diliminde iki kardeşi bir birinden ayırmıştı. Bir özlem, bir hasret söz konusuydu. Azerbaycan’la Türkiye arasındakı ilişki siyasetten, siyasi çıkardan daha öte bir ilişkidir ve hep böyle devam etti. Azerbaycan bağımsızlığına savaş, işgal ve toprak kaybı ile başladığı için, deyim yerindeyse bu bağımsızlığın tadını çıkaramadı. Onbeş seneden beri Türiye’de bilinen adı ile “Yukarı Karabağ sorunu” ile uğraşıp durdu. Bu onbeş senede siyasi açıdan Azerbaycan’da ve Türkiye’de çok şey değişti. Bu değişim doğal olarak ikili ilişkilere de yansımıştır. Türkiye’deki değişimi burada uzunca değerlendirmek niyetinde değilim, ama bir kaç kelimeyle özetlemeğe çalışalım. Türkiye’deki siyasi, ekonomik ve kültürel değişim bu ülkenin son 50 senelik siyasi rotasına uygun şekilde gelişmiş ve uluslararası dengelerin de katkısıyla son 10 senede belli bir çerçeveye oturmuş bulunuyor.

Azerbaycan’da ise göreceli reform hareketleri zamanla yerini bir imitasyona bırakmıştı ki, buna uygun zemini hazırlayan sosyo-ekonomik ve siyasi sebeplerden söz açabiliriz. Ekonomik sebeplere değinecek olursak Azerbaycan’ın hem dünya, hem de bölge çapında önemli petrol ihracatçısına çevrilmesini gösterebiliriz. Son on senede ülkeye akan petrodolarlar, yolsuzluk ve tekelcilik gibi tüm olumsuzluklara rağmen, hızlı ekonomik kalkınmaya sebep olmuştu. Azerbaycan önemli enerji ihracatçısına çevrilmiş ve bu enerjiyi ithal eden de esasen batılı ülkeler olmuştur. Uluslararası petrol şirketlerinin Azerbaycan’dakı çıkarlarına da göz önünde bulundurmak lazım. Tüm bunlar ve daha pek çok neden dış etkenlerin Azerbaycan’dakı siyasi reformlara parmak arasından bakmasına neden olmuştu. Siyasi reformları hızlandırmalı olan iç etkenlere geldikte ise toplumun önemli bir kesiminin postsovyet dönemde siyasi biliçlenme sürecini yaşamamış olması yurttaş toplumunun oluşmamasına, belli bir siyasi kültürün oturuşmamasına neden olmuştur. Azerbaycan toplumunda siyasi bilinçlenmenin az gelişmiş olmasının sebeplerini ise onun son 200 senelik tarihinde aramak gerekir. Son 200 senelik tarihinde yaşadığı olaylar ciddi toplumsal psikolojik travmaya neden olmuştur. Rusya ile Kaçar devleti arasında baş vermiş savaş 1828 senesinde Türkmençay antlaşması ile Azerbaycan’ın kuzeyinin Rusya tarafından ilhakı ile neticelenmişti. Ülkenin güneyi ise hala İran’ın sınırları içinde ve bağımsızlığını kazanamamış durumda. 1828 senesinde başlayan rus sömürgeciliğine karşı patlak veren tüm ayaklanmaların kanlı şekilde bastırılması, 1918 martında ermenilerin ruslarla birlikte gerçekleştirdikleri ve 30 binden fazla insanın imha edilmesiyle sonuçlanan soykırım, 1918 senesinde kurulmuş birinci cumhuriyetin 1920 senesinde bolşevik-rus işgaliyle son bulması, 1930’lu yıllarda gerçekleştirilen ve onbinlerce aydının imha edilmesiyle sonuçlanan Stalin’in “temizleme” siyaseti, bağımsızlık hareketine karşı sovyetlerin yaptığı 20 Ocak 1990 Bakü katliamı, Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgali, işgal sürecinde yaşanan Hocalı soykırımı ve daha pek çok olaylar toplumsal hafızaya “uğursuzluk” ve “mağlupluk” sendromunu iyice yerleştirmiştir. Bu tip sendromların “kurtarıcı” özlemine çevrilmesi tarihte sık görülen bir olaydır. Toplumun düşünen beyni olması gereken özgür düşünceli ve hür iradeli aydın kitlesi yetişememişti. Dogmaların sultasından kurtulamamış, silik “sovyet tipi” aydın kitlesiyle devam edilmişti. Çağdaş Azerbaycan toplumuna özgüvenin değil, kayıtsızlığın, duyarsızlığın ve bir az da kompleksin hakim olmasının temelinde bu ve benzeri olayların yattığın tahmin etmek mümkün.

Aynı zaman diliminde Türkiye ve Türk toplumu farklı bir süreç yaşamıştır. Tanzimat’tan sonrakı dönem Osmanlı imparatorluğu’nun çözülme ve yıkılma dönemi olmuştu. Sürekli toprak kayıpları ile neticelenen savaşlar toplumsal depresyonlara sebep olmuştu. I ve II Balkan savaşlarından derhal sonra I Dünya Savaşı’ndan da mağlup olarak çıkan Osmanlı devletinin yıkılması bu depresyonu derinleştirmişti. I Dünya Savaşı’nda kaybeden tarafta olmasına rağmen, tüm zamanlar için bir gurur ve övünç kaynağı sayılabilecek Çanakkale savaşının kazanılmış olması topluma özgüven kazandırmış ve çağdaş Türkiye’nin sağlam temeller üzerine inşa edilmesine önemli katkıda bulunmuştu. Kurtuluş Savaşı Türk toplumunda bu özgüvenin pekişmesine sebep olmuştu. Mustafa Kemal’in tüm hakimiyeti döneminde batı ile eşit taraf olarak ilişkiler kurmaya çalışması milli benlik bilincinin toplumda yerleşmesini sağlamıştı. Özellikle 1950’li yıllarda başlayan entegrasyon süreci özgürlüklerin Türk toplumuna kazandırılması yolunda atılmış önemli adım olmuştu. Bu hareketin motoru olarak yetişmiş aydın kitlesini gösterebiliriz. Tüm eksikliklerine rağmen ifade özgürlüğü, siyasal saydamlık ve liberal ekonomi Türk toplumunun bu zaman dilimindeki en büyük kazanımlarıdır. Zira bu üçünün olmadığı yerde terakki sözkonusu olamaz. Bu uğurda başbakanından gazetecisine kadar pek çok kesimden kişinin hayatını kurban vermesinin yurttaş toplumunun pekişmesine önemli katkısı olmuştur. Soğuk Savaşın bitmesinden beri bu istikamette hayli önemli ilerleme kaydedilmişti.

İşte böylece, bir millet olsa bile, bir birine yabancı olan iki toplumun üzerinde kurulmuş iki devletin siyasi ilişkilerinin pürüzsüz ve sorunsuz devam etmesini beklemek her halde abes olur diye düşünüyorum. Buraya uluslararası siyasi ve ekonomik gelişmeleri de kattığımızda sorunların derinleşmemesi elde değil. Bunu da bir az açalım.

SSCB’nin yıkılmasının ardından dünya daha çok tek kutuplu siyasi sürece geçit almış gibi gözükse de bu pek böyle olmamıştır. Özellikle bölgemiz açısından Rusya’nın ekonomik olmasa bile hala önemli askeri ve siyasi güç olması bölge ülkelerinin dış politikalarını şekillendirirken bu olguyu hesaba katmadan edememelerine neden olmuştur. Bu bir tür “denge” politikasının geliştirilmesini sebep olmuştur. Bu politika boyutları, sınırları ve prensibleri pek belli olmayan ve zamanla duruma göre ayarı ile oynanmaya müsait bir “denge” politikasına dönüşmüştür. Kafkasyada Rusya’ın siyasi, ekonomik ve askeri olarak halen var olduğu tek ülke Ermenistan’dır. Rus-gürcü ilişkilerine girmeğe bile gerek görmeden Azerbaycan-Rusya ilişkilerine değinecek olursak iki ülke arasında işte bu “denge” politikası hakim.

Batı’ya entegrasyon yolunu bir türlü benimseyemeyen Rusya emperyalist emellerinden vazgeçemediği gibi eski sovyet cumhuriyetlerine de bu anlamda “kötü örnek” oluyor. Rusya’nın Kafkaslar’dan tamamen çekilmesi için Ermenistan’ın batı ile ilişkilerini geliştirmesi ve entegrasyon sürecine hız kazandırması gerekmektedir. Bunun tek yolu var ve o da Türkiye’den geçiyor. Kuzeyinde Gürcüstan, güneyinde İran, batısında ise Türkiye olan Ermenistan doğusundakı Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü ihlal etmiş ve fiili savaş durumunda. Bu durum son 20 senede Ermenistan’ı bölgedeki tüm politik ve ekonomik gelişmelerin dışında tutmuştur. Ermenistan doğu ile batı arasında köprü olabilme olanağını Rusya’ın geopolitik ve geostratejik menfaatlerine hizmet eden piyonluğa tercih etmiştir. Bu bölgede Gürcüstan’ın önemini artırmış, Ermenistan’ı ise adeta bir fakirlik ve gerikalmışlık adası olmaya mahkum etmişti. Ermenistan bu yanlışın farkında. Rusya ile yola devam ederek kendini tecrit etmenin sonunun felaket olacağını iyi biliyor. Fakat (Lütfen ermeniseverler incinmesinler, bu bir hakaret değil, durum tespiti) ermeniler tabiatları itibarı ile maymun gibiler, bir dala sağlam tutunmadıkça ötekini bırakmazlar. İşte bu noktada sorun başlıyor. Türkiye’nin dış politika alanında bir kaç seneden beri benimsediği “komşularla 0 problem” pernsibinin kendini doğrultamadığı tek ülke Ermenistan. Her şeyden önce Türkiye ile Ermenistan arasında sınır sorunu var. Ermenistan her ne kadar böyle bir sorunun olmadığını ve Türkiye’den toprak talebinde bulunmadığını dese de bu sorun resmen mevcut. Bunun için şimdiki Türkiye-Ermenistan sınırının nasıl oluştuğuna bakmak lazım. Kurtuluş Savaşı sürecinde M. Kazım Karabekir paşa’nın kuvvetleri Ermenistan cumhuriyeti’nin işgal hareketlerini önlemiş, ermeni ordusunu mağlup etmişti. Bu savaş Gümrü antlaşması ile sonuçlanmıştı. Gümrü antlaşması ile şimdiki Türkiye-Ermenistan sınırı oluşmuş ve Ermenistan Türkiye’ye karşı hiç bir toprak talebinde bulunmayacağını taahhüt etmişti. Gümrü antlaşmasının Ermenistan parlamentosunda görüşülerek onaylanmasından bir gün önce XI kızıl ordu Ermenistan’ı işgal etmiş, Ermeni-taşnak hükumeti ve parlamentosu fesh edilmiş ve Ermenistan SSC kurulmuştu. Böylece fiili bir durum meydana çıkmış, sonrakı dönemlerde Kars ve Moskova antlaşmaları ile SSCB ile Türkiye ilişkileri düzenlenmiş ve iki ülke arasında hiç bir sınır sorunu kalmamıştı. SSCB’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanmış (!?) Ermenistan’ın yapması gereken Gümrü antlaşmasını ratifikasyona tabi tutmak ve ya yeni bir antlaşma yapmaktır. Türkiye bununla işi sağlama almış olur. Fakat bildiğimiz gibi böyle bir şey olmadı.

İkinci bir sorun soykırım meselesidir. Sık-sık şunu duymaktayız “soykırım meselesini aslında Ermenistan değil de, Avrupa ve ABD’dedeki diyaspora kabartıyor”. Bu besbelli bir yalandır. Unutmamak gerekir ki, Osmanlı devleti son 70-80 senesini “ermeni meselesi” adlanan sorunla uğraşarak geçirmişti. 1850’lerde ermeni diyasporası diye bir şey yoktu. Anadolu’da batılıların açtığı yüzlerce okul, vakıf ve.s kurum vardı. İşte “ermeni meselesi”ni bu kurumların yetiştirdiği bölücüler ve militanlar başlattılar. Sonrası malum, I Dünya harbi, gerilla savaşı, göç ve tehcir. Bu nedenle batı devletlerinin “ne yapalım, buradakı diyaspora çok güçlü, baskı olanakları pek fazla” gibi masallarına kanmamak gerek. Şahsen beni kimse ABD gibi bir devletin dış politikasını “diyaspora” adlanan şeyin şekillendirdiğine inandıramaz. “Ermeni meselesi”nin oluşum aşamasına ışık tutan en değerli kaynaklardan biri de II Abdülhamid’in hatıralarıdır. II Abdülhamid’in “ermeni meselesi ermenilerin meselesi değildir” tespiti gerçekten çarpıcıdır. Bu nedenle Türkiye’nin soykırım iddialarına karşı her iki tarafın tarihçilerinin katılacağı bir komisyon kurularak olayların araştırılması teklifi yerinde ve doğrudur. Böyle bir araştırma sonunda olayların bir soykırım değil, mukatele olduğu ortaya çıkacaktır.

Üçüncü ve önemli sorun ise “Yukarı Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgali” meselesidir. Türkiye şimdiye kadar Ermenistan’la ilişkilerin normalleşme sürecine girmesi için Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarını boşaltmasını şart koşuyor ve bunu açıkca dile getiriyordu. Fakat son dönemlerde bu şart açık ve net bir dille ifade edilmemeğe başlandı. Bu durum pek çok speklasyonlara sebep oldu. Azerbaycan’ın yazılı ve görsel basınında bu konuya dair sayısız yorumlar yapıldı ve neredeyse tamamının geldiği kanaat Türkiye’nin “Yukarı Karabağ” sorunu ile ilgili eski tutumunu terkettiği oldu. Türkiye basınında da konuya dair yorumlar yapıldı. Bazıları bu durumdan o kadar memnundular ki, hatta “e canım, bunca yıldır Azerbaycan’a bir Kıbrıs’ı tanıtamadık gitti” gibi sesler duyulmaya başlandı. Azerbaycan’ın Kıbrıs’ı tanıdığı an Kıbrıs Rum yönetimi’nin ve hatta Yunanistan’ın ermenilerin işgal altındakı topraklarda kurdukları “Dağlık Karabağ cumhuriyeti”ni tanıyacaklarını ve artık geriye dönülmesi mümkün olmayan bir sürecin başlayacağını elbette ki, bunu söyleyen şahıslar iyi biliyorlar ve zaten istedikleri de budur. “Yukarı Karabağ” sorunu hakikaten ciddi bir sorundur. Bu sorun Azerbaycan için olduğu kadar Türkiye için de bir güvenlik sorunudur ve Türkiye’nin bu sorunu “es” geçerek Ermenistan’la ilişki kurması akılalmaz bir şey olurdu. Sorunun mahiyetini idrak edebilmek için kaynağına inmek lazım. Bilindiği gibi Rusya XVIII y.yıldan itibaren Kafkasya ve Orta Asya’yı işgal etmeğe başlamış ve bu işgal 1828 senesinde Türkmençay antlaşması ile neticelenmişti. Türkmençay atlaşmasının en önemli maddelerinden biri de İran’da yaşayan ermenilerden isteyenlerin Rusya’ya göç edebilmesi maddesiydi. Bu madde sayesinde onbinlerce ermeni İran’dan Rusya’ya göç etti ve Rusya bu ermenileri işgal ettiği Azerbaycan topraklarında iskan etti. Ermeniler genellikle İran-Rusya ve Osmanlı-Rusya sınır boylarına iskan ediliyor ve buradakı Azeri türkleri yurtlarından göç ettiriliyordu. Azerbaycan türklerinin, bugün üzerinde Ermenistan cumhuriyetinin bulunduğu, kendi öz yurtlarından Rusya tarafından göç ettirilmesi süreci 1828 senesinden 1988 senesine kadar, aşamalı olarak devam etti ve takriben 2,5-3 milyon azeri türkü mecburi göçe tabi tutuldu. Rusya düşman ülkelerle sınırlarına güvenebileceği hırıstiyan nüfusu yerleştirmeğe çalışıyordu. Böylece bugün üzerinde Ermenistan adlı devletin kurulduğu topraklarda yapay olarak ermeni nüfus yoğunluğu oluşturuldu. Osmanlı sınırındakı ermenilerin sayesinde Rusya kendisini ne kadar güvende hisetmiştise Osmanlı devletinin güvenliği bir o kadar zede almıştır. Bu I Dünya harbinde kendisini o kadar belirgin gösterdi ki, Osmanlı devleti Anadolu’dakı ermeni nüfusu tehcir etmek zorunda kaldı. Çarlık Rusya’sının dağılmasının ardından güney Kafkasya’da ermeni devleti kuruldu. Kuruluşunu takip eden bir kaç haftada Ermenistan Azerbaycan, Osmanlı ve Gürcüstan’dan toprak taleplerinde bulundu. 1918-1920 senelerinde Dağlık Karabağ uğrunda devam eden savaş Azerbaycan ordusunun zaferiyle bitti. Fakat Ocak 1920’de Paris konferansında batılı devletlerin baskısıyla Azerbaycan topraklarının bir kısmını, İrevan kentiyle birlikte Ermenistan’a verdi. Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’a olan iddiasından vazgeçmesi şart koşuldu ve Ermenistan bunu kabul etti. Rus-bolşevik işgaliyle sona eren bağımsızlık döneminden sonra Rusya Azerbaycan topraklarında, ermeni nüfusun yoğunluğunu gerekçe göstererek, Dağlık Karabağ özerk vilayetini kurdu. 1923 senesinde Azerbaycan’a verilen bu saatli bomba tam 65 sene sonra patladı. Azerbaycan vatandaşı olan ermeniler Dağlık Karabağ özerk vilayetinin Azerbaycan’dan alınarak Ermenistan’a verilmesi talebiyle ayaklandılar. Rusya’dan tam destek alan Ermenistan Karabağ’dakı ayrılıkçı ermeni çetelerine destek çıktı ve Azerbaycan-Ermenistan savaşı başladı. Bu savaş 1994 senesinde yapılan ateşkesle sonuçlandı ve Azerbaycan topraklarının 20% kaybetti. Şu an ermeni işgali altındakı toprakların sadece 3/1-i eski Dağlık Karabağ özerk vilayetine ait. Yani işgal altındakı toprakların 3/2-sinde hiç bir zaman ermeni nüfus yaşamamıştır. Ermenistan, dış güçlerin de desteğini alarak, eski özerk vilayete ait olmayan toprakları, deyim yerindeyse, rehine olarak elinde tutuyor ve eski Dağlık Karabağ özerk vilayetinin ilhakı karşılığında bu bölgeleri boşaltacağını ima ediyor.

Yukarı Karabağ sorunu ile ilgili bir sürü ifade ve anlam kargaşası da mevcut. Bu tip kargaşanın meydana gelmesinde hiç şübhesiz Azerbaycan’ın da payı yok değil. Her şeyden önce Azerbaycan’ın Helsinki bildirisi yekun belgesini imzalamaması gerekirdi. Bu bildiriye göre mevcut tüm anlaşmazlıklar sadece barışcıl yollarla çözülmelidir. Buna benzer bir bildiri de geçen sene Moskova’da Rusya’nın aracılığı ile üç devlet Azerbaycan, Rusya ve Ermenistan arasında imzalanmıştı. Rusya Gürcüstan’ın ihlal edilmiş toprak bütünlüğü sorununu 2008 yazında askeri yolla çözmeğe kalkışmasından sonra Yukarı Karabağ’da benzeri durumla karşılaşmamak amacı ile böyle bir bildiriye ihtiyaç duymuştu.

Yukarı Karabağ sorununda en önemli konulardan biri de sorunun adıdır. Sorun uluslararası camiada şu adla tanınıyor “Azerbaycan, Ermenistan ve Dağlık Karabağ anlaşmazlığı” (Azerbaijan, Armenian and Nagorny Karabagh Disagreement). Şimdi her şeyden önce bu adla Dağlık Karabağ bir taraf olarak algılamak zorunda kalınıyor. İkincisi her hangi bir meselede anlaşmazlık (disagreement) olması için iki tarafın ortaklı bir sorunu olması lazım. Yani burada sanki Dağlık Karabağ Ermenistan’la Azerbaycan’ın ortaklı malıymış da, işte bu ortaklı malı paylaşamıyorlarmış gibi bir anlam ortaya çıkıyor. Bu ciddi bir politik hatadır. Halbuki durum ortada. Azerbaycan’da yaşayan tek azınlık ermeniler değildir. Diğerleri gibi ermeni vatandaşların da tüm hukukları anayasal güvence altında olduğu halde ayrılıkçılık yaparak anayasal düzene karşı gelmiş ve ayaklanmıştılar. Ermenistan ise arkasına dış güçlerin de desteğini alarak bu ayaklanmaya destek olmuş ve işgal hareketinde bulunmuştu. Hatanın en büyüğü ise umumiyetle Karabağ sorununun uluslararası düzeyde ele alınmasıdır. Olay Azerbaycan’ın tamamen iç işi idi ve daha 1990’lı yılların başlarında konuyu BM’ye taşımaması gerekirdi. Bu konuda artık geri dönülmesi imkansız olan bir yola girilmiş. 15 seneden beri AGİT’in içeriği belli olmayan bir arabuluculuk sürecini yaşıyoruz. AGİT’in faaliyetini, özellikle de ABD, Fransa ve Rusya’lı eşbaşkanların çalışmalarını şu cümle ile tarif etmek mümkün “yapmayalım da yapıyormuş gibi gözükelim”. Evet, şu an AGİT tam da bunu yapmakta. Neredeyse her ay bir kaç defa Bakü-İrevan-Hankendi arasında mekik dokuyan eşbaşkanlar basının önüne geçip: “her şey tarafların siyasi iradesine bağlı, her iki tarafın taviz vermesi gerek” gibi cümleler sarfetmesi doğrusu sinir bozucu. Azerbaycan’ın yapması gereken ilk iş AGİT’in arabuluculuğundan vazgeçmektir. İkincisi Ermenistan’ın, iyi niyetinin (şayet varsa) ve barıştan yana olmasının kanıtı olarak, eski Dağlık Karabağ özerk vilayeti sınırları dışındakı tüm işgal ettiği topraklardan çekilmesini taleb etmek ve bu talep yerine gelene kadar tüm görüşmeleri durdurmak. Ermenistan’la kıyaslanamayacak kadad güçlü bir devlet olan İsrail direniş karşısında 1967 senesindeki sınırlarına çekilmeği kabul etmiş durumda. Bu talep yerine gelmeyeceği takdirde bir senelik iyi hazırlıktan sonra “anlaşmazlık” dışındakı işgal edilmiş toprakları işgalden temizlemek amacı ile Azerbaycan savaşa başlayabilir. Artık 1990’lı yılların başında değiliz. Azerbaycan değil Karabağ’ı işgalden kurtarmak, daha fazlasını yapabilecek askeri imkanlara sahip.

Türkiye’nin konu ile ilgili faaliyetine gelecek olursak son zamanlar Türk-ermeni ilişkilerinin önemli bir mesafe katetmiş olduğunu gözlemlemekteyiz. Bunu bir kaç açıdan ele almak mümkün. Her şeyden önce Türkiye son bir kaç yıldır dış politika alanında “komşularla 0 problem” prensibini benimsemiş durumda. Bu elbette ki, takdire şayan bir politikadır. Fakat komşuların tamamı da Türkiye ile problemlerini “0”lamak niyetinde mi? Önemli olan bu. Türkiye ile Ermenistan arasında ticari ilişkiler uzun süreden beri Gürcüstan üzerinden zaten devam etmekteydi. Siyasi ilişkilerin kurulması AB’ye tam üyelik sürecinde atılması gereken önemli bir adım idi. Türkiye bu yolda ilk adımı atmış durumda. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün İrevan ziyareti büyük bir lütuf idi. Türkiye, Ermenistan haketmediği halde, böyle bir lütufta bulundu. Şimdi Ermenistan bunun karşılığını vermek zorunda. Fakat Türkiye’nin Azerbaycan’ı “es” geçerek Ermenistan’la siyasi ilişkilerini geliştirmeğe çalışması büyük bir hata ve güvenlik sorunu olurdu. Türkiye’de bunun yapılmasından yana olanlar yok değil. Fakat şunu unutmamak gerekir Azerbaycan’la Türkiye’nin güvenlik meselesi ayrılmaz bir bütündür. Azerbaycan’ın güvensiz bir ortama sürüklenmesi Türkiye için uzun vadede felaketle sonuçlanabilir. Detayına girmeğe gerek yok, ama son 200 senelik tarih bunun örnekleriyle doludur. Son zamanlar Türkiye ile Azerbaycan arasındakı ilişkilerde bir soğukluğun gözlemlendiği yazılıp çizilmekte. Azerbaycan’da son bir kaç senede Türkiye kaynaklı cemaat ve gruplarla ilgili bir takım olumsuz adımlar atılması, Diyanet’in yaptırdığı camilerde cuma namazının avluda kılınmasının ve hoporlerle ezan okunmasının yasaklanması gibi olayların ikili ilişkilere zarar vermiş olmasını düşünmek işten bile değil. AK Parti iktidarının bu gibi konulara karşı hassas olduğu malum ve haksız da değil, ama umarım ikili ilişkiler cemaat ve tarikat düzeyine inmemiştir. Doğrusunu söylemek gerekirse dostları küstürmek konusunda üstümüze yoktur, ama iktidarlar arasındakı politik hesaplara ülkelerin kaderini kurban etmek asla doğru bir şey değildir.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 17
Dün Tekil 790
Bugün Tekil 203
Toplam Tekil 1639745
IP 54.146.176.35






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































8 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Benim Hayatta yegane fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir.
(Mustafa Kemal ATATÜRK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.311 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu