Bölgeci Kadrolaşma - Av. Mustafa Barlas - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Bölgeci Kadrolaşma - Av. Mustafa Barlas
Tarih: 07.02.2009 > Kaç kez okundu? 3499

Paylaş


Osmanlı döneminde, tebadan belli bölge insanlarının veya belirli etnik kökenlilerin belli başlı işleri meslek olarak icraya yöneldikleri bilinen bir durumdur.

İL BAZINDA BÖLGECİLİK:

Osmanlı döneminde, tebadan belli bölge insanlarının veya belirli etnik kökenlilerin belli başlı işleri meslek olarak icraya yöneldikleri bilinen bir durumdur. O devri anlatan romanlarda, filmlerde, Bolulu aşçı, Arnavut bahçıvan, Rum hizmetçi, Fransız mürebbiyenin ön plana çıkması bu tarihsel gerçekten kaynaklanır. Bu kişiler, paşaların köşklerinde, vezirlerin saraylarında istihdam edilerek mesleklerini ifa ederlerdi. Bunun, sosyal, kültürel ve ekonomik nedenlerinin bulunması tabii ki, kaçınılmazdır. Ancak bu durum toplumda rahatsızlık uyandıracak bir sorun olarak algılanmadığından araştırma konusu yapılmamış veya “halli icab eden bir mesele” olarak görülmediğinden günümüze kadar intikal etmiş belirgin bir hukuki tatbikata rastlamıyoruz. Gerçekten de, imparatorluk mantığının (güçlü devlet mentalitesinin) bu konuya yaklaşımı ile “milli devlet” mülahazaları doğal olarak birbirinden farklı olmalıdır.

Cumhuriyet döneminde ise, kentlileşmenin arttığı 1950’li yıllardan itibaren başta İstanbul olmak üzere, büyük şehirlerin hızlı olarak nüfus artışı gerçekleşmiştir.[1] Bu nüfus sosyo-kültürel olarak her ne kadar kent yaşamına uyum sağlama ve eklemlenmekte zorlanmışsa da, ekonomik hareketi artırmıştır. Özel sektörün kalbi olan İstanbul’da iş ve meslek gruplarının baskın bölgesel/yöresel karakter taşıması, diğer deyişle bir iş ve meslek dalıyla uğraşanların yoğunluklu olarak belli başlı il ve bölgelerden olması ise oldukça bilindik kanıksanmış bir durumdur. Bunu örneklendirecek olursak, ilk akla gelen, hamamcıların Tokatlı, kabzımalların Siirtli, kuyumcuların Mardinli olması gibi.

Bir organizmanın doğal büyüme alanı gibi özel sektördeki işgücü ve insan kaynağının böyle bir şekil alması ekonomik yapıya olumsuz etki yapacak bir güce sahip olmadığı gibi, kişi hak ve özgürlükleri çerçevesinde ele alındığında, hem işveren hem de işçi açısından “Akid Serbestisi” (Sözleşme ve Teşebbüs Özgürlüğü)ne uygundur. Keza, birçok güzel sesli “ses sanatçımızın” Şanlıurfalı olması, yörenin “bol acılı” yemeklerinden değilse, belki bir tesadüf bile olsa hiçbirimizi rahatsız etmez ve bunda bir bit yeniği arama ihtiyacı duymayız.

Oysa devlet yönetimi ve kademesi açısından bakıldığında durum tamamen farklıdır. Başkent Ankara, idare cihazının merkezi olmakla, yetkilerin ve siyasal gücün toplandığı merkezdir. Bu nedenle “kamu görev”leri genel düzenleyici, çerçeve mevzuatla belirlenir ve “kamu görevlileri” de keza, tek elden, tek yerden, tek merkezden tayin edilmektedir. Ülkenin tamamında merkezi idare tarafından tayin olunan bürokratlar/temsilciler/ajanlar/memurlarca temsil edilmektedir.

Yine Cumhuriyet döneminde; iltimas, torpil ve adam kayırmacılığın gerçekleşme yöntemi; “il” ve “coğrafi bölge” anlamında “bölgecilik” olmuştur. Ekonomik düzenin zorlamasıyla, özel sektörün yaygın ve sosyal güvenliği de içine alacak şekilde optimum, rasyonel ve geniş istihdam sahası yaratamaması nedeniyle, toplumun büyük kesimleri “memur” olarak devlet kapısından güvenceli bir iş beklentisine sürüklenmiştir. Bu sürükleniş, ta İsmet Paşa devr-i iktidarından başlayıp sağ iktidarlar dönemlerinde de kısırdöngü olarak devam ede gelmiştir. Bütün toplum, devlet kapısından bir iş istemektedir ve kamu görevlisi; ya memur, yahut da kamu işçisi (ki, buna sonradan sözleşmeliler de eklenmiştir) olmak istemekte veya çocuklarını buna yönlendirmektedir. Memuriyete talep çok olunca, doğal olarak da memur alımı, merkezi devlet yapımız sebebiyle Ankara’ya hakim olan nüfuz çevreleri tarafından güç ve etkinliklerine göre yapılmaktadır.[2]

Yakın zamanda Adalet Bakanlığı Müsteşarına ilişkin basında yer alan ve hatta Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfı ile Adalet Bakanlığının da dava edildiği haberleri ile kamuoyuna duyurulan ve kurcalandıkça altından gerçekten de bölgeci kadrolaşmanın en uç ve adeta karikatürize denilebilecek örneklerinin ortaya döküldüğünü görüyoruz.[3]

BİLİNEN VE SÖYLENEN GERÇEKLER:

Şimdi, siyasi çekişme sebebiyle bölgecilik, hemşericilik ve adam kayırmacılık yaptığı söylenen bu bürokratın önceki dönemlerde selefi olan Adalet Bakanlığı eski Müsteşarı Yusuf Kenan Doğan’ın (13.07.1992-07.04.1996) birlikte çalıştığı bakanlar devrinde ise kadrolaşmanın varlığı herkesçe bilinmektedir. Mehmet MOĞULTAY ve Seyfi OKTAY kadrolaşmanın mimarı olarak anılmaktadır. Aslında kendilerinden “Adalet” Bakanı olmaları nedeniyle en çok adalet beklenen bu iki sayın bakanın, bu husustaki özürleri ise kabahatlerinden büyüktür. Moğultay’ın 20 Ağustos 1995 tarihli CHP İstanbul İl Kongresindeki konuşmasında, kendi dönemlerinde yaptıkları kadrolaşmayı savunurken; “Bu kadroları örgütüme vermeyip de MHP’lilere mi verseydim?”şeklindeki beyanları, dehşet verici derin bir kadrolaşmayı ifade etmekte ve meydan okur tarzda ifadelerdir ve kabul edilmesi mümkün değildir.[4]

İDARE CİHAZI HAKKINDA SÖYLENEMEYENLER:

BÜROKRASİNİN BAĞRINA SOKULMUŞ HANÇER

Şimdi gelelim daha da somut örneklere: Adalet Bakanlığı bünyesindeki Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğünde çalışan muhtelif kademe ve kadrolardaki yurt genelindeki personelin %90’ı Erzurumlu veyahut Erzurum kökenlidir. Bunun basit bir tesadüf olmadığı son derece açıktır.[5]

Sistem nasıl işliyor acaba? Herhangi bir bakanlığa genel müdür, genel müdür yardımcısı, müsteşar, müsteşar yardımcısı, daire başkanı veya teftiş kurulu başkanı ataması yapılacaksa, bunun ilk önce iller arası kıyasıya lobi mücadelesi, gövde gösterisi, diş geçirme ve en nihayetinde centilmenlik anlaşması şeklinde gerçekleştiğini biliyoruz. Önemli ve kritik üst düzey yönetici atamalarında, genellikle Diyarbakırlılar, Mardinliler, Hakkarililer, Siirtliler, Sivaslılar, Tuncelililer, Bingöllüler, Bitlisliler, Vanlılar, Muşlular, Elazığlılar, Malatyalılar, Ağrılılar, Karslılar, Erzincanlılar, Erzurumlular ve en nihayet Trabzonlular, Rizeliler ve Ordulular arasında haksızca bir paylaşım yapılmaktadır. Burada tabii ki önemli olan atama yapılacak olan kadrodur. Kesinlikle o kadroya atanacak olan kişinin uygun veya ehil; “liyakatli” birisi olup olmadığı hiç de önemli değildir. Bunun en küçük bir tartışması dahi yapılmamakta ve yapılamamaktadır.[6]

BÖLGECİLİĞİN KÜÇÜK BİR ANALİZİ:

Yukarıda saydığımız iller arasında bir benzerlik ve yakınlık olduğu hemen göze çarpmaktadır. Fakat göze çarpan bu ortak hususiyeti soru olarak yöneltmeksizin doğrudan biz cevaplayalım. Bu illerin tamamı Doğu ve Güneydoğu illerimiz ile Karadeniz bölgemizdeki sadece üç ilimizdir (Trabzon, Rize ve Ordu). Sayamadığımız diğer bütün illerimiz ise; İç Anadolu, Ege, Marmara ve Akdeniz Bölgesindeki illerimizdir.

Aslında, bu saydığımız illerimizin bir ortak yanı daha vardır. O da; sanayi ve kalkınmışlık olarak ülke genelinde en alt sıralarda yer almaları ve işsizlik oranı olarak yüksek işsizlik oranı ve “Göç veren iller sıralamasında en başta” gelmeleridir. Göç veren bu illerimizden başta başkent Ankara olmak üzere ve diğer sanayisi gelişmiş batı illerimize (İstanbul, İzmir, Bursa, Denizli gibi) nüfus akışı olmuştur. Ankara, İstanbul ve İzmir gibi illere iş ve aş umuduyla akan bu insanlar, en yenisi 30-40 yıldır Ankara’da veya İstanbul’da yaşamasına rağmen kendini hala Ankaralı veya İstanbullu olarak takdim etmemekte ve hissetmemektedir. Büyük şehrin kültürel potasında erimeyi şiddetle reddetmekte ve buna direnç göstermektedir. Bu direnci de; “aslına ve orijine bağlılık” ve en büyük “erdem” olarak görmektedir.[7]

Sadece merkezi idarede değil mahalli idarelerde bile, inceleme konumuz olan bu “bölgecilik/hemşericilik” yapılmaktadır. Nurettin Sözen’in İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde (1989-1994 yılları arası) bütün Sivaslı hemşerilerini İstanbul Büyükşehir Belediyesinde işe yerleştirdiği iddiaları o dönemlerde kamuoyunda en çok konuşulan konulardan olduğu reddedilemez olgudur. Hatta o dönemde “İstanbul artık büyük Sivas oldu” şeklinde latife edilir olmuştu. Sözen’e o dönemde sıkça isnat edilen bu türden haksız torpil ve kayırmacılık uygulamaları, kısa vadede çok küçük çıkarları celb etse dahi, diğer deyişle birkaç yüz Sivas kökenli aileye haklı ya da haksız olarak ekmek parası sağlasa da, kapsamlı olarak bakıldığında ve uzun vadede değerlendirildiğinde, ne hizmet olarak Türkiye’nin gözbebeği İstanbul’a, ne “oy” olarak SHP’ye, ne Sivaslılara, ne de Türkiye’ye hiçbir yarar sağlamamıştır. Aksine toplum kesimleri arasındaki husumeti körüklemiştir.

Tam bu noktada şunu eklemek istiyoruz ki; Nurettin Sözen, Mehmet Moğultay ve Seyfi Oktay’ın “bölgeci kadrolaşma” faaliyetleri kamuoyunda her ne kadar ısrarla “Mezhepçi” ve “Alevi kadrolaşma” olarak lanse edilmeye çalışılsa ve hatta kimi kesimlerce böyle algılansa da, kalın çizgilerle altını çizmek zorundayız ki; bu muhterem zevatın bu yöndeki icraatları tamamen bölgeciliği referans olarak almaktadır. Zira, Balıkesirli bir Alevi/Çepni vatandaşımızın veya Çorumlu, Tokatlı bir Alevi vatandaşımızın bu özel torpil sebebiyle (mezhebi sebebiyle) kayırıldığı ve herhangi bir üst düzey kadroya atandığı vaki değildir.

Sosyoloji bilimi açısından yaklaşıldığında, Büyükşehirlerde, köken (menşe) hemşericiliği sosyolojik aşama olarak daha “geri bir evre”dir ve alt kültürü dayatmaktadır. 30-40 yıldır Ankara’da yaşamalarına rağmen halen Karslı olmakla gurur duymak, Ağrılı olmakla öğünmek, bununla gurur duymak, sosyolojik-psikolojik olarak toplumsal gelişmişlik ve “kentlileşme”; “kültürel üst yapı değerleri” ve milli kültür/milli birlik ile çelişkili, asla ve asla olmaması gereken bir durumdur.[8]

Torpil, iltimas ve kayırmacılığın toplum kesimleri arasında derin uçurumlar yaratması bir yana, nefreti de körüklemesi “milli varlığa ve bütünlüğe” zarar vermekte, var olan farklılıkları derinleştirmektedir.

Alev ALATLI’nın bilim-kurgu dalında kaleme aldığı ve 2020’li yıllar Türkiye’sini anlattığı Schrödinger’in Kedisi – I. Kitap “Kabus” adlı romanını da burada zikretmeden geçmek istemiyoruz.[9] Romanda ustaca anlatılan; “ters ütopya” olarak bölünmüş ve parçalanmış Türkiye, yani bir “kabus senaryosu”dur. Kelimelere takla attıran ve post-modern felsefeye göndermeler yapan ve “afazi” ve “saçaklı mantık” gibi kavramları ustaca kullanan yazar, gelecekten geçmişe, yani bugünümüze dönük çok sağlam siyasi ve sosyolojik tahlil ve değerlendirmeler yapmaktadır. Bu değerlendirmeler, yazarın günümüz Türkiye’sine matuf dolaylı eleştirileri ve/veya değişik farklı siyaset ve ideolojilerin karşılıklı görüşlerinden ibarettir. Kitabın geneli şaşırtıcı tespitlerle dolu olmasına rağmen özellikle bir bölümündeki saptamalar adeta bugünün Türkiye’sini anlatmakta ve inceleme konumuz olan “Bölgecilik” açısından bizi dehşet verici boyutlara varan sonuçlara ulaştırmakta; Türkiye’nin atomize halde parçalanmasını sağlayan unsurları çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.

Dar anlamda bölgecilik, yani “il bazında bölgecilik” Türkiye’de tehlike gibi görülmeyip küçümsenmesine rağmen aslında bölgecilik, ayrımcılık, kayırmacılık, iltimas ve torpilin en önemli ve başlıca referanslarından biridir. Tabii ki bu halde, bürokrasinin kuruluş, varoluş ve işleyişini tıkayan ve “meritokrasi” denen nesnenin gerçekleşme koşullarını engelleyen en önemli ana etkendir.[10]

Çok partili döneme geçildikten sonra parlamentonun renklilik kazanmasıyla, özellikle doğu ve güneydoğu illerinden seçilip gelen mebuslar tarafından Cumhuriyetin Başkenti Ankara’da etkinlik mücadelesi kararlılıkla yürütülmüş ve idare kadrolarındaki atamalarda gerçekten de çok önemli rol oynamışlar günümüze kadar uzanan ve kemikleşen kadrolaşmayı temin etmişlerdir. Genel Türkiye politikasındaki silik ve sessiz tutumları, meclis aritmetiğinde parmak hesabıyla duyumsanan ve bilinen, ancak hiçbir zaman “kemiyet” olmaktan öteye gitmeyen, müessiriyeti olmayan bir aktörler güruhu olarak mecliste bulunmaları karşılığında bürokraside hemşerileri lehine etkinlik sağlamışlardır.

Siyasi partilerdeki “Lider sultası” sebebiyle zaten mecliste bulunan milletvekilleri tarafından yasama faaliyetlerine rasyonel biçimde, kalıcı, optimum, katılım ve katkı hiçbir zaman istenen seviyede gerçekleşmemiştir. Liderler “tek adam”lıklarını devam ettirebilmek için, onların hemşerici taleplerine cevap vermişler, ama bunun karşılığında da kendi koltuklarını sağlamlaştırma manivelasına sahip olmuşlar, deyim yerindeyse “ipin ucunu” ellerinde tutma kurnazlığını göstermişlerdir.

Eskiden beri merak edilen konulardan biri de şuydu: Rakamsal bir döküm yapılsa, bu döneme gelinceye kadar meclisten gelmiş geçmiş vekillerin yüzde değer olarak kaçta kaçı “hukukçu”dur? Muhakkak ki en kötü ihtimalle yarıdan fazlası hukukçudur. Acaba bu meclise seçilen aydın ve özellikle hukukçu kimliği olan parlamenterler neden gerçek bir yasama işlevinin tahakkuk ve tesisi için bir çaba sergile(ye)memişlerdir? Şu sebeple ki, bu “hukukçu” dediğimiz kişilerin hemen hemen tamamı, “taşra ve kasaba avukatlığından” mütekait oldukları için, meclisin sakin ve asude vasatında huzurlu bir emeklilik sürmek ve ahir ömründe “umur ve ikbal” görmek için bana dokunmayan yılan bin yaşasın düsturuyla, parti politikalarının hizmetinde sadık bir nefer olarak, Orhan Veli’nin meşhur şiirinde anlattığı “Süleyman Efendi” gibi sessiz sedasız şu yalan dünyadan gelip geçmişlerdir.

Devletin ve dolayısıyla devlet adamlarının tâ İsmet Paşa döneminden beri “Şark Meselesi”ne yaklaşımları her zaman “feodal yapıyı muhafaza” ederek mevcut “aşiret” ve “ağalarla” iyi geçinme, statükoyu koruma ve hatta “kollama” biçiminde olmuştur. Bunun tabii ki sebepleri vardır. Birincisi, batıdaki gibi siyasi propaganda ile herkesi ve kesimi etkilemeye çalışmak yerine iki-üç tane aşiret ağasını ikna etmek daha kolaydır. İkincisi, bu kişiler de mebus olma karşılığında lidere tam bağlılık ve itaat sergilemekten kaçınmamışlardır. Üçüncüsü, hiçbir devlet adamı da “üç günlük seyis” sıfatıyla elini taşın altına sokarak yüzyılların birikimi olan “ağalık” düzenini alaşağı ve bertaraf edecek olan “Toprak Reformunu” uygulamaya geçirecek cesaret ve kararlılığı da göstermemiştir. 1946 yılından başlayıp 1979’lu yıllara kadar toprak reformu, yılan hikayesi gibi konuşula gelmiş ve daha sonra da unutulup gitmiştir.

Şimdi size çok olağan bir tablo aktarmaya çalışalım; Ankara’da bir “Bilmem Nereliler Gecesi” tertipleniyor. O geceye bilmem nereli olan bir partinin genel başkanı, başka bir partinin genel başkan yardımcısı, bir üçüncü partinin çok sayıda merkez yönetim kurulu üyesi, bir bakanlığın müsteşarı, bir başka bakanlıktaki müsteşar yardımcıları, daha başka bir bakanlıktan da daire başkanı ve aynı il kökenli olan zengin işadamları katılıyor. Bu gecede yemekler yenip türküler söylenerek, içkiler tüketiliyor ve gecenin ilerleyen saatlerinde “halay” çekiliyor veya “çayda çıra” oynanıyor. Bu aslında, bir güç gösterisi, varlığını duyurma amacını ortaya koyan bir “lobi” faaliyeti ve mesajıdır. Ayrıca bu arada, o gece orada küçük memur atamaları, “yer değiştirme tayinleri” de gündeme gelmekte ve sözler alınıp sözler verilerek bir sonuca bağlanmaktadır.Yemekli toplantıların bir hususiyeti de budur.[11]

Türkiye’deki bu neviden bazı derneklerin “federasyon” ve “konfederasyon” oluşturmaları da son on beş, yirmi yıl içinde hız kazanmaya başlamıştır. Orta vadede, bu federasyon ve konfederasyon oluşumları da muhakkak mercek altına alınmalıdır. Ekonomik güç haline gelen konfederasyon ve federasyonların faaliyetleri de düzenli bir şekilde istihbar edilerek değerlendirilmelidir.

SOMUT ADIM VE YASAL DEĞİŞİKLİK ÖNERİLERİ:

Yukarıda sıralamaya çalıştığımız gerekçe ve sebeplerle “il” adıyla “bölgecilik” yapılma zeminini hazırlayan derneklerin milli bütünlük ve kamusal çıkarlar doğrultusunda etkinliklerinin durdurulup yasaklanması gerekmektedir. Bunun için mevcut mer’i anayasamız müsaittir.Hatta bize göre, bu hususta bir yasal düzenleme yapılması, Anayasamızın lafzı ve ruhu ile emredilmektedir. Anayasamızın 10. ve 70. maddelerinin delaleti ile, 5253 sayılı Dernekler Kanunun 30. maddesine birkaç fıkra eklenerek kanuni düzenleme yapılması yeterli olacaktır.

a) 5253 sayılı Dernekler Kanununun 30.maddesine eklenecek bir fıkra ile il, ilçe, belde, köy ve coğrafi bölge adı belirten derneklerin yurt genelinde kuruluş ve faaliyetlerine yasak getirilmelidir. Yargıya aşırı iş yükü ve dosya fazlalığı yaratmamak için bu mevcut dernekler, yasal düzenlemenin yürürlüğe girmesiyle, kendiliğinden fesh olmuş sayılmalı, “münfesih” kabul edilmelidir. (Türk Medeni Kanunu 87/son md.)

b) Her ilin kendi adını taşıyan “yardımlaşma ve dayanışma” dernekleri sadece kendi mülki sınırları içinde kurulmalı ve örgütlenebilmeli, bir başka il ve/veya Başkent Ankara’da şube açması kesinlikle men edilmelidir.

c) Bu derneklerin “federasyon” ve “konfederasyon” biçiminde örgütlenerek kanuna karşı hile yoluyla Ankara’da teşkilatlanmaları da, yapılacak olan yasal düzenlemelerde boşluk bırakılmaksızın mutlaka önlenmelidir. Yine bu cümleden olarak “platform”, “vakıf”, “grup” şeklindeki farklı söyleyiş biçimleriyle de olsa aynı bölgeci/ayrımcı amaçlı faaliyetleri yürütemezler” şeklinde yasaklamalar da getirilmelidir.

d) Bir ilçe adını taşıyan “yardımlaşma ve dayanışma”; “kültürünü yaşatma” ve saire gibi söylemleri de içeren her ne ad altında olursa olsun kurulan derneklerin sadece ilçenin bağlı olduğu il merkezinde şube açabilmesine imkan tanınmalı, başka illerde ve hususen başkent Ankara’da şube açması yasaklanmalıdır.

e) Keza, köy ve belde adı taşıyan yardımlaşma ve dayanışma, kültür, folklor ve saire başlığı ile kurulan ve faaliyet gösteren dernek ve vakıfların sadece bağlı olduğu ilçe ve il merkezinde bir şube açmasına izin verilmeli, diğer mülki idare birimlerinde örgütlenmelerine yasak getirilmelidir.

f) Ancak, bu yasal düzenlemelerde, başka illerde öğrenim gören öğrencilere yönelik olarak kurulan yurt ve pansiyonların, keza eğitim amaçlı dernek faaliyetleri ve uzantılarının ayrık (istisna) tutulması sağlanmalıdır.

g) Coğrafi bölge işaretli fikri ve sınai haklar kapsamında değerlendirilebilecek ölçüde bölgesel/yöresel önem ve özellik arz eden zirai, sınai, endüstriyel ürün ve malların tanıtımı ve satışı anlamında ulusal çapta ve uluslar arası boyutlardaki ticari ve ekonomik amaç güden her türlü etkinlik ve fuar organizasyonları da serbestçe yapılabilmelidir. Diğer deyişle, bölgesel/yöresel kalkınma ve tanıtım amaçlı ekonomik faaliyetlerin yukarıda arz edilen bölgeci faaliyet yasağı kapsamında değerlendirilmesinin önlenmesi bakımından yasal düzenlemelerle sarahaten tedbir alınmalıdır.

Yürürlükteki mevcut 5237 sayılı Türk Ceza Kanunumuzun 122.maddesi “Ayrımcılık” başlığı ile konumuzun başından beri arz ve izah etmeye çalıştığımız “bölgecilik” eylemine 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ve adli para cezası öngörmüştür. 122.maddenin birinci fıkrasında “Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak”ibaresinde, aslında doğrudan bölgeciliği zikretmemekle birlikte, “benzeri sebepler” içine aldığı, (a) bendindeki “(…) veya kişinin işe alınmasını veya alınmamasını yukarıda sayılan hâllerden birine bağlayan” ibaresinden açıkça anlaşılmaktadır.

Bu nedenle aslında derneklerle ilgili yasal düzenleme, ceza hukuku ile dernekler mevzuatını içeren özel hukuk arasındaki paralelliği temin edecektir. Diğer bir deyişle, zaten ceza yasamızda özellikle kamuda işe alımlarda suç olan bölgecilik, bunun gerçekleştirme zeminini kolaylaştıran ve daha elverişli hale getiren derneklerin özel yasayla da önünü kapatmış olacaktır. Bu da kanunlar arası tenasüp ve tutarlılığı sağlamak açısından yapılması faydalı hatta zorunlu bir düzenlemedir.

SONUÇ:

Ankara ve İstanbul’da onlarca il yardımlaşma ve dayanışma dernekleri; Anadolu’daki birçok ilçe, belde ve köyü de sayarsak hatta binlerce “yerleşim birimi ve coğrafi bölge adı” taşıyan dernek mevcuttur. Bu derneklerin oluşum esasları, teşekkül sebepleri, yordam ve yöntemlerini baştan beri anlatmaya çalıştığımız “bölgecilik faaliyetlerinin” en sistemli ve sofistike uygulama ve gerçekleştirme platformu olduğu gerçeği göz önüne alınarak ve zararın neresinden dönülse kardır mülahazasıyla bu derneklerin faaliyetlerine son verilmeli ve kapatılmaları temin olunmalıdır.

Mevcut şartlarda zaten suç olan bölgecilik fiilinin, özellikle işe yerleştirme ve alımlarda gerçekleşen “hareket” yönünden özel koşulları nedeniyle unsurları bakımından teşekkül eden bu suçlarla ilgili olarak adli yargımızın re’sen kovuşturmaya geçmesi de zorunludur. Yargıya intikal etmeyen, ancak suç teşkil eden bu tip işlem ve eylemlerin ilgililerce derhal savcılıklara bildirilmeleri gerekmektedir.

KONU İLE İLGİLİ MEVZUAT:

T.C. ANAYASASI:

Kanun önünde eşitlik

MADDE 10 – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

IV. Kamu hizmetlerine girme hakkı

A. Hizmete girme

MADDE 70 – Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir.

Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.

5237 SAYILI TÜRK CEZA KANUNU:

Ayrımcılık

MADDE 122 - (1) Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak;

a) Bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya bir hizmetin icrasını veya hizmetten yararlanılmasını engelleyen veya kişinin işe alınmasını veya alınmamasını yukarıda sayılan hâllerden birine bağlayan,

b) Besin maddelerini vermeyen veya kamuya arz edilmiş bir hizmeti yapmayı reddeden,

c) Kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını engelleyen,

Kimse hakkında altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir.

5253 SAYILI DERNEKLER KANUNU:

MADDE 30 - KURULMASI YASAK OLAN DERNEKLER VE YASAK FAALİYETLER

Dernekler;

a) Tüzüklerinde gösterilen amaç ve bu amacı gerçekleştirmek üzere sürdürüleceği belirtilen çalışma konuları dışında faaliyette bulunamazlar.

b) Anayasa ve kanunlarla açıkça yasaklanan amaçları veya konusu suç teşkil eden fiilleri gerçekleştirmek amacıyla kurulamaz.

c) Askerliğe, milli savunma ve genel kolluk hizmetlerine hazırlayıcı öğretim ve eğitim faaliyetlerinde bulunamaz, bu amaçları gerçekleştirmek üzere kamp veya eğitim yerleri açamazlar. Üyeleri için özel kıyafet veya üniforma kullanamazlar.

Kaynakça:

[1] Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Genel Sosyoloji, Kavramlar Nazariyeler Bünye (Türkiye’de Sosyal Tabakalaşma) Değişme ve Sosyal Gelişme, Divan Yayınları, 1982, Bkz. Sosyal Mobilite, sf. 306.

[2] T.E.S.E.V. http://www.tesev.org.tr/projeler/kamu_personel_metin_giris.php Kamu Personel Yönetiminden İnsan Kaynakları Yönetimine Geçiş, bkz. Giriş. “Siyasal süreç içinde patronajın giderek ağırlık kazanması, kamu bürokrasisine giderek partizanlaşmanın egemen olması biçiminde yansımaktadır. Bir başka deyişle, kamu görevlilerinin seçiminde, atanmasında, yükselmesinde liyakat ilkesi değil, "bizden olma" ölçütü ön plana çıkmaktadır.”

[3] Hürriyet Gazetesi, 29 Mart 2007. http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6223115&tarih=2007-03-29. 110 personelden 30’u müsteşarın hemşerisi. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) toplantılarına katılmadığı için Yargıtay ve Danıştay’a üye seçimlerini engellemekten hakkında suç duyurusu yapılan Adalet Bakanlığı Müsteşarı Fahri Kasırga, yönetim kurulu başkanı olduğu Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfı’na (ATGV) hemşerilerini doldurmakla da suçlandı. İSTANBUL Taksiciler Birliği’nin Adalet Bakanlığı ile ATGV aleyhine açtığı davada mahkemeye sunulan bir belge, İstanbul ATGV’deki 110 personelden 30’unun Fahri Kasırga’nın memleketi Çayeli ve Rize nüfusuna kayıtlı olduğunu ortaya koydu. SSK’nın bordro listesinde yer alan 23 Çayeliliden 7’sinin müsteşarın yeğenleri olduğu, çoğunluğu şoför kadrosundaki personelin 2 bin 326 YTL’ye kadar maaş aldıkları görüldü.

[4] Hürriyet Gazetesi, 22 Ağustos 1995. Mehmet Moğultay’ın 20.08.1995 tarihinde İstanbul CHP İl Kongresinde yaptığı konuşmadan bir bölüm: "Evet, hükümetten sınavlı beş bin kişilik kadro çıkarttım. Doğu’dan, Güneydoğu’dan gelen insanlar aç mı, işsiz mi kalsın? Bu kadroları örgütüme vermeyip de MHP’lilere mi verseydim? Seyfi Oktay ve benim dönemimde iki bin hakim aldık. Bu aldığımız kadrolar, ileride yeşerecek demokrat insanlardır. Yaptığım suçsa bu suçu işlemeye devam edeceğim. Ben yılmayacağım, bu makamı terk etmeyeceğim." Yenişafak Gazetesi, Kadrolaşmanın mimarı Moğultay ve Oktay

http://www.yenisafak.com.tr/politika/?t=03.01.2007&q= 1&c=2&i=22617&Kadrola%C5%9Fman%C4%B1n/mimar%C4%B1/Mo%C4%9Fultay/ve/Oktay

[5] Bu vadide şu anekdotu da kaydetmeden geçmek istemiyoruz: Yılmaz Güney’in ünlü “Duvar” filmindeki işkenceci ve tecavüzcü, acımasız gardiyanlar her nedense Ege şivesi ile konuşmakta; Tuncel Kurtiz’in başarı ile canlandırdığı iyi yürekli, babacan ve çocuklara hamilik yapan gardiyan ise Doğuludur.

[6] T.E.S.E.V. http://www.tesev.org.tr/projeler/kamu_personel_metin_giris.php Kamu Personel Yönetiminden İnsan Kaynakları Yönetimine Geçiş, bkz. Giriş. “Siyasal süreç içinde patronajın giderek ağırlık kazanması, kamu bürokrasisine giderek partizanlaşmanın egemen olması biçiminde yansımaktadır. Bir başka deyişle, kamu görevlilerinin seçiminde, atanmasında, yükselmesinde liyakat ilkesi değil, "bizden olma" ölçütü ön plana çıkmaktadır.”

[7] Doç. Dr. Halil İbrahim Bahar, Sosyoloji, 2006, Usak Yayınları, Bkz. Alt Kültür, Sf. 68, Bkz. Modernleşme, Sf. 103, Bkz. Kentleşme, Sf. 280.

[8] Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, Sosyoloji, 1982, Savaş Yayınevi, Bkz. Kültür taassubu (ethnocentrism) Sf. 139, Bkz. Kültür içindeki ahenksizlikler ve ahenkleştirici faktörler, Sf.136. Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, A.g.e. Bkz. “Dez-entegrasyon” Sf. 318.

[9] Alev Alatlı, Schrödinger’in Kedisi – I. Kitap, “Kabus”, Everest yayınları, 2001, Sf. 94 “(…) eski Türkiye’nin “mafiyoza” olarak tanımladığı örgütlenme biçimini de halkının ön-insan aşamasından çıkamamış olmasına bağladı. Kadına göre eski Türkler, ekonomide, bürokraside, siyasette, medyada, hatta sanatta “büyük aileler” şeklinde örgütlenmişlerdi. Her zaman bir “aile reisi” vardı ve insanlar bu reisin etrafında toplanıyorlardı. Aile reisi, “bizim çocuğumuzdur, bizdendir” dediklerini kollamakla yükümlüydü. Böylece devlet yönetiminde olsun, iş dünyasında olsun, sanatta, edebiyatta olsun, “akrabalık” ilişkisi daima liyakatin önüne geçmiş, baskı grupları “aileler”den oluşmuştu. Yirmi birinci yüzyılda ortaya çıkan Anadolu Devletçiklerinin kökenlerinde de bu aile/baskı grupları vardı”. Sf. 94 “(…) eski Türkiye’de demokrasinin hiçbir zaman işlememiş olmasının temel nedeni özgürlükten korkan insanların, “aile” yapılanmalarına sığınmalarıydı. Siyasi partilerdeki “lider sultası” nın aşılamama nedeni de buydu, “hemşerilik” olayı da bu. Akraba kayırma, eş dost kayırma gibi özde bir grubun ötekinin üzerinde hakimiyet sağlaması anlamına gelen anti-demokratik çarpıklıkların nedeni de eski Türkiye insanının yetişkin birey olmanın getireceği yalnızlıktan korkmasıydı. Böylece, radikal bir adım atıp kendileri için düşünüp, kendileri için yaşamaktansa, kabul gören düşünceleri benimsiyor, kabul gören yaşam tarzlarını tekrarlıyorlardı”.

[10] Ekrem Altay, Yeni Sosyoloji, 1976, Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen Okulu Yayınları, Bkz., “Yükselme olanağı sağlayan örgütler”, “Elevatör: asansör”, Sf. 185.

[11] Hürriyet Gazetesi, 11.04.2007 tarihli bir haber: “Malatyalılar lobisi Ankara’da buluştu”, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6307498&tarih=2007-04-11. Malatya Eğitim Vakfı’na, TBMM tarafından Üstün Hizmet Madalyası verilmesi nedeniyle tören düzenlendi. Törene başbakan da katıldı. TÜRKİYE Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından Malatya Eğitim Vakfı’na (MEV) "Üstün Hizmet Ödülü" verilmesi nedeniyle, Malatya lobisi Ankara’da buluştu. Başkentteki ilk tören TBMM’de düzenlendi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı törende MEV Başkanı Şaban Taçyıldız’a, ödülü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç tarafından verildi. KİMLER KATILDI: Geceye, Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun, Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, Devlet eski bakanı Güldal Akşit, MAGEP kurucularından emekli vali- eski milletvekili Galip Demirel, DYP Genel Başkan Yardımcısı ve Malatya eski Valilerinden Saffet Arıkan Bedük , İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mesut Parlak, Trakya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ender Duran, Süleyman Demirel Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Metin Lütfü Baydar, Türkmenistan Büyükelçisi, bazı milletvekilleri, Malatya Ticaret Odası Başkanı’nın da aralarında bulunduğu 100’ün üzerinde davetli katıldı.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 18
Dün Tekil 828
Bugün Tekil 702
Toplam Tekil 1638591
IP 54.158.84.38






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































6 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Türk Devletinin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk Milletinin teminatı ve istikbali gençliktir.
(Alpaslan TÜRKEŞ)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.692 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu