Müslüman Türklerin Adalet Anlayışı - Aziz Dolu Atabey - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Müslüman Türklerin Adalet Anlayışı - Aziz Dolu Atabey
Tarih: 30.01.2009 > Kaç kez okundu? 2513

Paylaş


Türk Milletinin yüksek seciyesi (huy, karakter), tarihin altın sayfalarını asırlardır bir güneş gibi ışıldatmaktadır. Bunu Türklük gururu ve şuuru iliklerine işlemiş biri olarak benim söylemem belki hamaset nutku gibi algılanabilir. Ama tarihe bir göz atacak olursanız, güneşin bile sönük kalacağı bir büyük medeniyeti ve bu medeniyete çekicilik katmış Türk milletinin, övgülerin en güzeline layık olduğunu görürsünüz. Zira asırlarca bilimde, sanatta, siyasette… insanlığa ışık tutmayı başarmış bir başka medeniyet, bir başka millet yoktur.

Bugün medeni Batı’ya baktığınızda, bırakın devlet idaresini; yerel (mahalli) yönetimlerde bile Müslümanlar, misal Türkler bir makam ve mevki sahibi olamazken Osmanlı’da, azınlıklar (Ermeni, Rum, Yahudi) devletin her kademesinde görev alabiliyor, hatta sadrazam bile olabiliyorlardı. Keza Hz. Ömer (Allah ondan razı olsun.) zamanında, önemli bir valiliğin -bu günkü manada- özel kalem müdürünün Hıristiyan olduğu da tarihi bir vakadır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çeşitli kademelerinde de Lozan Anlaşması uyarınca azınlık (Ermeni, Rum, Yahudi) kabul edilen insanların, yurttaşlarımızın olduğu da malumunuzdur. Öyleyse vatandaşlık hakkı, insan sevgisi, medeniyet… diye giden vasıflar ve/veya olgulara bakacak olursak, Müslüman Doğu’nun; Hıristiyan Batı’dan yüzlerce yıl önde olduğu da ortadadır.

Adalet kavramı, devlet idaresiyle (yönetim) meşgul olan (uğraşan) idareciler için, masal kahramanlarının elindeki sihirli değnek gibidir. Her türlü sorunun üstesinden gelebilecek bir sihirli reçetedir. Misal Osmanlı’nın, Ankara Savaşı (1402) sonrasında on yıldan fazla iktidar mücadeleleri ile sarsıldığını biliyorsunuz. Ama bu süre içerisinde, bugün kan gölüne dönen Balkanlarda bir tane bile isyan çıkmamasının tek sebebi, insanların Osmanlı barışına ve hukukuna olan güvenleri olmuştur. Peki, Osmanlı bu hukuk anlayışını nereden almıştır? Tabi ki Kuran, Sünnet ve Türk töresinden!

İslam tarihini inanç ve adalet yönünden dikkatlice incelediğimizde,

-Emevîli yılları saymazsak- ilk zamanlardan günümüze kadar bir bütünlüğün, tutarlılığın olduğunu görürüz. Bununla ilgili iki misali burada nakledeyim. Birinci olay, Hz. Ali (Allah ondan razı olsun.) Efendimizin halifeliği sırasında Kufe’de geçer. Halife’nin zırhı kaybolmuştur. Bundan sonrası, bir Hıristiyan’ın zırhla görülmesi ve Halife’nin, onu mahkemeye vermesi ile sonuçlanır. Hz. Ali efendimiz mahkemenin görüleceği yere gelince, kadı olarak görev yapan şahsın yanına oturmak ister. Kadı, “Hayır! Yanıma oturmana izin verirsem; davalıya karşı, seni kayırmış olurum.” diyerek isteğini geri çevirir. Tabi ‘hal ehli’ olduğunu bildiğimiz Hz. Ali, hatasını anlar ve gülümseyerek yerine geçer. Bu arada, yargılamanın sonucunda zırh da Hıristiyan’ın olur cancağızlar. Çünkü Hz. Ali (r.a) Efendimiz, zırhın kendisine ait olduğunu şahitlendiremez. Sonrası daha da ilginçtir. Bu adil yargılamadan etkilenen adam, “Zırh Ali’nindir.” diyerek, onu yolda bulduğunu itiraf eder. Etmekle de kalmaz; din olarak Müslümanlığı seçer. Dahası Hz. Ali’nin yanında Nehrivan savaşına bile katılır. İşte gerçek İslâm budur!

Gelelim Osmanlı’ya… İçerik (muhteva) yönünden yukarıda anlattığım olaya benzeyen sayısız misal vardır. Sözgelimi (mesela) II. Mehmet (Fatih) devrinde geçen ve Fatih’in, bir Yahudi’ye tokat atması sonucu mahkemelik oluşları; mahkemede yaşananlar… dünya hukuk edebiyatına (literatür) geçecek uygulamalardır. Mahkeme Kadısının, -o yıllardaki uygulamaya bağlı kalarak- duruşma boyunca Fatih’i ayakta bekletmesi; Peygamberimizin övgüsüne mazhar olmuş, koskoca Fatih’in, -kısasa kısas hükmü gereği- davayı kaybetmesi; Padişahın, duruşmanın sonunda kılıcının kabzasını tutarak, kadıya hitaben “Padişah olduğum için bana farklı davransaydın, bu kılıçla başını uçuracaktım.” gibilerinden bir söz söylemesi üzerine; Kadı Efendinin de bir hançer çıkararak, “Şeriata karşı gelseydin, ben de bu hançeri kalbine saplayacaktım.” demesi… diye giden misaller İslâm hukukunun güzelliklerindendir. Bir de şimdilerde, İsrail’de yapılanlara; Almanya’da yakılanlara bakın! Birkaç dakika önce kendisine kurşun yağdıran PKK’lıyı kucağına alıp; revirin yolunu tutan Türk çocuğunun ‘o pak alnından’ kimler öpmez ki!

Adalet denilince, akla illa da mahkemeler, davalar gelmemelidir. Mesele biraz da suç unsurlarının ortadan kaldırılmasıyla, en azından suçu önlemeye yönelik tedbirlerin alınmasıyla da ilgilidir. Üstün bilgi, birikim ve beceri gerektiren bu ‘önleyici tedbirler’ konusunda da, Osmanlı’nın insanlığa yaptığı büyük katkılar vardır. Söz gelimi, nesebin (soy, nesil) korunmasına yönelik uygulamalar tarihte ilktir. Nikâh ahdine (anlaşma, sözleşme) büyük önem veren Osmanlı, bununla da yetinmemiş; bırakın camiyi, kilise ve havra kapılarına bırakılan çocukların bile vesayet hakkını eline alarak, bu çocukların iyi birer yurttaş olmaları için çabalamıştır. Yoksulluğun, her türlü kötülüğe yol açabileceği düşünülerek, yine tarihte ilk kez para vakıfları kurdurmuştur. Bugün, bankacılık sisteminin atası olarak kabul edebileceğimiz bu uygulama ile paraya ihtiyacı olan kimselere faizsiz olarak borç para verilmiştir. Bu paranın kaynağı da vakıf gelirleri ile hayırseverlerin fitre, sadaka… gibi ibadetlerinden sağlanmıştır. İhtiyaç sahiplerinin alması için yollara, hanlara (otel) para koyma âdeti de milletimizin gönül zenginliğinin bir belirtisidir (tezahür) cancağızlar.

Hz. Ömer “Adalet mülkün temelidir.” der. Hatta özdeyişi (vecize) Gazi Mustafa Kemal’in çok beğendiği ve sık sık tekrarladığı da tarihi bir vakadır. Bu yüzden olsa gerek, özdeyişin Gazi’ye ait olduğu bile sanılır. Dememiz odur ki, Osmanlı sarığını Latin külahından değerli kılan şey sorgucu, püskülü, yaldızı yahut da zümrüdü değildir. Osmanlı’nın, dünyayı kendine hayran bırakan ve hak, adalet, tahammül… diye giden insani değerlere verdiği önemdir. Ve şayet Türkiye, yaşadığı coğrafyada büyük devlet olmak istiyorsa -ki istiyor- bir zamanlar Osmanlı’yı, Osmanlı yapan bu hasletlere (özellik) sahip olmalı; bu hasletleri milli bünyesinde taşımalıdır. O zaman ülkemiz, Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar nezdinde bir cazibe (çekim) merkezi olacak ve böylece oyunla oynaşla zaman kaybetmekten de kurtulacaktır. Üstelik dün Gürcü lider Şevardnadze’nin, ondan önce Saddam’ın, şimdilerde Azerbaycanlı yetkililerin söyledikleri de buna benzer ifadelerdir. Dahası yüz yıl önce Yusuf Akçura Bey de sarılar âlemi (Uzakdoğulular) ile beyazlar âlemi (Batılılar) arasında bulunan Türk milletinin istikbalini müjdelemiştir. Yine seyit soyundan gelen Abdülhakim Arvasi Hazretleri, Cemaleddin Afgani, Muhammed İkbal gibi Türk soylu olmayan İslam âlimleri (bilgin) ve ariflerinin (eren) de bu mealde sözleri sabittir. Hatta ve hatta Gazi Mustafa Kemal’in -yanılmıyorsam- Türk Ocağı Kars Şubesinde yaptığı ve Türk Birliğini müjdelediği konuşma da bu mesele ile ilgilidir. Yani cancağızlar Türk’ün büyük devlet kurma vasfı, yeteneği vardır. Âleme nizam verme yetkisi de haliyle… Zaten bulunduğu coğrafyada yaşanan olaylar da, Türk milletine kadılık görevini dayatmaktadır. Zira elde terazi, ortalıkta dolaşanların hilebazlıkları, düzenbazlıkları, hokkabazlıkları… artık çuvala sığmamaktadır. Bu yüzden insanlık, terazisinin doğru tarttığı tescillenmiş olan Türk milletinden medet ummaktadır. Çünkü Türk’ün terazisi sağlamdır. Çünkü Türk’ün mayası sağlamdır. Çünkü Türk, Maide’deki müjdedir! ‘Çünkü’lerin sonu gelmez cancağızlar. Çünkü Türk, başlı başına bir mucizedir.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 14
Dün Tekil 790
Bugün Tekil 204
Toplam Tekil 1639746
IP 54.146.176.35






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































8 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Benim Hayatta yegane fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir.
(Mustafa Kemal ATATÜRK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.502 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu