Batı ve Kuzey Avrupa Türkleri - H. Okan Balcıoğlu - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Batı ve Kuzey Avrupa Türkleri - H. Okan Balcıoğlu
Tarih: 18.11.2008 > Kaç kez okundu? 3373

Paylaş


Türklüğün Alamancı Boyu Üzerine Bir Kritik

Tarihçe ve mevcut durum:

Bütün ülkeler vatandaşlarının hayatlarını sürdürebilmeleri için iş imkanı sağlamak zorundadır. Bu zaten sosyal devletin vazgeçilmez öğelerinden biridir. Her ülke bu hususta çalışmalar yapar, gayret gösterir, yıllık veya periyodik hazırladıkları programlar ile istihdamı arttırmanın yollarını tespit eden projeler geliştirirler. Hükümetler bunları dikkatle uygulamaya çaba sarfederler.

Peki ya Türkiye? Ne yazık ki ülkemiz gerek gelişme anlamında orta seviyede olması gerek ise çalışabilecek nüfusun fazlalığı gerek ise de ülke harcama ve giderlerinin fazlalığı ile bu sahada gözle görülebilir bir ilerleme sağlayamamıştır. Bu istihdam sorunu da gün geçtikce de büyümektedir. Biz ve bizim ile ayni sorunu paylaşan ülkeler mevcut istihdam fazlası iş gücünü talep eden ülkelere göndererek dolaylı yoldan onların oluşturmuş olduğu yükten kurtulmanın çaresini bulmuştur. Özellikle bir dönem dünyada çok canlı yaşanan bu iş gücü göçü günümüzde yetişmiş bilgili kalifiye eleman göçüne dönüşmüştür. Bu durum bizimde içinde bulunduğumuz orta ve az gelişmiş ülkeler açısından dezavantaj oluşturmaya başlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra sanayiye ve onun ile endeksli olan istihdama çok önem vermişti. O dönemde hayat kolay idi. Halkın %70 kasaba ve köylerde yaşamakta ve şehirlerde yaşayan nüfus % 25 – 30 arasındaydı. Hızla sanayileşme sürecine giren Türkiye için yeni kurulan kuruluş ve fabrikalarda çalışacak insanlara ihtiyaç vardı. Belki ilk kez okuyacaksınız ama o donemde dünyada (1928) yaşanılan ekonomik kriz sebebi ile Almanya’dan, Macaristan’dan kalifiye elemanlar Türkiye’ye çalışmak için geliyorlardı. Bu hızlı gelişme süreci önce Atatürk’ün vefatı akabinde II. Dünya savaşının başlaması ile durdu. Savaş bitiminde ABD yardımı ( Marshall ) altında ülkemize giren ürünler ve hibeler ile üretme ithal et dönemine girilmiş oldu. Gerek ABD’nin etkisi gerek ise o dönemde yaşanan çalkantılı politik süreç istihdam sağlayacak çalışmaların ve programların yavaşlamasına sebep oldu. Ekonomik - politik sıkıntılar kırsalda yaşamın daha zorlaşmasına, fakirlikten bunalan insanlarımızın o günkü hükümetlerin yanlış kararları ile izin verdikleri, büyük kentlerin içinde ve yanlarında kurulmuş olan sanayi kuruluşlarında iş bulabilme umudu ile göç etmelerine neden olmuştur. Zamanla şehirler kalabalıklaştı, nüfus yığılması oluşmaya başladı ve asayişin temini zorlaştı. Ayni zamanda kentlerin tarihi dokusu bozuldu ve gecekondu denilen mimari olgu şehirlerimizi kuşattı.

1960 yılında II. Dünya savaşının yıkımını en fazla yaşamış olan ülkelerden olan Almanya hızlı bir sanayi atağına kalkmış gelişmek için kaybetmiş olduğu zamanı telafi etme gayreti içine girmişti. Ama Almanya’nın önünde ciddi bir sorun vardı, nüfus. II. Dünya savaşında nüfusunun özelliklede iş gücü olarak kullanabileceği erkek nüfusunun çoğunu savaşta kaybeden, hayatta kalanlarından önemli bir miktarının da çalışamayacak şekilde vücut noksanlıkları ile psikolojik bozuklukların bulunduğu Almanya ( Bu o yıllarda savaşa bulaşmış her ülke için geçerli idi.) bunu çözmenin yolunu yurt dışından özelliklede Türkiye, Yunanistan, İtalya gibi ülkelerden yabancı iş gücü getirterek aşmayı planladı ve bu ülkelerden işçi talep ettiğini ilan etti.

Kayıpmı – Kazançmı:

1950 – 60’ların Türkiye’si ekonomik atılım anlamında Cumhuriyetin ilk 30 yılına göre daha düşük bir grafik çizmiştir. Daha önce ifade ettiğim gibi şehre göç fazlalaşmış özellikle Doğu Anadolu’da meydana gelen Muş – Varto depremi ile bölgede yokluk ve fakirlik had safhaya çıkmıştı. Ekonomik istikrarsızlık sınıflar arasındaki uçurumların sadece netlik kazanmasına neden olmuyor ayni zamanda keskinleşmesine de sebep oluyordu. Oluşmaya başlayan olumsuzluk havası iktidarlar içinde önemli bir sorunu teşkil ediyordu.

İlk önce Almanya’dan gelen akabinde onu izleyen diğer Bati Avrupa ülkelerinden gelen iş gücü talebi Türkiye için bulunmaz nimettir. İktidarda olan hükümet bu yolla hem istihdam fazlası iş gücünü göndererek siyasi anlamda rahatlama olacağını hem de yurt dışında çalışanların ülkeye getireceği paranın ülke ekonomisine artı katkı sağlayacağını umuyordu. Almanya’ya ilk gönderilen işçiler genelde büyük şehirlerde yasayan nüfustan seçilmişlerdi. Almanya’da çalışmaya başladıkları kendilerine göre çok yabancı bir ülkede bulunmanın sıkıntılarını çekmelerine rağmen daha önceden büyük bir şehirde yaşamış olmanın onlara verdiği şehir kültürü ve okur yazar olmanın verdiği medeni cesaret kısa bir sure sonra içlerinde bulundukları millete uyum sağlayıp, intibak edebilmelerini kolaylaştırmıştır.

Almanya bu yeni iş gücünden çok memnundu. Türkler çalışkandılar, kolay öğreniyor ve eğitimli idiler. Almanya bu iş gücü göçünün devamını talep etti. Akabinde Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin aklına 1966 Varto depremi mağdurları ile Anadolu’daki kırsal alanda bulunup da büyük şehirlere göç etmeyi arzulayan işsizleri yabancı işçi talep eden Almanya ve diğer ülkelere göndermek geldi. Bunları birbiri ardına yurt dışına gönderdiler. Yurt dışına çıkan bu insanlarımız ileriki surede ailelerini de yanlarına aldırttılar.

Bu göç olayı Almanların taleplerinin üzerine çıkıp da ilk gelenler ile sonradan gelenler arasındaki fark görülünce isin rengi değişmeye başladı. Çünkü son gelenlerin büyük kısmı hayatları boyunca askerlik dışında köyünden çıkmamış bir kitle idi. Kendi ülkesinde bile kasaba hayati görmeyen bu insanların dini, dili, kültürü kendi sahip olduklarından % - % farklı bir coğrafyada yeni hayata yelken açmışlardı.

İlk gelenler için geldikleri kentin yaşam koşulları ile mukayese ettiklerinde yasam şartları çok da yüksek sayılmazdı. ( O donemde Almanya’nın savaşın yıkım etkilerinden yeni yeni kurtulduğunu göz önüne almak gerekir. Mesela Almanya’ya ilk giden grupların büyük kentlerde savaşın yıkımına uğramış büyük bina enkazlarına rastladıkları ifade edilmektedir.) Bu bir yerden sonra Almanya’ya ilk gelen gruptaki şehirli kitleden belli bir kesimin buradaki çalışma disiplini ile kendi ülkelerinde çalıştıklarında daha rahat yaşayacakları ve önceleri çok az Türkün bulunmasının onlarda oluşturmuş olduğu vatan hasreti ile ülkelerine dönmelerine sebep oldu. Ama bahsetmiş olduğum ikinci dalga iş gücü göçünü oluşturan kırsal – koy kökenli vatandaşlarımız için burası bambaşka bir dünya idi. Teknoloji, yaşam standartlarının yüksekliği daha önce onların görmediği bir şeydi. Yukarıda da değindiğim gibi göçen insanlarımızın ailelerini yanlarına alması ile de Türkiye’ye geri dönme hayallerinin öteleneceğini göstermişti. Artık orada çoğalmaya başlamışlardı. Orada doğanlar ve küçük yaşta gidenler oranın yaşam koşullarına alıştı. Oraya yetişkin olarak gidenler ise kesinlikle kendileri için çok yabancı olan bu ortama uyum sağlayamayarak hep yabancı olarak kaldı. Dinlerini, namuslarını, dillerini kaybetmemenin ve çocuklarını bulundukları yabancı ortamın zararlı gördükleri yanlarından koruma kaygısı onları dışa kapalı bir toplum yapısı oluşturmalarına neden oldu. Birbirlerine yakın oldukları özellikle de hemşehirlilerinin yoğunluk oluşturduğu yerleşim birimlerinde yaşamaya başladılar. Günümüzde bile ilk kuşak arasında Almancayı öğrenememiş veya öğrenme ihtiyacı hissetmemiş bir çok insanımız bulunmaktadır. Özellikle bu oran bayanlar arasında çok yüksektir. En büyük sıkıntı bu kitlenin kendini sadece Almanca ifade edememesi değil Türkçe de bile ifade edememesinden kaynaklanmaktadır. İş hayatına atılmayıp büyük kısmı evde oturan bayanlar geldikleri bölgenin kırsal yaşamını birebir orada canlı bir şekilde sürdürmeye devam etmişlerdir. Belki enterasan gelecek ama 1960 – 70’lerin toplumsal ve bireysel algıları üzerinde araştırma yapmak isteyen bir sosyolog için bile bu ülkelerdeki ilk kuşak göçmenler bulunmaz nimettir. Bunun yani sıra getto benzeri beraber yaşamanın getirdiği sıkı kültürel baskıya maruz kalan gençler ve orada doğan kuşak dan hatırı sayılır bir kısmı bu baskıya karşı çıktı. Bunların büyük kısmı bunalımı aşarak bulundukları ülkeye dengeli bir şekilde uyum gösterip entegre olurken belli bir kısmı ise ne yazık ki kayıp gençlik olarak iki kültürün çatışmasının kurbanı olup bulundukları toplum tarafından asimile olundu. Bugün Türkçe bilmeyen veya çok zor konuşabilen anne – babası Türk, kendi Alman mantılitesi ile yoğrulmuş, yetişmiş bir çok gencimiz bulunmaktadır.

Devletimiz uzun bir sure oraya giden insanlarımızın sadece gönderdiği veya getirdiği döviz miktarları ile ilgilendi. O ülkelerde yaşayan vatandaşlarımızı kendi halinde bulundukları ülkenin tasarrufuna bıraktı. 1970’lerin sonuna doğru ancak Türkiye Cumhuriyeti ile Almanya arasında yapılan anlaşmalar çerçevesinde Diyanet İşleri din adamları, Milli Eğitim Bakanlığı’da öğretmen göndermeye başladı.

Türkiye’nin kendini cılız olarak bile hissettirmesi oradaki soydaşlarımıza doping etkisi yapmıştır. Artık cesaretlenmiş ve örgütlenmeye başlamışlardı. Artık Türklerin sadece kahvehaneleri yoktu dernekleri, lokalleri de vardı. Sadece buradaki sıkıntı o dönem Türkiye’sinde yaşanan siyasi huzursuzluğun Almanya’da kendini göstermiş olmasıdır. Açılan bu dernekler ve lokallerde kendi içinde sağcı ve solcu olarak bölünmeler gösterdi. Diğer yandan Almanya’da yetişen kuşak aile bireyleri ile Almanların pek yaklaşmadığı ve anlamadığı küçük esnaflığa el atmış kurulan bu küçük aile isletmeleri kısa zamanda şirketleşmeye başlamıştı. Bulundukları ülkeye göç eden kuşak ile onların daha sonra yanlarına aldırdıkları ailelerinin yetişkin çocuklarının eğitim seviyesinin düşüklüğü ve gelmiş oldukları toplumun sosyo kültürel algılarının dışına çıkamamaları veya zorlanmaları insanlarımızın kendilerini bulundukları ülkede haklarını koruma ve taleplerde bulunma hususunda bir organizasyon oluşturmaları için kafi değildi. Açılmış bulunan dernek ve lokallerin işlevi, günümüzde Türkiye’de herhangi bir büyük şehirde rastlanacağı türden hemşehriciliğin, korunması ve dayanışmasının esas alındığı dernek yapılarının aynısı idi. Bu tur derneklerde bir İtalyan atasözünün – Küçük yerin eğlencesi birbirleridir. – dediği gibi kendi iç sorunları ve çekememezlikleri ile uğraşmaktaydılar. Buraya gelmişken şunu tespit etmeliyiz ki gerek Türkiye’nin milli menfaatleri için olsun gerek ise kendilerini ilgilendiren bir konuda olsun Almanya’da yasayan soydaşlarımız sayısı 50 - 100 bin kişilik bir miting düzenleyememekte veya topluca bir protesto gösterisi tanzim edememektedirler. ( Milli maçlar istisna ) Esas sayısı 3,5 – 4 milyona varan bir nüfusun Türkiye veya Türk dünyası menfaatleri doğrultusunda yapacağı bir eylem bulundukları ülkenin ve dünya kamu oyunun konu hakkında daha fazla ilgilenmesini sağlayarak o konunun milli menfaatlerimizin lehine sonuçlanmasını sağlayacaktır.

80’li yılların başında canlanan dernekleşme faaliyetlerini bir kaç yıl sonra cemaatleşme hareketi takip etti.Kendi düşüncelerine göre uygun gördükleri tarikatlar çevresinde toplanan insanlarımız camiler bazında örgütlenirken aynı zamanda hizipleşmeye de başlamışlardı. Bu tür bir cemaatçiliğin yayılması 90’li yıllarda daha da hız kazanarak günümüze kadar gelmiştir. Türkler cemaatleştikçe bulundukları toplum içinde kendilerini mensubu bulundukları millet bazında değil manevi dünyalarınca benimsedikleri inandıkları tarikatlara göre ifade etmeye başlamışlardı. Bu süreçte etkin bir Türk nüfusunun oluşturulması gerekirken, dini tanımlar ile bölünme yaşandığından kendini ifade etme imkan ve güçleri zayıflamaktaydı. Bir örnek vermek gerekirse Avusturya’da en büyük göçmen kesim Türkler olmasına rağmen Avusturya devletine kendilerini temsil için Arap asıllı bir kimseyi dini temsilci olarak seçmişlerdir.

Tabi ki bu durumu fark eden bulundukları ülke bu ortamdan istifade etmenin yollarını bulmuş oldu. Özellikle Almanya’nın en büyük korkusu içinde barındırdığı bu genç nüfus ve en azından 80 bin Türk girişimcinin 868 milyon doları bulan sermayesi ile kendine karşı geri çeviremeyeceği taleplerde bulunmasıdır. Bu onlar için çok ciddi bir tehdit hatta kabustur. Eğer bilinçli bir şekilde baskı unsuru olarak kullanıldığında Alman ekonomisini tehdit edebilecek böyle bir gelişime Almanya kesinlikle izin vermemek için Türklerin ülkesinde tek bir çatı altında örgütlenmesine karşı elinden geldiği kadarı ile mücadele etmekte olduğuna dair çok ciddi iddialar bulunmaktadır. Bunun için Almanya kendi istihbarat teşkilatını (BND) bile kullanmaktan çekinmediği bir gerçektir. Evet BND her tür cemaati yakından izlemekte, onlara çalışma serbestiyeti tanımaktadır. Bunların içinde bizzat Türk Dış İşleri Bakanlığı tarafından yasaklı örgüt kapsamında olduğunu ifade ettiği ve haklarında Alman emniyet birimlerinden tahkikat talep ettiği amaçları Türkiye Cumhuriyetini yıkıp yerine Osmanlıyı yeniden ihdas etmek isteyenlerden tutunda sadece ülkemiz rejimini değiştirmek isteyenlere kadar geniş bir skalayı kontrolü altında tutmaktadır. Onlardan tek istediği Almanya’nın huzurunu bozucu eylemlere karışmamalarıdır.

Buna ilaveten özellikle 1980’nin ikinci yarısından sonra Türkiye’de suni olarak çıkartılmış ayrımcılık ve bölücülük Almanya’ya da sıçramıştır. Gerek Alman hükümetinin bu görüşü savunan örgüt elemanlarına sahip çıkarak, örgütlenme ve çalışma kolaylığı göstermesi gerek ise Almanya’da yaşayan soydaşlarımızın belli bir kısmının eğitimsizlikten kaynaklanan zafiyet ile söz konusu örgütün tehditleri yüzünden bu örgüte ve elemanlarına sahip çıkması oradaki toplumumuz için ciddi huzursuzluk sebebi olarak ortaya çıkmıştır. Buna Alman hükümetlerinin Türkiye’nin ulusal yapısını bozmaya yönelik çalışmalarını da katmalıyız. Gerçi bu tür çalışmalar sadece bir ülke tarafından yürütülmemekte olup Almanya’nın da üyesi bulunduğu Avrupa birliğinin bunu bir politika olarak benimsemesi enterasandır. Bu tür çalışmalarda Türkiye Cumhuriyetinin sadece Türk halkından, milletinden olmadığı, vurgusu yapılırken , Türkiye’nin mozaik bir yapı içerdiği yani milletler topluluğu olduğunu dair savlar ileri sürülmektedir.

En ilginci Türkiye’de azınlıklar oluşturma ve haklarını koruma hususunda bu kadar hassas davranan Batı ve Kuzey Avrupa ülkelerinin kendi vatandaşlığına geçmiş dili, dini, soyu, kültürü farklı olan Türkleri azınlık statüsü vermemesi ve hatta gündeme bile getirmemesi iki yüzlü geleneksel Avrupa siyasetinin en bariz özelliğidir. İçinde Almanya’nın da bulunduğu bazı Avrupa ülkelerinin Türkiye’de ve ön çalışma alanı olarak gördüğü Almanya Türkleri üzerinde etnikleştirme, bölgeleştirme çalışmalarının yapıldığı herkesçe malumdur.

Bunun en bariz örneklerinden biri olan ‘’ Laz ulusu oluşturma çalışmaları’’dır.

“Laz Ulusu Yaratma Projesi”, projeyi oluşturarak yürüten Feurstein’ın yanı sıra, diğer Alman kuruluşları ve bazı Alman ilim adamları tarafından da desteklenmektedir. Bu projenin, Türkiye’nin etnik parçalara bölünerek, çözülmesini amaçlayan büyük projenin bir parçası olduğunu söylememiz için bir çok neden vardır. Örnek olarak, Almanya’da bazı kuruluşlar tarafından hazırlanan ve hafta sonlarında Türk işçi derneklerinin yönetici ve üyelerine, mensup oldukları etnik grup ve kültürü hakkında Alman ilim adamları tarafından verilen eğitim seminerlerini gösterebiliriz. (*)

Şu ana kadar Türklerin Batı Avrupa’ya göçünün nedenleri, oradaki durumlarını ve bulundukları ülkelerin üzerlerinde yürüttükleri çalışmaları anlatmaya çalıştım. Peki buna karşılık oradaki Türkler ve Türkiye neler yapmalıdır. Bu husus da düşündüklerimi maddeler halinde aşağıya aktarmak istiyorum.

Yapılması Gerekenler:

1- Batı Avrupa’da yaşayan soydaşlarımız artık bulundukları ülkenin bile kendilerinden çekindiği büyük bir ekonomik gücü, sermaye birikimini ellerinde tuttuklarının bilincinde olmalıdır. Kendilerine inanmalı ve güvenmelidirler.

2- Türk iş adamları bulundukları her ülkede ticari bir birlik kurarak güçlerini birleştirmelidirler.

3- Türkler kendi haklarını ve mensubu bulundukları milletin haklarını koruya bilmek için medya sahasına el atmalıdır. Buna tv’ler de dahildir. Almanca – Türkçe yayın yapan tv’ler kurulmalı veya alınacak olanlara bu format uygulanmalıdır. Günümüzün medya çağı olduğu göz önüne alınarak Alman haklinin geneline seslenmenin yolu bulunmalıdır.

4- Almanya’da yaşayan özellikle 3. kuşak son derece eğitim almış ve bulunduklara ülkeye düzeyli bir şekilde entegre olduğundan dolayı bürokraside ve orduda yer almaya çaba sarf etmelidirler. Zaten askerlik bizim ata mesleğimiz değil mi?

5- Eğitimi ve imkanı el verenler siyasete atılmada tereddüt etmemelidir. Bir konuma geldiklerinde omurgalı bir siyaset yürütmeli, içinden çıktıkları aziz milletin menfaatlerini her platformda savunmalıdırlar. Tabii bu hususta Atatürk’ün bir vecizini uyarı maksatlı hatırlatmadan geçemeyeceğim. Ne diyor Atamız – Sizi yönetenlerin kani aslisine ( asil, soylu) olmasına dikkat ediniz.

6- Alman vatandaşlığına geçişler artmalıdır.

7- Alman anayasasının azınlık kavramının değiştirilerek gerek dini, gerek ırki, gerek dil, gerek ise kültür olarak tamamen Almanlardan ayrı olan Türklerin azınlık hakkı alması hususunda mücadele başlatılmalıdır.

8- Batı Avrupa’da kurulu bütün Türk dernekleri ve federasyonları tek bir çatı altında toplanmalıdır.

9- Avrupa Türk toplumunun olaylar karşısında toplu tepki vermesi sağlanmalı, yapılacak yürüyüş ve mitinglere kadınlı - erkekli onbinlerce insanımız katılmalıdır.

10- Avrupa’da yaşayan Türkiye Cumhuriyeti dışındaki Türk soyluların kurmuş olduğu dernekler ile temasa geçilmeli onlar ile de federasyon veya konfederasyon çatısı altında bir araya gelmenin yolları bulunmalıdır.

11- Türkler kendilerine ait eğitim kurumları açmalı özellikle en azından Türklerin bulunduğu her ülkede bir Türk üniversitesi olmalıdır.

12- Bulundukları ülkedeki azınlık dernekleri ile temasa geçmeli onlara destek vermelidirler.

13- Kız çocuklarının mümkün olduğu kadar iyi eğitim alması hususunda destek sağlanmalıdır. Evde oturan bayanların ev dışında kuracakları ( Selçuklu Bacıyan teşkilatı gibi ) organizasyonlar ile yardımlaşmayı ve sosyal birlikteliği ayakta tutacak faaliyetleri yaparak sosyal hayata iştirak etmelidirler.

14- Aile şirketleri ABD ve Avrupa şirketlerinde olduğu gibi şirket evlilikleri yaparak büyümelidir.

15- Türkler akademik ve kültür sahasına el atmalı belli yerleri tutmalıdırlar.

16- Cemaatçilik ve bölgecilik bizim için en büyük sıkıntıyı oluşturmakta olup bizi etkisiz kılmak için düşmanlarımızın eline koz vermektedir. Bu ikisi üzerinden yapılan çalışmalara engel olunmalı , bunlara son verilmesi hususunda baskı yapılarak böyle oluşumlara mahal bırakmamaları ve katılmamaları hususunda insanlarımız ikna edilmelidir. Bu tur dernek veya tarikat merkezlerinin çalışmalarına son verilerek insanlarımızın din ve bölgecilik adına istismar edilip, bölünüp, parçalanmasına göz yumulmamalıdır. Unutulmamalıdır ki dini ve milli bütünlüğünü teklik üzerine uzlaştırmış bütün milletler refah seviyesinin üstüne çıkmıştır. Örnek Almanya, Japonya vbg.

17- Türkiye Cumhuriyetinin o ülkelerde yaşayan soydaş ve vatandaşlarının her zaman ( uzun sure ilgilenmemenin acısını çıkarmak için ) yanında olmalı ve bir ülke olarak soydaşlarının haklarının koruması hususunda diğer batı Avrupa ülkeleri gibi talepkar olmalıdır. Bu amaçla her tür uluslararası hukuk yolunu kullanmalıdır. Bu maksatla dış işlerinde bir bakanlık ihdas edilmeli, bu mümkün olamıyor ise bu konuyu devamlı ilgi ile takip edecek bir departman oluşturulmalıdır.

Sonuç:

Yazımın sonuna geldiğim bu anda şunu demek isterim ki Almanlar karşılarında gaz odalarına öldürülmeye giderken bile seslerini çıkarmayan Yahudiler gibi bir millet ile değil, öldürülebilir ama kendi istekleri doğrultusunda sürüklemeye gelmeyecek bir millet ile karşı karşıya olduklarının bilincinde olmalıdırlar.

(*) www.turkforum.net/showthread.php?t=460678





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 20
Dün Tekil 863
Bugün Tekil 766
Toplam Tekil 1639518
IP 54.204.198.71






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































7 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


TÜRK, Yıldırımdır, kasırgadır, Dünyayı aydınlatan güneştir
(Mustafa Kemal ATATÜRK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 2.121 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu