Ermeni Hareketleri - Tehcir ve Günümüze Yansıması - H. Okan Balcıoğlu - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Ermeni Hareketleri - Tehcir ve Günümüze Yansıması - H. Okan Balcıoğlu
Tarih: 28.12.2008 > Kaç kez okundu? 4575

Paylaş


I. Dünya savaşının başı 1915 senesinde Osmanlı devletinin iktidardaki İttihat – Terakki partisi hükümetinin gerçekleştirdiği Ermeni tehciri denilen ve sözlük anlamı ile bir yerde yerleşik nüfusun başka yere nakli hadisesi günümüzde çok canlı bir şekilde kamuoyunun tartışılmasına açılmış bulunmaktadır. Burada görülmesi gereken yurt dışından bu tür tartışmaların gündemde tutulması hususunda telkinlerin olup olmadığıdır. Medya’yı meşgul eden sözde aydınlarında özür kampanyasını bu açıdan inceleme gerekir.

İleri görüşlü bir çok aydınımız, stratejistimiz bu tartışmaların tarihteki bazı gerçekleri açığa çıkarma samimiyetinin çok ötesinde başka kaygılar ve amaçlar taşıdığına dair görüşler belirtmektedir. Bu kampanyaya katılan geneli tenzih ederken bunların büyük kısmının gaflet ve delalet dışında ülkemizden beklenti içinde olanlara bilinçli olarak yardımcı olduğu, onların dileklerini gerçekleştirmede zemini uygun hale getirmeye çalıştıklarına şüphe görülmemelidir. Ülkesi üzerine hassas olan ve komplo teorisyeni olarak suçlanan bir çok ileri görüşlü düşün insanımız devam eden bu tartışmaların sonucunun bizi yani ülke ve milletimizi uluslar arası platformda suçlu ilan etmeye – olmayan bir suçu kabul etmeye götürdüğünü, bu sürecin uluslar arası bir hukuki dava ile sonuçlanmasının kaçınılmaz olduğunu belirtmektedirler.

Uluslar arası yapı gözden geçirildiğinde, geçmişteki emperyalist ülkelerin yeni versiyonlarının dünyada etmen olduğu hesap edilirse ve özellikle de bu hususta geçmişte ülkemize ve milletimize yapılan haksızlıklar göz önüne alındığında bizim sanık sandalyesinde oturacağımız bir hukuk platformundan haklı çıkmamızın imkanı yoktur.

Ermeni sorunun doğuşu, gelişimi ve sonunda Anadolu topraklarından alınan bir tehcir kararı sonucu sterilize edilmesine sebep olan güçler, bir süreden beri zamanında verdikleri ama daha sonra milletimizin milli kalkışı sonucu verdikleri desteği çekerek, onları yalnız bırakarak yerlerinden yurtlarından olmalarına sebep oldukları Ermenilere yine sahip çıkmaya başlamış, onları Türkiye’den gerek toprak, gerek ise tazminat beklentisi içine sokmuştur. Bu ülkeler amaçlarına ulaşabilmek için izafi insan hakları, demokrasi söylemleri ve paralarıyla elde ettikleri ülke içindeki medya ve sözde aydınların desteği ile ülkemiz insanı üstünde psikolojik yıpratma faaliyetleri uygulamaktadırlar. Amaç Türk halkında geçmişine ait şüphe ve o milli gurur, kibir hislerini yıkarak utanç duygusunu yerleştirmek, kanıksatmaktır.

Uluslar arası hukuk konusunda bilgi sahibi hukuk insanlarımızın belirttiğine göre bu tür bir davanın kaybedilmesinin getireceği yükümlülükler çok ciddi olacaktır. Öncelikli olarak ülkemizden tehcir sırasında hayatını kaybeden Ermenilerin hayat sigortaları ile geride bıraktıkları menkul – gayri menkullerin o anki ve sonraki süreçteki getiri faizinin tazminini isteyeceklerdir. Böyle büyük bir ekonomik güce sadece Türkiye değil dünya üzerindeki hiçbir ülke sahip olamayacağından, söz konusu uluslar arası mahkemeye bu bedeli ödeyemeyeceğini ibraz edecektir. İşte arzu edilen amaca ulaşıldığı an bu andır. Mahkeme bunun üzerine hükümlü ülkenin, davacı tarafa bahsi bedel para karşılığı toprak vermesine kara verecektir. Dünya tarihinde daha önce eşi görülmemiş bu dava her şeyin ilkini kendi üzerinde görmeye alışmış bu milletin başına gelecektir. Bu bir olasılık olmayıp geleceğe düşülmüş nottur. Tabi ki bu gelişmeleri durdurmak için bir şeyler yapıp, tedbirler almaz isek.

Yukarıdaki tespiti yazılanları uçuk bir görüş olarak görüp katılmayanlar, bu düşünceye sahip olanları her zaman ki gibi komplo teorisyeni olmak ile suçlayacaklardır. Fakat tarih yaşanılan süreçte gerçekleştirilmez görülen bir çok düşüncenin uygulamaya dönüşerek, sonuçlandığı gerçeğini inkar edemezler. İnsanlık tarihi bunun kanıtı binlerce örnekle doludur. Özellikle biz Türkler bunlara yakından şahit olmuşuzdur. Sözgelimi 1822 de Yunan devleti küçücük Mora’da kurulduğunda, o günkü Osmanlı devleti coğrafyası için tırnağı kadardı. Ama yüzyıl sonra Yunan ordusu Anadolu’da ölüm kalım savaşı veren Türkleri tarih sahnesinden silecek olmanın şevki ile Sakarya nehrini altı koldan geçmiş, meclislerinin bulunduğu Ankara’yı ele geçirmek için önlerinde 60 km mesafe kalmıştı. Bir örnekte dünyadan vermek gerekirse 2000 yıl önce Filistin’den tehcir edilen Yahudiler sonunda yeniden ayrıldıkları topraklara dönmüş ve üzerinde günümüz dünyasındaki en kuvvetli ülkelerinden birini kurabilmişlerdir.

Ermenilerin sebep olduğu olaylar ve sonucunda yaşadıkları tehcir ile ilgili bir çok akademisyen, tarihçi ve araştırmacımız çalışmış, iftiraların yersizliğini kanıtlayan bu güne kadar yüzlerce eser ortaya koymuşlardır. Bu konuda kısa bir hatırlatma yaptıktan sonra onların etmen bir faktör olarak ortaya çıkmalarına sebep olan olayları irdelemeye çalışacağım.

1877 – 78 Savaşı ( 93 Harbi ) akabinde Osmanlı devletinin doğu ve batı cephelerinde aldığı yenilgiler büyük toprak kayıplarına neden oldu. Bu savaş özellikle yüzlerce yıl Türkler ile iç içe yaşayan ve aralarında hiçbir problem görülmeyen Ermeniler arasında savaş sonrası kurulmuş olan Bulgar prensliği gibi bir devlet sahibi olma hevesi uyandırdı. Özellikle önceleri yurt dışında okuyan Ermeni gençlerine hakim olan bu düşünce, ülkelerine döndüklerinde paylaştıkları kitleler içinde bir akım haline dönüşmeye başladı. Bunun yurt dışı desteği ise yayılmacılık emelleri için Osmanlı devleti içindeki Ortodoks azınlıkları kullanmayı amaç edinmiş olan Rusya ile yeni yeni şekillendirmeye çalıştığı şark meselesi kapsamında ilgilenen İngiltere idi. Ermenilere ve diğer azınlıklara ilginin temelinde Osmanlı devletinin coğrafyasına sahip olma kaygısı yatmaktaydı.

Bu niyetleri en güzel ifade edenlerden biri o dönemlerde yaşamış bir Rus vatandaşı olan Vladimir JABOTİNSKY’dir. Türkiye ve Savaş isimli kitabında yazar şöyle demektedir;

“Bir komşunun ağzını tekrar tekrar sulandıran şey, bomboş kaynaklar ve şu andaki sahibinin bunları yapmaktan aciz olduğunun farkına varmasıdır. Doğanın boşluktan nefret etmesiyle ilgili eski bir inanış vardır. Bu nedenle Türk mirasına olan susuzluk giderilmedikçe bu boşluk asla yok olmayacaktır. Ve bu susuzluk ancak savaş yoluyla giderilebilir. Hali hazırdaki çatışmalar zaten bu susuzluğu gidermek için ortaya çıktı. Bu nedenden, eğer savaş Türkiye’nin bölünmesini sağlamazsa er ya da geç aynı büyüklükteki bir başka savaşın gelmesi kaçınılmazdır.”(1)

Ermeniler 1887 senesinden itibaren örgütlenmeye başladılar. Akabinde Anadolu’nun bir çok yerinde Türklere yönelik ve kamu düzenini bozucu terör hareketleri arka arkaya gelmeye başladı. Bu komitelerin ilk faaliyetleri;

Erzurum olayı 1890, Kumkapı gösterisi 1890, Merzifon – Kayseri – Yozgat olayları 1892 – 93, I. Sasun isyanı 1894, Bab – ı Ali gösterisi 1895, Zeytun isyanı 1895, Van isyanı 1896, Osmanlı bankası saldırısı 1896, II. Sasun isyanı 1904, Yıldız’da Sultan Abdülhamit’e bombalı saldırı 1905. ( Ermeniler I.Dünya savaşından önce 36, savaş esnasında ise 17 olmak üzere toplamda 53 ayaklanma çıkarmışlardır.) Bu süreç gittikçe yükselen bir grafikle 1908 de II. Meşrutiyetin ilanına kadar devam etti. Adaletsizlikten, azınlık haklarının eksikliğinden ve demokrasinin olmayışını bahane gösteren Ermeni komiteleri ilk başta silahlı mücadeleye sen vererek, siyasi faaliyetlerde bulunacaklarına dair teminat vermelerine rağmen 1909 senesinin Mart ayında Adana’da patlak veren olaylar ile yeniden silahlı tedhiş faaliyetlerine dönüş yaptılar. Balkan harbi (1912 -13) esnasında hainlik ölçüsü sınır tanımayacak seviyeye gelmişti. Sözgelimi Antranik komutasında Anadolu’dan 1000 kişilik gönüllü bir Ermeni taburu Bulgarların safında savaşmak için Balkanlara geçmişti.

Dünya savaşı başlarına yani 1914 senesine gelindiğinde Ruslar Doğu Anadolu’daki Ermenileri en modern silahlarla donatmış, onlara Rusya’da askeri eğitim almış Rus Ermenilerini göndermişti. Rusların görevlendirdiği bir çok Ermeni’nin ayaklanma yolunda ki yoğun propagandası karşılık görmüştü. Osmanlı devletinin I.Dünya savaşına girmesi ile beraber, bütün cephelerde muharebeler başlamıştı. Bunlardan biride tabi ki Ruslar ile savaşılan doğu cephesi idi. Bu durumun Ermenilerde uyandırdığı psikolojiyi en iyi gösteren örnek, 1914 de Moskova’da basılan Ermeni Meselesinin Çözümü isimli kitabı ile Ermeni yazar G. D. MNATSAKANYAN’dır. Yazar kitabında Anadolu Ermenilerine şöyle seslenmektedir;

Ermenistan, Avrupa’nın Türkiye ile savaş dolayısıyla uğradığı giderlerin bir kısmını ödemekle yükümlüdür. Ermenistan, ne kadar büyük toprak parçası üzerinde projelendirilirse, yer altı zenginlikleri işgali için harcanan savaş masraflarından o kadar çok olacaktır. Avrupa, işgal edilmiş toprak olarak elde ettiği zaman onu Ermenilere ucuza bırakmayacaktır. Ermeniler bunu görerek Avrupa’ya Ermenistan için istediği her şeyi vermelidir. Ermeniler otlakçı olmamalıdır ve kanları ile Avrupa’ya ödemesini yapmalıdır. (2)

Osmanlı devletinin savaşa girmesi ile silah altına alınan Ermenilerin çoğu silahıyla veya silahsız birliklerinden firar ettiler, bunun yanı sıra askere gitmemek için bir çok kimse dağlara kaçtı. Dağlarda bulunan ve uzun süredir Türklere yönelik tedhiş eylemleri yapan çeteciler daha önceden Ruslardan almış oldukları silahlar ile yeni katılanları da donatarak Türk yerleşim birimleri ile askeri iaşe kolları, karakollar ve kışlalara saldırılar düzenlemeye, katledip, yakıp yıkamaya başladılar. Osmanlı ordusu iki ateş arasında kalmış, bu durum savaşın etkileyecek duruma gelmişti.

Türk ordusunun genelkurmay mekanizması Alman genelkurmay heyeti başkanı Mareşal Goltz paşanın idaresinde idi. ( Bir çok insanımız bu gün bile Enver Paşayı Osmanlı ordusunun genel kurmay başkanı olarak bilir. Aksine ordu idaresi Alman kurmay heyetinin elinde idi. Enver paşa ise sadece Osmanlı devletinin Milli Savunma Bakanı idi. Konunun çok dışına çıkmak istemem ile şunu da belirtmek isterim ki bu durum özellikle Mustafa Kemal ve yaş grubu bir çok subay için kabul edilemez bir durumdu. Türk askerinin dilinden ancak onun kendi subayı anlayabilirdi. Yoksa Çanakkale’de ki gibi hangi subay askerlerinin gözlerinin içine bakarak onlara ölmelerinin gerektiğini söyleyebilir ve yine hangi asker kendilerine ölmelerini emreden bir subayın emirlerine itirazsız riayet edebilirdi ki?) Goltz Paşa savaşın ilk aylarında görevli olduğu Garp cephesinde Belçika’nın işgal edilmesinde görev almıştı. Ele geçen toprak parçası üstünde yaşayan Belçikalıların Alman ordusu için tehdit teşkil etmeyecekleri Almanya’nın iç kısımlarına tehcir edilmeleri düşüncesini Berlin’de ki Alman genel kurmayı ile paylaştı. Akabinde gerekli onayı alan Goltz paşa bizzat kendi denetiminde bu Belçikalı hiçbir terör olayına katılmamış, destek vermemiş ve itaatsizlik eyleminde bulunmamış yüzbinlerce sivili Almanya içlerine naklettirmişti.

Ona göre eğer doğu cephesinde makus bir yenilgi istenmiyorsa Belçika’da uygulanan tehcirin aynen bu coğrafyada da uygulanarak, Anadolu Ermenileri Irak içine sürülmeli, bölgede sadece Müslüman nüfustan ibaret homojen bir yapı bırakılmalıydı. Bu düşüncesini Milli Savunma Bakanı Enver paşaya oda bunu kabinede paylaştı. Bu düşüncenin uygulanabilirliği hususunda ki görüşmeler ciddi tartışma ve eleştirilere sebep oldu. Fakat savaş hali yaşanıyordu. Ülke varolma mücadelesi verdiği bir dönemde içinde silahlı tedhiş eylemleri gerçekleştiren bir toplumun ordunun savaşta arzu edilen performansı gösterebilmesi ve cephedeki askerlere ihtiyaçları olan iaşenin nakli için zaten doğu şartlarından dolayı kısıtlı olan yolların güvenliğinin sağlanması gerekiyordu. Bunun yanı sıra Ermeni komitacıların bölgede ki Türk yerleşim yerlerinde yaptıkları katliamlar askerin disiplin – moralini bozmakta idi.

Bu durumun geciktirilmesine mahal yoktu. İç işleri bakanı Talat paşa 1915 yılında tehcir yasasını meclisten geçirdi. Bu yasa ile güvenlik açısından önemli olan ve silahlı eylemlerin yoğun olarak yaşandığı bölgelerde ki Ermeniler tehcir edilecekti. Malları ve gayri menkullerine dokunulmayacak, savaş bitimi yine eski yerlerine dönebileceklerdi. Eğer bu sure zarfında arkada bıraktıklarında bir zarar doğarsa bu devlet tarafından tazmin edilecekti.

Tehcir uygulamasına, içlerinde azınlık teşkil eden Katolik ve Protestan Ermeniler dahil edilmemiş olup sadece Gregoryan Ermenilere uygulanmıştır. Goltz paşa tarafından göç ettirilmelerinin uygun olacağı yer olarak önerilen, yaşam koşullarının çok zor ve insanlarının yabancılara karşı tepkili olduğu Irak gibi bir yerdense, yaşam şartlarının daha elverişli ve o dönemin Irak’ına göre daha medeni, gelişmiş sayılan Suriye’nin kuzeyi yani Halep civarı geçici iskan yeri olarak tespit edildi. Suriye’nin kuzey bölgesi iklim yapısı olarak Anadolu’ya nispeten barınmaya daha müsait olduğu bir yerdi. İaşe ve nakil vasıtalarının temini o günün şartlarına ve savaş ortamının tanıdığı imkanlar çerçevesinde temin edilmeye çalışıldı. Binlerce insan düzenli bir şekilde Anadolu’dan Suriye’ye tahliye edildi. Suriye’ye ulaşanlar kisilere, devlet binaların, yatılı okullara yerleştirilmiş, gelenlerin sayısı artınca Halep kenti etrafına çadır kentler kurulmuştur.

Günümüzde bu tehcir esnasında ne kadar insan öldüğü hararetle tartışılmaktadır. Bizim devlet tarihçilerimiz bu sayının 300 bin kişi civarında olduğunu ifade ederken bazı sürrealist Ermeni tarihçiler 2 milyona kadar çekmektedir. Ama rakam vermekte yanlı olacağı şüphesiz olan Avrupalı tarihçiler bile bu rakamın 600 bin civarında olduğunu belirtmektedirler. Ölüm olaylarının olmadığını hiç kimse söylemiyor. Gerçek olan bunun katliam olmadığıdır. Eğer katledecek olsa idik bugün dünya üzerindeki Ermenilerin sayısı 100 – 150 bin kişiyi geçmezdi. Ölüm olaylarında ki en ana sebep salgın hastalıklardı. Fakat yine aynı süreçte gerek Alman gerek ise Türk subayların tuttuğu sıhhiye raporlarına bakılırsa Türk ordusunun %40 nın yine salgın hastalıklar yüzünden savaşçı kaybına uğramış olduğu görülecektir. Tehcire tabi tutulanların ise açlığa mahkum edildikleri ise yalandan başka bir şey değildir. O ağır savaş koşullarında tehcir uygulamasına dahil olan Ermenilere iaşe sağlanması hususunda nasıl savaşan askerin iaşesinden kesinti yapılarak bu insanlara düzenli bir şekilde dağıtıldığı ve onlara nasıl sağlık hizmeti götürüldüğü, o bölgede genel vali olan Cemal paşanın basılmış olan şahsi anı kitabında belirtilmiştir.

Bundan sonrası iddialar, iftiralar ve zanlar arasında gidip gelmektedir. Bu tartışmaların önemli bir kısmını tehcir esnasında yolda katledilmeleri, soyulmaları ve gayri menkullerine dolaylı yollar ile el konulması oluşturmaktadır. Evet bu tür olayların mevcut olduğu başkent İstanbul’a da gönderilen telgraf ve düzenli raporlarda görülmekte idi. Hükümet bu hususta bahse konu iddiaları araştırmaları için müfettişler tayin edilmiş olup, 1674 kişi hakkında soruşturma başlatılmış, suçlu bulunanlar işledikleri suçlar karşılığı ya idam edilmiş, ya cezaevine gönderilmiş veya rütbeleri azledilmiştir. Bundan başka Ermeni terörüne maruz kalmış insanlarını kaybetmiş, haneleri yakılıp yıkılmış bazı Müslüman halkta bunu fırsat bilerek Ermenilerden intikam almak için tehcir konvoylarına saldırıda ve tacizlerde bulunmuşlardır. Fakat bu sebepler ile ölen Ermeni sayısını tarihçiler 15 – 25 bin kişi arasında göstermektedirler.

Bu tehcir hadisesine kadar yaşanılan süreçte Ermeniler gerçekleştirdikleri terör olayları ile bir çok masum insanımızın ölümüne ve yine bir çok yerleşim biriminin ki bunun içinde kentlerde vardır yakılıp yıkılmasına sebep olmuştur. Ama esas trajedi, Rusların Doğu Anadolu’yu ele geçirdiği 1916 senesinde yaşandı. Rus ordusu içinde savaşan 150 bin kişilik gönüllü Ermeni birlikleri, Rus genelkurmayı ve bölgeden sorumlu generalin bile tepki gösterdiği bir çok katliamın altına imza attılar. Dünya tarihinde görülmemiş bir zulüm oradaki Türklere tatbik edildi. Van il nüfusunun % 60 katledildi ve kent haritadan silindi. Yine Bitlis nüfusunun % 50 si, Diyarbakır nüfusunun % 40 Ermenilerin gerçekleştirdiği bu tür katliamlar ile şehit edildi. Bugün Türk ve dünya tarihçileri kaç yüzbin veya milyon Türkün şehit edildiği hususunda tam bilgi sahibi değildir. Bilinen gerçek şudur ki Doğu Anadolu’da insanlık tarihinin görmüş olduğu klasik silahlar ile işlenmiş en büyük katliamı gerçekleşmiştir. Bir çok tarihçinin hem fikir olduğu bir gerçek vardır ki bu suretçe hayatını kaybeden Türk sayısı Ermenilerden birkaç kat fazladır. Değerli tarihçimiz Prof. Dr. İlber ORTAYLI, I. Dünya savaşı sürecinde Doğu Anadolu’da yaşanılan olayların mukatele (Çatışma) olarak adlandırılmasının en doğrusu olacağını ifade etmektedir.

Şu soru akla gelebilir; Peki devlet tehcire tabi olan Ermenilerin, savaş bitimi geri döndüklerinde onlara iade etmeyi taahhüt ettiği gayri menkullerini neden geri iade etmedi veya neden Ermeniler geri dönmedi. Bu soruya Ermenilerin büyük savaş öncesi son 10 – 20 yıl içinde yaptıkları ile savaş içinde düşman ile birleşerek gerçekleştirdikleri eylemlerin onlarda artık buralara geri dönme umudu bırakmadığı ve eski komşuları Türklerin yüzüne bakacak bir moral bırakmadığı cevabı verilebilir. Ermeniler sadece bu eylemlerini I. Dünya savaşı içinde değil savaş bitimi mütareke imzalanmasından sonrada devam ettirmişlerdir. Özellikle Suriye’de ki Ermeniler yine gönüllü birlikler kurarak Güney Anadolu’da Antep, Maraş, Adana, Urfa, Hatay gibi illerimizi işgal etmek isteyen Fransız ordusuna katılmışlar, oralarda da aynı Doğu Anadolu’da birkaç yıl önce gerçekleştirdikleri gibi büyük katliamlar, soygunlar ve tecavüzler yapmışlardır. Sanırım bu kısımda yine olayları en iyi özetleyecek olan yine Ermenistan’ın ilk başbakanı Ohannes KAÇAZNUNİ’nin 1923 yılında Bükreş’te düzenlenen Ermeni meselesi ile ilgili Taşnak partisi toplantısında sunmuş olduğu rapordur. Raporda olaylar ve bu olaylardaki Ermenileri rolü samimi bir şekilde ifade edilmektedir. Raporda şöyle geçiyor;

Operasyona katıldık

1914 sonbaharında, Türkiye henüz savaşan taraflardan birine katılmadığı dönemde, Güney Kafkasya’da büyük gürültü içinde ve enerjik biçimde Ermeni gönüllü birlikleri oluşturulmaya başlandı. Sadece birkaç hafta içerisinde Ermeni devrimci Taşnaksutyun Partisi hem bu birliklerin kurulmasına hem de Türkiye’ye karşı gerçekleştirdikleri askerî operasyonlara aktif biçimde katıldı.

Barışı sabote ettik

Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türkler’in düşmanı olan İtilaf devletlerinin kampındaydık. Türkiye’den "denizden denize Ermenistan" talep etmekteydik. İtilaf devletlerinin ordularını Türkiye’ye göndermeleri ve hâkimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika’ya resmî çağrılar yaptık. Nihayet şu da var ki, var olduğumuz sürece aralıksız olarak Türkler’le savaştık. Öldük ve öldürdük. Artık, Türklere ne gibi bir güven telkin edebiliriz ki?

Gerçekleri göremedik

Askerî operasyonlara katıldık. Kandırıldık ve Rusya’ya bağlandık. Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz. Türklerin millî mücadelesi haklıydı. Barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. Türklere karşı ayaklandık ve savaştık. Sevr Antlaşması gözümüzü kör etmişti. İsyanımızın temelinde İtilaf devletlerinin bize vadettiği büyük Ermenistan hayali vardı. Ama biz hiç bir zaman devlet olamadık. Türkiye Ermenistan’ı diye bir devletin hayalden öte olmadığı gerçeğini göremedik.

Aklımız dumanlanmıştı

Biz Ermeniler kayıtsız şartsız Rusya’ya yönelmiş durumdaydık. Herhangi bir gerekçe yokken zafer havasına kapılmıştık. Sadakatimiz, çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında Çar hükümetinin Ermenistan’ın bağımsızlığını bize armağan edeceğinden emindik. Aklımız dumanlanmıştı. Biz kendi isteklerimizi başkalarına mal ederek, sorumsuz kişilerin sözlerine büyük önem vererek, kendimize yaptığımız hipnozun etkisiyle, gerçekleri anlayamadık ve hayallere kapıldık.

Türkler doğru yaptı

1915 yaz ve sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu bir tehcire tâbi tutuldu. Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır. Bu yöntem en kesin ve uygun olanıydı. Kızgınlık ve korku içinde bulunan biz Ermeniler, ’suçlu’ arıyorduk ve bu suçluyu Rus Hükümeti ve onun kalleşçe politikaları olarak belirledik. Siyasal açıdan olgunlaşmamış ve dengesiz insanlara özgü bir şaşkınlık içinde, bir uçtan diğerine savrulmaktaydık. Rus Hükümeti’ne karşı dünkü inancımız ne denli körü körüne ve temelsizse, bugünkü suçlamalarımız da o denli körü körüne ve temelsizdi. Siyasal bir parti (Taşnaksutyun) olarak biz, meselemizin Rusları ilgilendirmediğini ve onların gerektiğinde cesetlerimizi çiğneyerek geçip gidebileceklerini unutmuştuk.

Barış teklifini reddettik

1914-1918 yıllarında emperyalistlere karşı savaşlarında bozguna uğrayan Türkler, direnerek iki yıl içerisinde tekrar kendilerine geldiler. Yeni genç ve milliyetperver duygularla hareket eden bir nesil ortaya çıkarak, Anadolu’da kendi ordusunu yeniden organize etmeye başlamıştı. Türkiye’de millî bilinç ve kendisini savunma içgüdüsü uyanmıştı. Onlar küçük Asya’da istiklâllerini hiç olmazsa bir şekilde temin edebilmek için Sevr Antlaşması’na askerî güçle karşı koymak zorundaydılar. Bizim bu dönemde barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. Çok geçmeden sınırlarımıza askerî operasyonlar başladığında, Türkler bizimle bir araya gelmeyi ve görüşmelere başlamayı teklif ettiler. Biz ise onların bu teklifini geri çevirdik. Bu büyük bir hataydı. Bu, görüşmelerin kesinlikle başarıyla sonuçlanacağı anlamına gelmezdi ama bu görüşmelerde barışçı bir sonuca ulaşma ihtimâli vardı.

Herkes bizi kandırdı

"Kaderden şikayet etmek ve felaketlerimizin sebeplerini kendi dışımızda aramak acıklı bir durumdur. Bu bizim (hastalıklı) millî psikolojimizin karakteristik bir özelliğidir ve Taşnaksutyun Partisi de bundan kaçamamıştır. Sanki uzak görüşlü olmamız bir kahramanlıktı, çünkü isteyen herkes, Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Gürcüler, Bolşevikler tek kelimeyle bütün dünya bizi kolayca aldattı, atlattı ve ihanet etti. Oysa bizler safça bu savaşın Ermeniler için yapıldığına inandırılmıştık."

Barışı sabote ettik

Osmanlı’dan, Akdeniz’e uzanan bir Ermenistan talep ettik. Derhal gönüllü birlikleri oluşturduk, Türklere karşı ayaklandık ve savaştık. İsyanımızın temelinde İtilaf Devletlerinin bize vadettiği Ermenistan hayali vardı, gerçeği göremedik. (3)

Rusların yayılmacılık siyasetinin en faal olduğu 1860’lar dan itibaren Anadolu ve Balkan Ortodoksları Rusların siyasi malzemesi olmaya başlamış, onlarla ilgilenmiş ve ayaklandırma hususunda onları devamlı tahrik etmiştir. Batı ülkelerinin küçük Asya dedikleri Anadolu Hıristiyanları, İngiltere’nin Osmanlıya istediğini yaptırma ve parçalama siyasetinin adı olan şark meselesi programının ana başlıklarından biri idi.

Doğu illerinin coğrafi ve iklim şartlarından kaynaklanan zorluklar o bölgede yaşayan insanlara özel bir sosyo kültürel yapı geliştirmelerine sebep olmuştu. Bu içe dönük, dışa kapalı toplum yapısını sosyal yaşam koşulları oluşturmuştu. Rusların 1877 – 78 savaşı (93 Harbi ) ile Ermenileri kullanmaya başlayarak terör olaylarının artması ve bunun ileriki süreçte karşılıklı çatışmalara dönüşmesi üzerine Sultan II. Abdülamid Doğu Anadolu’da devletin gücünün tesis edilmesi ve bu tür tedhiş olaylarının önlenmesi gerek ise demiryolunun ulaştığı yerlerde ekonominin dolaylı olarak olumlu bir grafik çizdiği öngörüsüyle İstanbul’dan Ankara’ya kadar uzatılmış olan hattın Erzurum’a kadar götürülme düşüncesini fiiliyata sokmaya karar verdi. Bu konuda yabancı müteahhit firmalarla görüşmeler başlattı. Bu projeden haberdar olan Ruslar bir ön bahçe ve tampon olarak gördükleri Doğu Anadolu’ya demiryolu yapılmasını milli menfaatlerine aykırı görmekteydi. Çünkü bu hatla ekonomik durumu yükselecek olan Ermenilerin eskisi gibi tekrar Osmanlı devletine samimi bir şekilde tabi olabilme durumu ortaya çıkarabilir ve bölgeye Osmanlı coğrafyasının her yerinden asker ve iaşe nakli yapılabilirdi. Bu ise Rusya için güney hudut bölgesinde stratejik üstünlüğün Türkler lehine değişmesi demekti.

Bu projeyi engellemek için Ruslar 1900 senesinde, sonu Osmanlının yenilgisi ile sonuçlanan savaş bitiminde (1878 – Ayestefanos) imzalanan ve Osmanlı devletinin galip ülke olan Rusya’ya her yıl düzenli bir şekilde ödemeyi taahhüt ettiği savaş tazminatından geriye kalmış kısmın nakit olarak ödenmesini talep etti. Osmanlı maliyesi zaten gerek çıkılan savaştan gerek ise sürekli meydana gelen ayaklanmalardan dolayı çok zor durumdaydı. Senelik savaş tazminatını bile güç bela denkleştirebiliyordu.

Osmanlı devleti Rusya’ya kalan borcunu nakit ödeyemeyeceğini beyan etti. Bunun üzerine Rusya Osmanlı devletinin gerçekleştirmek için yatırımcı aradığı bu projeden vazgeçmesi ve bir daha Doğu Anadolu’da demiryolu yapımı hususunda çalışma yapılmaması koşulu ile eski ödeme sistemine dönmeyi kabul edeceğini belirtti. Osmanlı devleti bunu kabul etmek zorunda kaldı. Yazının burasında bir açıklamak yapmak gerekirse Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da gerçekleştirilmesi çok daha önce olacak açılımlar bölgede menfaatleri bulunan hangi güçler tarafından engellendiğine yukarıdaki kısım çok güzel bir örnektir.

Rusların kendi menfaatlerini tespit etmedeki ileri görüşlülüğü ve bunu korumaktaki ısrarcılığı I. Dünya savaşında işlerine yaradı. Doğu Anadolu’ya uzanan bir demiryolu hattı bulunmadığından dolayı askere gerekli cephane ve iaşe savaşın başlarında Ankara’dan Erzurum’a kadar döşenmiş olan bir dekovil hattı ( Ray aralığı 60 cm olan demiryolu) ile deve, katır, kağnı gibi ilkel nakliye araçları ile taşınmaya çalışıldı. O vasıtalarla asker nakli ise söz konusu olmadığından cepheye ancak yürüyüşle ulaşılıyordu. Cepheye ulaşımın kısıtlı imkanlarla gerçekleştirildiği bu süreçte bölgede ki Ermeniler sürekli olarak iaşe, cephane taşıyan dekovil hattına, köprülere zarar veriyor kervanlara, askeri birliklere saldırıyorlar ve karakollar gibi güvenliği temin etmek için kurulmuş binaları yakıp yıkıyorlar, hatta askerlerin su kaynaklarını zehirliyorlardı. Onun için Ermeniler Rusların, Osmanlı devleti ile yapacağı bir savaşın lehine sonuçlanması maksadı ile kullanacağı en önemli bir faktördü. Ruslarda bunu yaptı, Ermenilerde Rusların kendilerinden umduğu performansı göstererek onları utandırtmadılar. Ama Ermeniler bunun yanı sıra bin yıl beraber yaşadıkları ve kendilerine tabayı sadıka diye adlandıran, onların yönetiminde bir çok lutufa mahzar oldukları Türklere öyle ağır bir darbe vurulmuştur ki bunu da medyada görülen bilinç kaybına uğramış birkaç sözde aydının dışında kimse unutmaz, unutamaz.

Ermeniler tarih saptırmanın ve deforme etmenin külliyatını yazmışlardır. Onları millet olarak ayakta tutan değer millet olarak vasıflarının üstünlüğü, kültürlerinin zenginliği veya tarihi geçmişlerinin derinliği değildir. Onlar için millet olmanın eşiği 1915 Ermeni tehciridir. Bunu katliam olarak anarlar ama aslında yüzlerce yıl beraber yaşadıkları Türklere en zor zamanlarında yabancı devletlerin de desteği ile ayaklanıp büyük katliamlar yaptıktan sonra geniş sınırları olan bir devlet sahibi olacaklarını umarken ellerinde ülkemiz dedikleri küçük dağlık bir yerden başka bir şeyin kalmamış olmasının onlara yaşattığı travmadır. Türkiye’ye ve dünya’ya sözde yaşadıklarını iddia ettikleri ama aslında yaşattıkları faciaların gözüyle bakarlar. Belki dünya’da kendi yalanına bu kadar inanmış başka bir isterik millet bulunmaz. Az eğitim almış bir inananın imanın sarsılması korkusuyla başka din kitaplarını okumaması gibi kendilerine sunulan hiçbir karşı kanıtı kesinlikle ciddiye almaz ve incelemezler. Bu onları dünyanın sayılı kindar ve yobaz toplumlarından biri yapmıştır. Daha yakın zamanda Karabağ’da Azerbaycanlı sivillere gösterdikleri vahşet bile onların kendilerine yükledikleri mazlum millet iddiasının ne kadar hayal mahsulü olduğunu göstermeye kafi bir kanıt değil mi dir?

Günümüze tekrar döndüğümüzde daha önce de ifade ettiğim gibi gayet canlı bir şekilde yaşanmakta olan bu tartışmalarda kullanılan donelerin tarihte yaşanmış gerçeklerle ile ne derece örtüşdüğüne dikkat etmelidir. İlginç olan bu tür tartışmaların mütareke döneminde de yapılmış olmasıdır. Bu konuda Osmanlı meclisinin İngilizler tarafından fes edilerek Malta’ya götürülmüş bir çok milletvekili orada İngilizler tarafından kurulan mahkemelerde tehcir ve döneminde işlenen suçlar sebebi ile yargılanmışlar, hepside bu davalardan beraat etmiştir. Çünkü tehcirde kasıt olmadığının en büyük kanıtıdır. Tehcir zamanın da kasıtlı davrananlar ise bizzat o dönemde hükümetin eli ile yargıya teslim edilmişler, suçlu olanlarda cezalarını almışlardı.

Bugün olayları gündemimize getirenler ve gündemde tutmaya çalışanlar neden tehcire zemin hazırlayan etmenleri dikkate almamaktadırlar? Mutlaka bunda bir kasıt vardır. Ermenilerin ölüsü kıymete değerdir de neden Türklerin ölüsü kıymete değer değildir? Merak ettiğim diğer bir soru da dünyanın hangi ülkesinde bulundukları ülkenin aydını olarak kendilerini lanse eden ve medyanın öne çıkardığı insanlar ülkelerinin geçmişinde meydana gelmiş bir olay için özür dileme kampanyası başlatmışlardır. Yok etme kasıtlı tehcir yapan ülkelerin, başka bir ülkenin halkını kadın yaşlı çoluk çocuk demeden öldüren bunu yaparken atom – napalm gibi kitlesel öldürücü silahlar kullanan, hiçbir stratejik tesis ve askeri üst bulunmayan Dresden gibi şehirlerde insanlık tarihi için dün denecek kadar yakın bir zaman önce onbinlerce , yüzbinlerce sivili öldüren ülke aydınlarının hiç özür dilediğini duydunuz veya gördünümüz mü? Hayır. Yok eğer aydınlarımız art niyetle değil de bu eylemleri bir Polliana veya Heidi safiyetiyle sadece Ermenistan devleti ve halkı ile yakınlaşmak için yapıyorlarsa bunu da unutsunlar. Bizde evlat acısı onlarda ise büyük Ermenistan’ı kuramamanın kuyruk acısı olduğu müddetçe biz bir araya gelemeyiz. Bu tür özür kampanyalarına bilinçsizce katılmış olup da tekrar düşünmeli, imzalarını geri çekerek kendilerini böylesine ilerde ülkemizin başına ciddi belalar, sorunlar açacak böylesine gafil ve haince eylemlerden geri durmalıdırlar. Kendileri şunu düşünsünler;

Dünyada ki Türkiye’ye yönelik tehcir suçlamalarının ardındaki talepler beklentiler bizi nereye götürecek? Neden Türkiye’de iç huzursuzluğun zirveye çıktığı 1979 yılından itibaren başlamış ve hızla büyük bir artış göstermiştir? Bunun ardındaki güç veya güçler kimlerdir? Ve son soru tehcir olayı olduktan 60 yıl sonra nasıl oldu da birden bire bu konu dünya kamuoyunun önüne geldi? Ben kesin olarak eminim ki tarih de neler yapıldığını ve neler yaşandığını samimi Ermenilerin hepsi biliyor. Peki hangi mahfillerden bunların kulağına üflendi, yalan ve yanlı propaganda yapılarak gençleri zehirlendi? Bunların tespiti yapılmalıdır.

Bu suçların kasıtlısını ve büyük olanlarını gerçekleştirmiş olan Avrupa bu suçla sözde Türk halkını tarihinden vurmaya çalışmaktadır. Hayır biz kendimiz bu günümüzden ne kadar müsterihsek dedelerimizin de yanlış yapmadıkları, kasıtlı davranmadıkları hususunda o kadar müsterih bulanmaktayız. Görülen şudur ki ağlamayı gururuna yediremeyen milletimin ferdinin bu alışkanlığı milletinde ve onun kurduğu devletinin ana davranış kalıbı olmuştur. Oysa dünyamızda görüyoruz ki kimin sesi çok çıkıyorsa onun dediği oluyor tabi ki arkası da olmak kaydıyla. Ne yazık ki günümüz hak ve doğrunun arandığı, bulunup ortaya çıkarıldığı bir dönem değil. Taşların bağlanıp, itlerin salındığı bir dönemdeyiz. Belki liberal düşünceye bazı kimseler beni paranoyaklıkla itham edecek ama ben milletçe çevremizdeki her gelişmeye karşı son derece duyarlı olmamızın ve ülkemize olumsuz yansıması durumuna karşı tedbirler almamız gerekliliğine inanıyorum.

Kaynaklar;

1- Türkiye ve Savaş - Wlamidir Jabotinsky

2- Razreşenie Armyanskago Voprosa, Moskva – G. D. Mnatsakanyan / M. Perinçek

3- Taşnak Partisinin Başka Yapacağı Bir Şey Yok – O. Kaçaznuni / M. Perinçek





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 13
Dün Tekil 813
Bugün Tekil 323
Toplam Tekil 1640678
IP 54.158.119.60






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































9 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Onlara Allah Türk Adını verdi ve Onları yeryüzüne hakim kıldı.
(Kaşgarlı MAHMUT)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.406 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu