RUM KIZI ELLENA: “Bir mübâdilin gerçek yaşam öyküsünden alıntıdır.” - Mustafa AYVALI - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









RUM KIZI ELLENA: “Bir mübâdilin gerçek yaşam öyküsünden alıntıdır.” - Mustafa AYVALI
Tarih: 26.08.2018 > Kaç kez okundu? 67

Paylaş


1923 Yılının Nisan ayı ortalarında Karaağaç köyünden kafileler halinde yollara düşen mübadiller arasında bir annenin “Ellena, yavrum” diye yaktığı Türkçe ağıtlar yalçın kayalarda yankılanıyor; bu ses yolcuların ve yolcu eden Bayırlı köylülerinin yüreklerini dağlıyordu. “Onlar Rumca bir tek kelime dahi bilmeyen Rum’lardı.?” Kağnı ve at arabalarına önemli eşyalarını alelacele yükleyen Rum mübadillerin gözleri, yıllarca yaşadığı topraklara bekli de son kez bakıyordu. Melina ise canını bırakmıştı. Biricik kızı Ellena’sını.



Çünkü o yıllarda ne kılıçlar pulluklara döndü, ne de mızraklar tırmıklara. Bir ülkenin ölüm kalım mücadelesi verdiği, Türklerin değirmen yöresinden elde ettiği ekmeği katıksız yediği yıllardı. Emperyalizmin ahtapot gibi sardığı bedenin varoluş mücadelesi verdiği bir dönemdi. Anadolu’da yaşamanın da elbet bir bedeli olmalıydı. Acıyı her devirde olduğu gibi emperyalizm değil yine halklar çekiyordu.



1918—1921 yılları arasında Lâdik, Havza ve civar köylerde emperyalizm tarafından silahlandırılıp kışkırtılan, can ve mala kast eden Sokrat isimli bir caninin liderliğinde, yirmi kişiden oluşan Rum çetesi dağlarda hüküm sürmekteydi. O yıllarda diğer köylerde olduğu gibi, Bayırlı köyünün gençleri de kurtuluş mücadelesi vermek üzere orduya katılmış, cepheden cepheye koşmaktaydı. Köyde sadece yaşlılar ve çocuklar yaşam mücadelesi vermekteydi. Çete bunların bilincinde olup, gece köylere baskın düzenliyor, köylünün koyun ve sığırlarını gasp ediyordu. Öyküde adı geçen Sündüs Kadın’ın oğlu Hodak Ahmet lakabıyla tanınan bir yaşlının anlattığına göre; “Bir akşamüstü köyün ileri gelen zenginlerinden Ömer Ağa’nın evine Rum çetesi baskın düzenler. Kızıl tası ocakta ısıtıp başına oturtarak -bir şapka gibi koyup- paranın yerini söyletmek isterler. Yine Hodak Ahmet’in ifadesine göre; Bayırlı köyüne yapılan bir başka baskın sonrasında, canından bezen köylünün yol kenarında bulunan köy mezarlığı yanında pusuya yattığı ve çete üyelerinden Sokrat adında bir kişinin vurulduğu anlaşılmıştır. Kayıtlarda, Bayırlı köyünden kan bedeli olarak alınan 2000 liranın bu nedenle olduğunu tahmin edebiliriz.



Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Matbuat Müdiriyet-i Umumîsi tarafından belgelere dayanılarak Dr. Yılmaz Kurt’un “Pontus Meselesi” adlı kitabında yer alan bilgilere bir göz atarsak durumun vahametini daha iyi anlamış oluruz.



“Amasya’nın Karaağaç köyünden Papas İlya oğlu İlya, Arap Hocaoğullarından İstatis oğlu İlya, Ponayot oğlu Paraş, Emanet oğlu Panika, Cendeloğullarından Yani oğlu Kiryaki, Harci oğlu Nevidos, Nikola oğlu Kosti, Ayıderesi köyünden Karayamalı oğlu Hambi, Cit Sava*, Anasti. Ve haydut Şaki Sokrat’ın adamları; Yani oğlu Vasil, Görgi oğlu Avram.” “Bayırlı’dan kan bedeli olarak 2.000 lira alınmasında ve köyün 2 defa soyulmasında, Kolaylı’dan Tevfik Hoca ve 4 arkadaşının öldürülmesinde Dereköyden bir yolcunun kendi mezarını kendisine kazdırdıktan soma öldürülmesinde, Amasya’da tüccar Deyakizâde Hacı Tahsin Efendi’nin mağazasının soyulmasında, Ziğere köyünü basarak soygun ve iki kişinin öldürülmesinde ve ilişik suçlar listesindeki fiillerde fail veya ortak bulundukları”



Sadece Havza bölgesinde beş çetenin varlığını kayıtlardan anlıyoruz. O yıllarda ülkenin ne durumda olduğunu varın siz tahmin edin. Kayıtlı olaylar haricinde nelerin yaşandığını da Allah bilir.



Bu tür vahim olayların insanlarda yarattığı psikolojik çöküntüyü ve ruh halini göz önüne alırsak öykümüzde geçen olayları daha iyi değerlendirmiş oluruz.



Babasını daha bebekken kaybeden Ellena, üç kardeşiyle birlikte Karaağaç köyünde anneleri Melina tarafından büyütülmüştür. Mübadele gününden bir gün öncesinde ormanlık arazide kaybolan Ellena, köylünün bütün çabalarına rağmen bir türlü bulunamamıştır. Ümidini yitiren anne Melina iki çocuğu ile birlikte gözleri yaşlı, çaresizce mübadil kervanına katılarak Lâdik’e, oradan Samsun’a ve oradan da Yunanistan’a gitmek üzere yola koyuldular.



O akşam Karaağaç köyünde gök fırtına rengine bürünmüştü Köpek havlamalarından bile eser yoktu. Göç vermiş topraklara derin bir sessizlik hâkim olmuştu. Yaklaşık üç kilometre mesafedeki Bayırlı köyünün çocuk çobanları ise, günün akşamında Ballık’ın Dere denilen kanyonun tepelerinde hayvan otlatmaktan evlerine doğru yol almaktaydılar. On beş yaşlardaki Muhacir Ali yüksek bir kayanın üstünde bir kız çocuğunun ağladığını görerek,

¬¬

—Mehmet bak! Sen de gördün mü? İşte şu kayanın arkasından bir çocuğun ağlama sesi geliyor.

—Hani nerede?

—Bak işte karşıki tepede!

—Aaa bu bir Rum kızı. Bu vakitte ne arar ki buralarda. Hani onlar göç etmemiş miydi? Sanırım kaybolmuş.

—“Hadi koş Mehmet! Zavallı çocuk. Götürüp muhtara teslim edelim. O hal çaresini bulur.” deyip tepeye doğru koşmaya başladılar.



Yolunu kaybederek iki gün boyunca aç susuz dağlarda yaşayan Ellena ise, kendisine doğru koşarak gelen iki çobanı görünce çok korktu ve kaçmaya başladı. Havanın kararmaya yüz tutması nedeniyle önünü göremeyen Ellena, olanca hızıyla koşarken, ayağının bir taşa takılması sonucu birden çaresizce kanyona doğru yuvarlanıverdi. Önde koşan ve şaşkınlıkla olayın şokunu yaşayan Ali heyecan ve korkuyla arkadaşına seslendi:



—Eyvah! Kız dereye düştü Mehmet! Çabuk köye haber verelim!

—Ya kızı bizim kayadan yuvarladığımızı düşünürlerse? Suçluluk duygusu ve korku içinde olan çobanlar;“Biz en iyisi muhtara haber verelim.” diyerek telaşla hayvanların peşinde köye doğru yöneldiler.



Olaydan yarım saat sonra madımak toplamaktan dönen kırklı yaşlardaki Etlik lakabıyla tanınan Sündüs Kadın, dere kenarında bir çocuğun kısık sesle inlediğini fark etti. Telaşla hemen o yöne doğru koşmaya başladı. Lüle lüle sarı saçlı, entarisi yırtılmış, el ayak ve vücudu yara bere içinde dokuz yaşlarında, gözleri kan çanağı bir kız çoğu olduğunu gördü. “Vah yavrum vah” diye sarıldı. İçin için ağlamakta olan çocuğu kucakladığı gibi hızlı adımlarla evinin yolunu tuttu..



Evin erkeği Ahmet, kapı önünde eşinin kucağında yaralı bir kız çocuğu olduğunu gördüğünde şaşırıp öylece donakaldı.



—Kim bu çocuk, ne oldu Sündüs!

—Karaağaç’tan göç eden Rumların kaybettiği kız çocuğu olmalı. Kayalıktan düşmüş yavrucak.

—Hemen yaralarını temizleyip sıcak bir çorba içirelim.



El ayak ve vücudundaki ufak tefek sıyrıklar haricinde pek de önemli bir yarasının olmadığını görünce derin bir nefes aldılar. “Ya bulmasaydım. Sabaha kadar kan kaybından ölür ya da kurda kuşa yem olurdu zavallı çocuk. Allah korusun.” dedi Sündüs Kadın.



Yavaş yavaş kendine gelen Ellena’nın masmavi gözleri kimi zaman yıldız gibi parıldıyor, kimi zamansa yaşarıyordu. Aya benzeyen bir yüreği olduğu besbelliydi. Elinin tersiyle burnunu silip, ağlamaklı gözlerini ovuşturan Ellena, Sündüs Kadına yalvarır gibi bakıp:



—Ne olur hala beni onlara teslim etmeyin.

—Kime yavrum?

—Bu akşam beni kovalayan çobanlara. Beni jandarmaya götüreceklermiş. Kendi aralarındaki konuşmaları duydum da.

—Meraklanma kızım. Ben seni kimselere vermem koynumda saklarım.

—Adın ne senin yavrum?

—Ellena. Karaağaçlıyım ben.

—Neden annenlerle gitmedin ki?

—Ben ormanda kayboldum. Onlarda beni bırakıp gitmişler.



Bu arada evlerine dönen çoban çocuklar olayı muhtara haber vermek yerine meraklarına yenik düşerek tekrar kızın düştüğü dereye gitmeye karar verirler. Bir de ne görsünler. Ortalarda ne yaralı ne de ölü bir beden vardır. Köye dönen gençler aralarında konuşmaya başlarlar.



Muhacir Ali derki:



“Arkadaşlar köydeki bütün evleri tek tek arayalım. Kızı kim saklıyorsa bulduğumuzda ellerinden alıp ya Jandarmaya teslim edelim ya da köyümüzden def edelim gitsin. Zaten onların çeteleri değil miydi bizlere eziyet eden..! Sığır ve koyunlarımızı çalıp dedelerimize, annelerimize işkence eden.” Bunu gençlerin konuşmalarına kulak misafiri olan eşi Ahmet’ten haber alan Sündüs Kadın, cahil gençler tarafından çocuğun başına kötü şeyler gelebileceği düşüncesiyle teslim etmemek için evinde gizlemeye karar verir.



Karnı doyurulup yaraları temizlendikten sonra yer yatağına yatırılan Ellena, korku dolu gözlerle üzerine örtülen yorganın altında yorgun minik bedeniyle öylece uyuyakalmıştı. Minik yüreğinin atışları yorganı bir indiriyor bir kaldırıyordu. Eşi yatsı namazına giden Sündüs Kadın, telaşla çocuğun odasına girdi ve:



—Kalk yavrum Ellena. Kalk hadi!

Yarı uykulu bir şekilde ayağa fırlayan Ellena, anne, anne diye ağlamaya başladı.

Sündüs Kadın:

—Kızım seni saklamam gerek

—Çobanlar mı geldi hala?

—Evet yavrum. Acele et.



Ve yatak odasındaki yüklükte bulunan çeyiz sandığının üstündeki yatak ve yorganları indiren Sündüs Kadın, “Kızım sen bu sandığın içine gir ve saklan, sakın sesini çıkarma!” dedi. Sandığı çocuğun nefes alması için hafif aralık bırakarak, üstüne yatak ve yorganları tekrar yığdı.



Kısa bir süre sonra köyün öfkeli gençleri kapıyı dövmeye başladılar. Ve hışımla içeriye dalıp odaları tek tek arayıp o hızla çıkıp gittiler. Rahat bir nefes alan Sündüs Kadın, telaşla çocuğu sandıktan çıkardı. Sımsıkı sarılıp öptü. İpek saçları okşanan Ellena, huzurun ve yorgunluğun verdiği rehavetle tekrar uykuya yenik düştü.



O gece sabahlar, taş atmamıştı gecenin çanağına. Hayal hayal çoğaldı endişeler.



Sabah namazını kılan Sündüs Kadın Ellena’yı uyandırdı. Geceden hazırladığı yarma çorbasını birlikte kaşıkladılar. Kendini güven içinde hisseden Ellena’nın morali yerine gelmiş, kaş göz hareketleri yaparak çocukça bir şeyler anlatıyordu. “Annem ve kardeşlerim köyümüzü terk etti. Beni unuttular. Bir daha dönmeyecekler mi hala?.” Sündüs Kadınsa, endişe içinde “gelirler yavrum” diyordu. Ancak, aklında başka başka düşünceler vardı. Ellena güvenli ve emin ellerde olmalıydı. Yanında kalamazdı. Köyün çocukları asla rahat bırakmazlardı. Geceden aklına koyduğu bir fikri hayata geçirmek için acele etmeliydi. Gün doğmadan yola çıkmalıydılar.



Sündüs Kadın:



—Hadi kızım gidiyoruz.

Masumane gözleriyle kısa bir bakış atan Ellena sordu:

—Nereye? Burada kalsam.

—Nahiyeye yavrum.

—Annem de orada mı hala?

Derin bir sessizlik.

—Evet yavrum…



Ormanda kaybolduğunda, çalılara takılmaktan ve kayadan yuvarlanışı esnasında yırtılan Ellena’nın elbisesini geceden diken Sündüs Kadın, Ellena’ya elbisesini giydirdi. Yamalı çorapların sardığı minicik ayaklarına giydiği çarıklarla yola koyulma vakti gelmiştir artık.



Hava yeni yeni aydınlanmaya başlamış bülbüllerin nidaları bahçeleri sarmıştı. Minicik elleriyle Sündüs Kadın’ın eline tutunarak, “Anneme gidiyoruz değil mi hala” dedi. Bu sözler karşısında yüreği sızlayan Sündüs kadın; ağlamamak için kendini zor tuttu. Sevinçle pembe elbisesinin eteğinden tutup, arada bir ucunu havaya kaldırarak sek sek oynayan Ellena, neşeli türküler söyleyerek yol alıyordu. Yaklaşık iki kilometrelik bir yürüyüşten sonra Taşyatak denen ve o zamanki adıyla Alevi nahiyesi, sonraki adıyla Suluova’nın görülebildiği hâkim bir tepeye gelinmişti. Vakit ayrılık vaktiydi. Ama bunu Ellena bilmiyordu. Nasıl söylenebilirdi ki öksüz, yetim ve vatansız bir yavrucağa.



Sündüs Kadın, elinden tuttuğu Ellena’ya yaklaşık beş kilometre mesafede uzaktan seçilebilen üç beş evin bulunduğu yeri işaret ederek;



— Bak kızım, şu aşağıdaki Beyaz Konak’ı görüyor musun?

—Evet hala.

—Oraya gideceksin ve orada İsmail Ağa diye birisi var. Tuz ekmek dostumuzdur. De ki: beni Bayırlı köyünden Sündüs Kadın gönderdi. Ben artık sizde kalacakmışım diyeceksin. Anladın mı yavrum?

—Evet anladım.

—Annem de orada mı hala?



Sündüs Kadın yutkundu. Sanki nutku tutulmuştu. Evet kızım demek zorunda kaldı.



Bir an duraklayan Ellena’nın çakır gözleri aniden parladı. Sevinçli ama biraz da şüpheyle dolu buruk bir hüzün kaplamıştı körpecik yüreğini. Gün doğmuş, kuş cıvıltıları yine bir nisan sabahında daha cömert topraklara neşe saçıyordu. Hafiften çiseleyen yağmur, gidenin arkasından dökülen sular gibi birikiyordu yol ortasında. Sündüs Kadın’ın yüreğine ise kıymık kıymık batar gibiydi sancılar. Dilsiz büyüyordu sözcükler. Sanki bir ayrılık yağmuru yürüyordu şakaklarında. İplik iplikti gözyaşları.



Ellena’nın gözlerinden öperek sımsıkı sarılan Sündüs Kadın, bırakmak istemiyordu yavrucağı. Ama ne çare… Kadere boyun eğmekten başka ne yapabilirdi ki. O yanık sesiyle dertli bir türkü tutturan Ellena, tek başına yola koyulmuş arada arkasına bakıyor, yanık sesinin nidaları gökleri sarıyordu. Sündüs Kadın’ın gözleri dolmuş, “ah benim kadersiz yavrum ah!”diyordu. Zaman sanki bir heykel gibi donmuştu. Bu ne hüzündür Allah’ım. Payelerine bir ayrılık düşmüştü o gün.



Ellena, İsmail Ağa’nın konağına yaklaşık iki saatlik yolculuktan sonra ulaştı. İsmail Ağa, kâhyası Nami’nin ellerinden tutarak getirdiği üstü başı dağınık, toz içinde, sarı saçlı, mavi gözlü çocuğu görünce şaşırdı.

—Kim bu çocuk Kâhya?



—Sizinle konuşmak istediğini söyledi Ağam.

—Allah Allah!

—Kızım sen yolunu mu kaybettin?

—Hayır amca.

—Peki nerden geldin buraya?

—Bayırlı köyünden yürüyerek, oraya da Karaağaç köyünden geldim. Ben kaybolmuşum da. Hatta bir gece koruda yattım. Çok korktum.

—Adın ne yavrum?

—Ellena. Ama annem bana sarıkızım derdi. Annem buradaymış he mi? Sündüs hala öyle dedi. Bir de Sündüs halam sana selam söyledi amca!

—Anlaşıldı kızım. Kâhya senin karnını doyurup yeni bir fistan giydirsin. Yatıp dinlenirsin yarın görüşürüz.

—Peki ya annem, kardeşlerim?

—Yarın konuşuruz kızım.



Peki İsmail Amca der ve kâhyanın ellerinden tutarak odasına doğru yönelir.



Ertesi sabah erkenden uyanır. İsmail Ağa’nın karşısına geçer. Sorular peş peşe gelir.

İsmail Ağa:



“Bak yavrum benim de iki yaşında Halil adında bir oğlum var. Birlikte oynar, kaz güdersiniz. Bundan sonra artık sen de benim bir evladımsın. Bizimle kalacaksın kızım.” der.



Ve Ellena bir yıl süreyle İsmail Ağa’nın yanında kaz çobanlığı yapar. Yanık bir sese sahip olan Ellena kiminde türküler söyleyerek, kiminde ise - anne ve kardeşleri aklına düştüğünde - ağlayarak günlerini geçirir.



Yasa gereği kayıp çocukların bir yetiştirme yurduna verilme zorunluluğunu bilen İsmail Ağa, Ellena’yı en yakın Samsun’da bulunan Çocuk Yetiştirme Yurduna vermek zorunda kalır. Ve uzun yıllar kendisinden haber alamaz.



Ama ne tesadüftür ki İsmail Ağa’nın yolu bir gün Samsun’a düşer. O yıllarda on yaşında olan biricik oğlunun yaramazlığına sinirlenen Ağa, Halil’in ensesine bir tokat atar. Halil bir anda etrafının zindan gibi karardığını fark eder. Babasına; “gözlerim görmüyor baba, kör oldum!” diye feryat eder. Bunun üzerine pişmanlığı yüzüne yansıyan İsmail Ağa telaşa kapılır. Alelacele bir faytona atlayarak yüz kilometre mesafede bulunan hastaneye gitmek üzere Samsun’a doğru, oğlu Halil ve Kâhya Nami ile birlikte yola koyulurlar.



Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Samsun Devlet Hastanesine ulaşırlar. Ecnebi asıllı bir göz doktorunun Halil’i muayenesi esnasında yirmili yaşlarda bir bayan seslenir:

—İsmail Amca! İsmail Amca!

İsmail Ağa, telaşla sesin geldiği yöne doğru bakar. Ama genç kızı tanımaz.

—Tanımadın mı beni İsmail Amca! Ben kızın Ellena! Hani sizin kaz çobanınız. Sarıkız…



Bir yanda oğul acısı, bir yanda kızına kavuşmanın verdiği duygularla Ellena’ya sarılan İsmail Ağa, başlar ağlamaya. Ellena hastanede hemşiredir. Serpilip büyümüş kocaman bir genç kız olmuştur. Ellena’nın da büyük emekleriyle bir haftalık tedavi süreci sonrasında oğlu Halil’in de gözleri açılmıştır artık. “Çok şükür Allah’ım, beni sevdiklerime kavuşturdun.” diye dualar eder.



Artık ayrılık vakti gelip çatmıştır. Kardeşi gibi gördüğü Halil’e ve babası yerine koyduğu İsmail Ağa’ya veda ederken Ellena; “Amca, Sündüs halama çok selam söyle. Ellerinden öperim. Bu mektubu ona ver. Çünkü o, benim hayatımı kurtardı. Başımın üstünden hiç eksik olmayacak annemin elidir o. “ der.



Vicdanın rahat yastığında vedalar ağlıyordu. Zaman bağımsız, acılar her yerdeydi. Hangi göze uğramamıştı ki yaş. “Her şey insanı sevmekle başlar.”



Ellena’nın, İsmail Ağa ile karşılaşmasından yıllar sonra Bayırlı köyünden Fadime isminde bir köylünün yolu kızının hastalığı nedeniyle Samsun Devlet hastanesine düşmüş, O’da Ellena’nın selamlarını son kez getirmiş ve bir daha Ellena’dan haber alınamamıştır. Bir rivayete göre İstanbul’a yerleştiği söylenmektedir.



Ellena’nın mektup ve selamlarını aldığını ve bu olayların akışını 1976 yılında yaklaşık doksan beş yaşında olan Sündüs Nine’nin bizzat kendi ağzından dinlemişimdir. Sündüs Nine 1981 Yılında yüz yaşında vefat etmiştir. Ruhun şad olsun güzel insan.



***

Mustafa AYVALI Kimdir?

Mustafa Ayvalı



17. 06. 1964 yılında Amasya ili Suluova ilçesi Bayırlı köyünde dünyaya gelen Şair Mustafa Ayvalı; üniversite mezunu olup, halen Amasya’da bir kamu kurumunda görev yapmaktadır. Bununla birlikte, uzun yıllar mesleğine ait derneğin şube başkanlığı ve kamu çalışanlarıma ait bir sendikanın da il başkanlığı görevini yürütmüştür. Şair Ayvalı; İLESAM Amasya İl Temsilcisi, Amasya Sanatçılar Derneği Yönetim Kurulu ve Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği üyesidir.

2009 Yılı Nisan ayında farklı konuların işlendiği, genellikle içe dönük hayatın iz düşümlerini taşıyan 'Karlı Dağların Mor Menekşesi' isimli hece ve serbest vezinli şiirlerden oluşan ilk şiir kitabı, Ankara Kültür Ajans Yayınları’ndan çıktı. Beş yıl sonra Haziran-2014 yılında İstanbul Leges Yayınları’ndan çıkarak yurt genelinde kitapçılara dağıtımı yapılan “Öyle İşte” isimli 2. şiir kitabıyla okuyucularına yeniden merhaba dedi. Şairin “Öyle İşte” isimli ikinci şiir kitabında yer alan hece ve serbest vezinli şiirlerinde; aşk, hayat, doğa, memleket, iç denetim, tasavvuf gibi konular yer almaktadır. 2017 Yılı Ağustos ayında Amasya Belediyesi ve Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği’nin katkılarıyla on dört farklı konu içerikli öykü ve söyleşiden oluşan “Emanet midir Yalnızlık” isimli öykü kitabı yayımlanmıştır.

Şairin; yerel, ulusal gazete, Dil ve Edebiyat, Çıngı, İLESAM, Erciyes, Kumru, Kümbet, Kümbet Altında, Poyraz, Ortanca, Vezin, Antalya Sanat, Gülce, Külliye, Tay, Hedef, Berceste, Maki, Nif Sanat, Nevzuhur gibi dergi ve yirmi farklı antolojide yayımlanan şiirlerinin yani sıra, birçok ulusal, yerel radyo ve TV programlarına konuk olup şiirleri seslendirilmektedir.

Yurtdışı ve yurdun değişik yörelerinde düzenlenen şiir etkinliklerine katılan şair, Amasya’da da birçok şiir etkinliğinin organizasyonuna ve Amasya Belediyesi Kültür Yayınlarından çıkan “Amasya Şairleri” ve Sevgican Anadolu Özürlüler Derneği adına hazırlanan “Engelsiz Mısralar” isimli şiir antolojilerinin yayın kurulunda yer alarak, iki şiir antolojisine de imza atmıştır.

Şair Ayvalı, halen Amasya’da yedi yıldır her ayın ilk haftası Cuma akşamları “Külliye Şiir Akşamları” adı altında Amasya Belediyesinin katkılarıyla TDED adına dinletiler düzenlemekte olup üç ayda bir çıkan “Külliye” isimli mecmuanın da editörlüğünü yapmaktadır.





Yorumlar








Web-Site'miz AA-Anadolu Ajansı Abonesidir.



Aktif Ziyaretçi 35
Dün Tekil 979
Bugün Tekil 678
Toplam Tekil 2235964
IP 54.80.58.121






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:































































9 Muharrem 1440
Eylül 2018
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30


Türk hakanları ve Türkmen Padişahları devlet işlerinde hatunun fikirlerini üstün tutar.
(NİZAM ÜL-MÜLK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Hedefimiz - Mefkuremiz - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2018 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.788 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu