Ra, Rab, Tanrı ve Türkler - Aziz Dolu ATABEY - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Ra, Rab, Tanrı ve Türkler - Aziz Dolu ATABEY
Tarih: 26.05.2017 > Kaç kez okundu? 179

Paylaş


Tarih bilimi -söylentilerle (rivayet) karışmış olmakla birlikte- kişioğlunun en temel bilgi kaynaklardan biri olmaya; günümüz insanının yolunu aydınlatmaya devam etmektedir. Hz. İbrahim’le ilgili olarak geçmişten-günümüze anlatılagelenler, bu duruma güzel bir örnektir. Söylentilere bakılırsa Hz. İbrahim bir Sümer şehrinde doğmuş, Sümer kamı (rahip) olarak yaşamıştır. İnancımıza göre ise peygamber olarak… O zamanlarda “Ra”, Tanrı demektir. Sümerce bir sözcük olan Sı-ta-ra (Si-ta-re) yani “star” (günümüz Türkçesiyle yıldız) sözcüğü de “Ra” ile ilintilidir kuşkusuz. Sonra Hz. Musa dönemi gelir. Onun zamanında da Ra, Tanrı demektir. Bu Ra’yı, Sami kavminden olan Araplar “Rab” olarak yaşattılar. Turan/Türk toplulukları ise tan yerinin (ışık, nur) sahibi dercesine Tanrı (Tengri) dediler. Ra, -rı’ya dönüştü zahir.



Arapça sevdalıları, dinciler/İslâmcılar vb. tayfadan olanlar Türkçeye, Türk kültürüne hep soğuk, hep mesafeli davrandılar. “Tanrı” demek günahtı zevata göre. Ama Farsça “abdest”, Farsça “peygamber” demekte bir sakınca yoktu. Hatta “Allah” yerine Farsça “Mevlâ”, Farsça “Yezdan” deseniz de sorun olmazdı. Yeter ki Türkçe olmasın ağzınızdan çıkan sözcük. Yeter ki Türk’ü; Türk’ün dilini, kültürünü hor görün. Yezit, Yezdan gibi sözcüklerin “ateşe tapan” Zerdüştlerin inancından geldiği de ayrı bir ironiyken üstelik. Türk’ün var olma davasını, kavgasını; Karamanoğlu Avşar’ı (Afşar) Mehmet Bey’in ferasetini, siyasetini kim, nereden bilsin? Öyle ya, her çağda “Tek Tanrı” inancına sadık kalmış; tarihte, puta tapmamış tek milletin, Sultan Alpaslan’ın deyimiyle “bidat bilmez, temiz Müslümanlar” olan büyük Türk Milletinin, Yüce Tanrı’dan başka dostu mu var? Hoş, dostu Tanrı olanın dosta ihtiyacı mı var?



Dedik ya, Hz. İbrahim bir Sümer kentinde doğmuştur. İki hanımından biri olan Hacer’in, Turan kökenli olduğu söylenir. Hz. İbrahim’in, hanımı Hacer’i ve oğlu İsmail’i Bekke’ye götürüp, orada bıraktığını ve ara sıra ziyaretlerine gittiğini biliyoruz. Bekke de neresi derseniz; günümüzde “Mekke” olarak adlandırılan kutsal beldenin gerçek adıdır. Anadolu Türkçesindeki “beklemek” sözcüğü ve yine bir yerde nöbet tutma anlamında kullanılan “bek beklemek” deyimine dikkatinizi çekelim hemen. Kureyş Kabilesi, buraya yani Bekke’ye (Mekke) yerleşen ve zamanla koyak koyak oba olan Hz. İsmail’in torunları/akrabalarıdır bir yerde. Tabi Mekke’nin devamlı göç alan bir yer olduğu da unutulmamalıdır.



Kureyş demişken… Bu kabile sosyo-ekonomik, kültürel ve askerî veriler açısından hayli dikkat çekici bir topluluktur. Demir madeni ve demircilik mesleği olmayan Arabistan’da, Kâbe’nin anahtarını yapan/taşıyan; kılıç yapıp, satan bir kabiledir. Demircilik mesleği sadece bu kabilede vardır. Yeri geldiğinde, Kâbe’nin koruyuculuğunu (muhafız) da yapmaktadırlar. Diğer kabilelerden farklı olarak, erkeklerinin günlük hayatta silah (kılıç) taşımaya meraklı olduğu bilinmektedir. Kısacası Mekke’yi yurt tutmuş olan Kureyş Kabilesi, sanki Kâbe’nin korunması için dışarıdan gönderilmiş bir askerî birlik gibi durmaktadır. Bölgede, “Tek Tanrı” inancını sürdüren ve “Hanifler” olarak adlandırılan insanların bulunduğu; Hz. Muhammed’in dedesi Abdülmuttalip’in de bunlardan biri olduğu gerçeği de bir başka dikkat çekici husustur. Tam da bu noktada, Türklerin en çok rağbet ettiği mezhep olan Hanefîlik ve mezhebin kurucusu olan, Oğuz (Ogur/Uğur/Uz) Türklerinden olduğu söylenen Ebu Hanife hoş bir tesadüf olarak karşımıza çıkmaktadır. Peki, ama “Kur-eyş” derken “Kur” sözcüğünün, “Gur” ile bir bağlantısı var mıdır? As Gurlar, Beş (Baş) Gurlar, Bel Gurlar, Biti Gurlar, Bul Garlar, Fin-Gurlar, Go Gurlar, O Gurlar (Uğur/Oğuz/Uz), On Gurlar, Sol Gurlar (Salur), Uygurlar, Gurmançlar (Kürt) diye giden Türk/Turanî toplulukları ile bir bağ söz konusu mudur? Gur’dan önce, Sakalar ile (İskit) bir bağ?!. Son tahlilde de Etrüskler ile?!.



Kureyş, küreyiş, küremek, kürelemek, kur, kurgu, kurmak, kurulmak, kura, kural, kurultay… Evet, kurultay!. Türkistan’da hüküm süren Büyük Türk Kağanlığı döneminde Tunguzların yurdu Kore’den, Kıpçakların yurdu Ukrayna’ya (Deşt-i Kıpçak/Kıpçak Bozkırları) kadar uzanan uçsuz bucaksız Türk Ülkesindeki bütün boy beyleri (khanlar/hanlar) yılda bir defa Hakan ve Hatun’un buyruğuna uyarak, Al Tağ/Ulu Dağ anlamına gelen Altay Dağlarının eteğinde bir araya geliyordu. Kur Altay denen bu toplantılar bir yönüyle de toy/şölen havasında geçiyordu. Burada bir araya gelen boy beyleri “bir, iri ve diri” olmanın gereklerini görüşüyor, gereklerini yerine getiriyorlardı. Büyük Türk Kağanlığının yönetimiyle ilgili kararlar burada alınıyordu. Demokratik bir ortamda bütün boy beylerinin yönetimde söz hakkı oluyordu. Ve tabi hakanın sol yanında oturan hatun (khatun/katun/kadın) kişinin de söyleyecek bir şeyleri oluyordu. Bahar aylarında yapılan bu kurultaya -mazereti olanlar hariç- bütün boy beylerinin katılması zorunlu idi. Yine “kurmak” sözcüğünün de derleyip, toparlamak; düzeltmek anlamına geldiğini söylememize gerek yoktur sanırım. Hatta bugün bile Türkler arasında saati düzeltme/düzenleme işlemine “saati kurmak” denildiğini biliyorsunuz. Silahı kurmak, kapanı kurmak, oyunu kurmak, düğün-dernek kurulması filan… Peki, ya Kur’an?!. “Kur’an” sözcüğünün anlamı da derleyen, toparlayan demek değil midir haddizatında?



Güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar ordular yürüten; başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere, tarihî kaynaklarda “Zülkarneyn (Zü-l-karn-eyn)” olarak adlandırılan ve bu adlandırma Türkçede “çift boynuzlu başlık takan/taşıyan” anlamına gelen İskender’e gelince; -Arapçada sesli harf olmamasını da göz önünde bulundurarak- bu kişi, Saka (İskit) Türkleriyle ilişkilendirilebilir mi? “Saka (İskit) önderi” der gibi misal… Özellikle “Etrüskler” bu seçeneklerden biri olarak kabul edilebilir mi? Arap kaynaklarında “Zülkarneyn” olarak adlandırılan bu tarihî kişilik -pekâlâ- Oğuz Kağan veya Alp Er Tunga da olabilir mi?



Yine Oğuz Kağan demişken… Destansı bir kişilik olan Oğuz Kağan’ın, çift boynuzlu bir tolga yani savaş başlığı taktığı söylenir. Nüfusunun tamamına yakını Oğuz (Ogur/Uğur/Uz) Türklerinden oluşan Türkmenistan’da, ülkenin en gösterişli meydanlarından birine dikilen Oğuz Kağan heykelinde söz konusu bu savaş başlığını (tolga) görebilirsiniz. Hatta Türkmenistan’ın millî para biriminde yer alan -temsilî- Oğuz Kağan çiziminde (gravür) de aynı ayrıntı (detay) kullanılmıştır.



Çift boynuzlu savaş başlığı takan Vikingler de bir şekilde Türk tarihi ile ilintilidir. Orhun (Orkun) bağlantısı tartışma götürmez bir şekilde ortaya konulmuştur. Vikinglerin geçmişine ışık tutan en önemli tarihî kayıtların başında gelen Futhark Yazıtları neredeyse Orhun (Orkun) Yazıtları ile tıpa tıp aynıdır. Kuzey Avrupa halklarının millî destanlarında ana karakter olan ve Batılı yazar-çizerlerce “Vikinglerin Tanrısı” olarak kabul edilen; bizim ise, Vikinglerin hanı (bey) olarak kabul ettiğimiz ve büyük olasılıkla da bir Saka (İskit) başbuğu (komutan) olduğunu düşündüğümüz Odin’e gelince… Söz konusu destanda, Turkland’dan (Türk Ülkesi) yanında iki kurdu ile gelen bir atlı savaşçı olarak anlatıldığı da unutulmamalıdır.



Zerdüşt inancında, ateşe tapan -yani bir nevi putperest olan- Zerdüşt’ün bir tapınakta Turanlılar tarafından öldürüldüğü bildirilmektedir. Ateşe tapmak gibi sapkın bir inancı yeryüzüne yayan Zerdüşt’ü öldüren belki Oğuz Kağan’dır, belki de Alp Er Tunga… Kim bilir? Yeri gelmişken Moğolistan’dan, Macaristan’a kadar bütün Türk Boylarında yaygın olarak kullanılan; Orta ve Doğu Anadolu’da hâlâ yaşatılan, hatta Vikinglerin adında bile olan ama İstanbul Türkçesi temel alınarak hazırlanan 29 damgalı (harf) millî alfabede yer verilmeyen “ng” birleşik sesinden (geniz n’si) hareketle, “Alp Er Tunga”yı, “Alp Er Tuna” olarak da söyleyebilirsiniz. Yani Tunalı Alp Er olarak... Tıpkı Hun Türklerinin efsanevî başbuğu Atilla’nın (Attila) adının, Atıl/Atil (İtil/İdil) Irmağından geldiği ile ilgili tarih tezlerinde olduğu gibi. Öyle ya, biz de “Serikli” bir Avşar’ız sonuçta!.



Son tahlilde, tarih bilimiyle söylentilerin (rivayet) iç içe geçtiği evvel zaman dilimine ait yukarıdaki bilgilerin kesin doğru olduğunu iddia etmiyoruz ama… Ya doğruysa?!. O zaman düne dair, “Türk budur; yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.” diyen; yarınlara dair, “Türk'ün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek." muştusunu veren büyük önder Gâzi Mustafa Kemal Atatürk, tarih önünde bir kez daha haklı çıkmış olmaz mı?



Ve ufuk (vision) sahibi bir asker ve devlet adamı olan büyük önder Gâzi Mustafa Kemal Atatürk… Daha askerî okul sıralarında iken yazdığı bir şiirde “Gafil hangi üç asır, hangi on asır/ Tuna ezelden Türk yurdudur.” diyen Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’teki Türklük şuuruna, engin tarih bilgisine hayran olmamak elde midir? Türk’ü, “dünyayı aydınlatan güneş” olarak niteleyen Atatürk’ü sevgi ve saygıyla anıyoruz. Yüce Tanrı’dan, ruhunun şad olmasını; gün doğusundan gün batısına kadar ordular yürüterek “uğurlu gelmek” deyimine esin kaynağı olan Oğuz Kağan ile, Urmiye Gölü’nün kıyısında uçmağa varan Alp Er Tunga ile, Çin gibi bir ülkeyi iki bin yıllığına tarih sahnesinden silen “Tatung-Fu” kahramanı Mete Han ile, Vatikan rahiplerine “Sizler şaşırmışsınız. Tanrı’nın oğlu mu olur? O, tektir!” diyen -ve bizzat Batılılarca “Tanrı’nın Kırbacı” olarak adlandırılan- Atilla ile, Türk dilini ve töresini geleceğe kazıyan Bilge Kağan ile, “en büyük komutan” olarak nitelendirdiği Timur Han ile, en beğendiği padişah olan Fatih Sultan Mehmet ile ve daha nice kahramanlar ile Tanrı katında yoldaş olmasını diliyoruz.



Ne mutlu Türk’üm diyene!





Yorumlar










Aktif Ziyaretçi 24
Dün Tekil 753
Bugün Tekil 981
Toplam Tekil 1983977
IP 54.92.194.75






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:































































27 Rebiü'l-Evvel 1439
Aralık 2017
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Körler çarşısında ayna satma, sağırlar çarşısında gazel atma.
(MEVLANA)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.096 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu