YENİ DIŞ SİYASİ STRATEJİMİZ VE TÜRK DÜNYASI - H. Okan BALCIOĞLU - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









YENİ DIŞ SİYASİ STRATEJİMİZ VE TÜRK DÜNYASI - H. Okan BALCIOĞLU
Tarih: 24.11.2009 > Kaç kez okundu? 1980

Paylaş


Dünyada ki sosyolojik, ekonomik ve ekolojik dengelerin süratle değiştiği ve bunların ülkelerin siyasetine yön verdiği bir ortamda başta büyük güçler kendileri için en uygun ortamı temin için çalışmalar yapmakta, projeler geliştirmektedir. Burada önemli olan ya oyuncu olmak veya bu oyunda bir piyon olmaktır.



Büyük ülke olarak tabir ettiğimiz ekonomik ve askeri açıdan gelişmiş bu ülkeler dünya siyasetine yön vererek ekonomik refah seviyelerini korumak ve güçlendirmek için 50 – 100 yıl sonrasını arzuları doğrultusunda şekillendirmenin gayreti ile çalışmaktadırlar. Bu maksatla tek başlarına gerçekleştiremeyecekleri böylesine maliyetli projeler için kendileri kadar güçlü olmayan ama ortak proje kapsamında ortaya çıkacak fırsatlardan hisseleri oranında kar almayı amaçlayan ülkeler ile böyle birlikteliğe sığınarak hiç değilse gününü veya yarınını kurtarmaya çalışan borçlandırılmış zayıf ülkeler ile beraber hareket etmektedir. Günümüz dünya paylaşımı mücadelesinde bu tür süper güçler diğer rakip dünya gücü olmaya aday süper güçler ile kendilerine hedef olarak belirledikleri ülke ve coğrafyaları paylaşım ve iğfal etme hususunda yarışmaktadırlar.



Türk dış işleri Cumhuriyet tarihimizin son 50 – 60 yıllık zaman diliminde kendini batıya angaje etmiştir. 1938” e kadar sürdürmüş olduğumuz tarafsızlık politikası ilk önce II. Dünya savaşının getirdiği zorlayıcı etmenlerden etkilenerek bükülmüş ondan sonraki kısa zaman sürecinde ise temelli bir kırılmaya sebep olmuştur. Bu kırılmaya neden iki süper güçten birini tecrit etme kaygısıdır. Oysa tarafsızlık ilkemizi dirayetli uygulayacak bir dış politikanın bize kazancının mı kaybının mı daha fazla olacağı hususunda ciddi bir tetkik yapıldığı düşüncesinin kimsede oluştuğunu zannetmiyorum. Öyle ki Osmanlıyı bile yüzyıllardır çevresindeki süper güçler tarafından işgaline engel olan coğrafyasının önemi değimliydi? İşgal ne zaman gerçekleşmişti? Anadolu coğrafyasına ve İstanbul”u almaya aday Çarlık Rusya”sının diskalifiyesi ile. Oysa II. Dünya savaşı sonrası da aynı Osmanlı dönemi gibi kutuplu bir dönemin oluşmasını sağlamıştı. Türkiye yine tarafsız bir dış siyaset uygulayıp kendini blokların oyunlarına karşı koruyup baskılarına karşı dünya kamuoyunun duyarlılığını talep etseydi belki bugün daha farklı bir ülke profili çizecekti. ABD ve NATO yanında tavrını koyan Türkiye böylelikle bir süper gücün kanatları altına girmeyi tercih etmiştir. Böylelikle Türkiye de devlet kurumları yeni süper gücün tavsiyelerine uymaya başlamış bütün kurumları Cumhuriyetin kuruluş ilkelerinin dışında yeniden şekillendirilmeye başlanmıştır. Doğal olarak bu dış işlerimize de yansımıştır. Burada bu sürecin siyasi, kültürel, ekonomik hayatımıza olumlu ve olumsuz yansımalarını irdelemeyeceğim ama bunun dış siyasetimize ve hariciyemize yansımalarına, bize neler kaybettirdiğine değinmeliyim.



Ülkemizin 1940”lı yılların sonu ile büyük güç etkisine girmesi ile bunun dış işlerimize de yansıması görülmüş diplomaside yeni tip batı merkezli bir anlayış yer almıştır. Bu o kadar samimi ve candan bir bağdı ki Kıbrıs Harekatı, Afyon ekiminin sınırlandırılması hususunda yapılan baskılara ve 1 Mart tezkeresinde görülen direnişin dışında gayet uyumlu bir şekilde günümüze kadar devam etmiştir. Dolayısı ile Türk dış işleri müttefiklerinin aldığı her karara katılmıştır. Oysa dış siyasette bütün dünyaca kabul edilmiş bir düstur vardır. Bu da “Bir ülkenin dış siyasetinde daimi dostu yoktur sadece menfaatleri vardır.” Söylemidir. Bu dönem itibari ile Türkiye Balkan coğrafyasında ki azınlıkları dışında hiçbir Türk coğrafyasından ve orada yaşayan soydaşlarından habersizdir.

Dünya tarihi içinde ki en büyük gelişmelerden biri olan geçen yüzyılın son 10 senelik zamanı içinde yaşayarak şahit olduğumuz Doğu blok”unun ve Sovyetler Birliğinin dağılması olmuştur. Bu dağılma sonucunda blok ve birlik üyesi onlarca devlet ile bölge bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bunların ise beş tanesi Türk dilli ve soylu devletti.



Birdenbire karşımıza aysberg gibi karşımıza çıkan Türk dünyası karşısında ne yapacağımızı şaşırmış, müttefiklerimizin tavsiye ve telkinlerini bekler hale gelmiştik. Böylesine bir durum için uygulayabileceğimiz ne bir program, ne bir plan ne de orada devletimiz adına faaliyet gösterecek kamu kuruluşu veya sivil toplum örgütüne sahiptik. Sadece başka ülkeleri ürkütecek ama tabanı olmayan büyük sözlere sahiptik.



Burada bir tespiti yapmak gereklidir. Dünya tarihi boyunca 16 imparatorluk, onlarca devlet kurmuş bir milletin oluşturduğu devlet böyle bir durumda açık ve ne yapacağını bilemeden kalmaması lazımdı. Başta hükümet politikaları olmak üzere onun kurumsal hali olan dış işlerimiz Misaki Milli tabir ettiğimiz milli hudutlarımızın dışında yaşayan soydaşlarımıza ve coğrafyalarına karşı bu kadar duyarsız ve ilgisiz kalmamalıydı.



Oysa bu ülkeyi bizi parçalamak isteyen düşmanlarımızdan kurtaran ve Cumhuriyetimizi kuran M. K. ATATÜRK ;



"Bugün Sovyetler Birliği, dostumuzdur; komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bu günden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir... Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır. Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür... İnanç bir köprüdür... Tarih bir köprüdür... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını beklememeliyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gereklidir..." Demiştir.



Aslında o sadece gerçekleşecek bir olayı vurgulamamıştı. Aynı zamanda iktidara gelecek hükümetlere, dış işleri yetkililerine ve sivil toplum kuruluşlarına o gün için hazırlanmalarını hatta en kısa zamanda hazır olmalarını nasihat hatta vasiyet etmiş değimliydi? Kendisi de bizzat bu hususta yapılan çalışmalara öncülük ve teşvik etmiş, dış Türkler ile ilgili devlet politikalarının hassasiyetle yürütülmesini sağlamaya çalışmıştır. Sovyetlerin ürkütülmemesini sağlamak için bir yandan çeşitli zamanlarda Orta Asya ile ilgilenmediğimizi Sovyetler”e bildirip onları sakinleştirirken, bir yandan da Sibirya”ya değin uzanan Türk topraklarında konuşulan Türk lehçelerinin araştırılmasını, Türklerin yaşadığı diğer bölgelerden öğrencilerin Türkiye”de yetiştirilip, ülkelerine dönmelerini sağlamıştır. Türk dünyası hakkında dış işleri personeline bilgilendirme toplantıları düzenlenmekteydi.



Onun vefatı ile bir çok şey değişmeye başladı. Tarafsız bir siyasi algılayıştan dünyayı gücüne sığındığımız gücün gözü ve üyesi olduğumuz örgütün menfaatleri doğrultusunda algılayan bir iç/dış siyasi görüş kurumlarımıza yerleşti. O coğrafyalar ve üzerlerinde yaşayan soydaşlarımız bize unutturuldu. Onlar şanlı geçmişimizin güzel hatıraları olarak tarihi konular olarak bize tanıtıldı. Ta ki 90”lı yılların başına, Sovyetler Birliği üyesi bölgelerin birlikten ayrılmak için meydanlarda, sokaklarda eylemler yaparken, polisle çatışırken onları gösteren yabancı tv kanallarının çektiği görüntüleri ekranlarımızda görene kadar. O zamana kadar hiçbir şey yapmamıştık, onları tanımıyorduk, insanlarımız büyük bir millet olduklarının şokunu o zaman yaşamıştı. Bu sürece kadar biz kanatları altında olduğumuz süper gücün kanatları altında en güvenilir müttefik pozisyonuna haiz olduğumuz düşüncesinin bize telkini ile kendimiz ile gurur duyuyorduk.

Türk dünyasının aniden ortaya çıkması en çok dış işleri bürokratlarımızı ürkütmüştü. Emekli değerli bir hariciyecimiz olan Kamran İNAN”ın ifadesiyle kendi gölgesinden korkar bir hale gelmişdik. Nedeni Pantürkist damgası yemekti. Oysa aynı süreçte dünyada aynı türden bir çok birlik vardı. İngilizlerin, Arapların, Fransızların, Latin ve Kuzey Amerikalıların, Güneydoğu Asya”da kilerin bu tür birliktelikleri yok muydu?



Aynı türden bir birliktelik uman Batı Avrupalı ve ABD”li gazetecilerin, televizyoncularının, Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını arka arkaya ilan ettikleri günlerde Türkiye”nin bunlara yaklaşımının ne olacağını öğrenmek muhtemel bir milli birlik kuracağı beklentisi ile günlerce, haftalarca Türkiye”de kalarak çalıştıkları medya kuruluşu adına bu tarihi olaya şahit olma çabalarını unutmuş değiliz. Ne yazık ki mevcut şartlar altında hazırlıksız yakalanmanın cezasını çekmiş, gerçekleşmesi muhtemel olabilecek bir en azından ekonomik bir birlikteliğin tarihi fırsatı kaçırılmış oldu.



Günümüze gelirsek Türk dış siyaseti yine müttefiki olduğumuz süper gücün ve ortağı olduğu birliğin talep / talimatları doğrultusunda hareket etmektedir. Bu projenin ismi yeni Osmanlı projesidir ama eğitimli kesimlerce bilineni BOP”dur. Devletimizin gerçekleştirmiş olduğu dış siyasi açılımlar, antlaşmalar bunun işaretini vermektedir. Bu projenin hale hazırda iki yön göstermektedir. Bunlardan biri güney ( Arap) diğeri güneydoğu ( İran) istikametinedir.



Oysa dış siyasetimize yön veren idareler bilinç altlarının onların davranışlarına etki yapan dini bakış açısından kurtulup bölgeye daha nesnel bakabilseler Arap coğrafyasının hiçte gördükleri veya tahmin ettikleri gibi olmadıklarını göreceklerdir. Bunu anlamanın en güzel örneği Arap birliğidir. Onlarca üyesi olan ve bunların içinde dünyanın en zengin ülkelerinin de bulunduğu bu birliğin Filistin sorununun resmileştiği son 60 – 70 yıl içinde ne yaptığı hususunu herkesin düşünmesi gerektiği malumdur. Bir çok Arap ülkesi refah seviyesinde yaşarken Filistin coğrafyasında ve komşu ülkelerde yaşayan on binlerce Filistinli sığınmacı açlık, fakirlik içinde kıvranmakta, büyük kısmının kaderi İsrail”in elinde bulunmaktadır. Oysa bu örgüt bir araya gelebilip arzu edilen baskıyı oluşturabilselerdi bırakın Arap ülkeleri onların adına Dünyanın bu sorunu şimdiye kadar halletmemesi için bir engel yoktu.



Arap dünyası yemekleri, dilleri, kültürleri aynı olmasına rağmen mezhepler, aşiretler, siyasi algı farklılıkları ve tarihi oyunlar ile bölünmüştür. Hatta aralarına kan ve husumet girmiş bulunmaktadır. Bunları bir araya getirmenin artık imkanı yoktur. Ta ki bu coğrafyada yaşayan bütün Arapların kendisi istemesi durumunda değişebilir. Türk dış siyaset kadroları ne kadar Osmanlı coğrafyasını kendine yakın hissedecek samimi düşünüyorsa Arap coğrafyasının tamamında milli görüş ve eğitim politikası o kadar hasmane görmektedir. Dolayısı ile bizde evlat acısı onlarda kuyruk acısı mevcuttur. Ama bundan daha önemlisi millet bilincine ulaşamamış olan Arap kavmiyetciliği muhatap alınacak düzeyde olmayıp kendilerini Osmanlıdan kurtardıklarını iddia eden ama aslında fiilen işgal etmiş olan ve onların zihinlerine kadar yerleşip onları hala yönetip, istismar eden sömürgeci güçlerin kontrolündedirler. Onun içinde bir araya gelerek ortak bir tavır alamamaktadırlar.



Türkiye”nin Arap ülkelerine doğru siyasi açılımı yani Osmanlıcılık projesi (BOP) sadece kendisinin doğrudan Arap ülkeleri ile temasında doğan o ülke kamuoylarının kendi iktidarlarına ve kendisine yönelik tepkilerini ortadan kaldırmayı amaçladığı gibi talep/direktiflerini Türkiye kanalı üzerinden iletmesini sağlayarak, Arap coğrafyasını dolaylı idare etme düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Bu maksatla, özellikle süper gücün medya kuruluşlarının ve ülkemizin de içinde olduğu coğrafya ülkelerindeki kendilerine ait olan medya kuruluşlarının da desteğiyle bu ülke kamuoylarına yönelik yoğun Osmanlının tarihine göndermeler yapılan yazıların, belgesellerin, açık oturumların yapılması boşuna değildir. Bu sayede süper gücün kendisi içinde ideal bir yapı olacak merkezinde yine Türkiye”nin yer alacağı tarihte ki Osmanlı benzeri bir oluşumun teşekkülü için zemin hazırlanmaktadır.



İran açılımına gelince; ülke olarak 1639 yılında imzalanan Kasrı Şirin antlaşmasıyla aynı zaman değişmeden günümüze kadar gelen dünyanın en eski sınırına sahip olduğumuz İran”la ülkeler arası ciddi bir sorun yaşamamaktaydık. Ama öyle olduğu halde İran”ın ülkesindeki Türklere ve komşu Türk coğrafyasına bakışı her zaman mesafeli olmuştur. 1925 Yılında İran”da ki Kaçar Türk hanedanlığının bir generali iken yapmış olduğu darbe ile iktidara gelen Rıza Şah döneminden itibaren Farsiler İran”ı 1000 yıl kesintisiz yönetmiş olan Türkleri potansiyel tehdit olarak gördüklerinden eritme ve milli, kültürel haklarını savunan düşün adamlarını ezerek sistemli tavsiye programlarını onlar üzerinde tatbik etmişlerdir.



Eşitlikçi bir hayat vaad eden İran İslam Cumhuriyetinin kurulması da bunu değiştirmediği gibi bu tür milli hak talepleri dine kurallara karşı çıkmak olarak görülerek en basit beklenti talepleri cezalandırılmıştır.



İran”ın Türklere yaklaşımına başlıca örnekler;



- İran Irak savaşında İran devleti Türk kökenlileri savaşın en yoğun yaşadığı cephelere sürerek kırılmalarına sebep olmuştur.



- Karabağ işgali döneminde yaşanan çatışmalarda Azerbaycan devletine değil Ermenistan”a yardım yapmıştır.



- Ermenistan ile İran arasında demiryolu yapım kararı almıştır.



- Ermenistan çok uygun fiyatla doğalgaz vermekte ve ekonomik destek vermektedir.



- Azerbaycan”a yönelik yoğun dini propaganda yapması.



Bu çerçevede İran ile iyi komşuluk ilişkilerinin sürdürülmesi gerekliliği hepimizce malumken gerek sahip olduğu rejim gerek ise uygulamaları ile dünya ülkeleri nazarında kınanan ve üzerine kamuoyu tepkisini çeken bir ülke temas şimdi olmasa bile gelecek zaman içinde ülkemizin aleyhine dönmesi kaçınılmaz görülmektedir. Aynı zamanda kendi içinde halkı ile sorunlu bir yönetimin bu tür ikili ilişkilerin artışından bir yerden sonra rahatsızlık duyup bunu tehdit algılaması kapsamına alıp almayacağı da düşünülmelidir. Böyle bir durum da daha önce aramızda yapılmış olan anlaşmaya rağmen doğrudan inisiyatifini kullanarak ayarlamalara, kısıtlamalara gittiği bilinmektedir. Bu yönden de ele alındığında güvenilir bir ortak olacağı izlenimi uyandırmamaktadır.



Peki mevcut durum ortada iken iktidarda olan hükümetimiz ve dış işlerimizin başında bulunanlar neden yüzlerini kendi dillerinin, kültürlerinin, soylarının, dillerinin ve geçmişlerinin hepsinin ortak olduğu yöne çevirmeyi, bu coğrafyadakiler yani Türk devletleri ile en azından ekonomik bir birliktelik kurmayı amaçlamamaktadırlar. Biz Arap coğrafyasına yoğunlaşarak acaba ata toprağımızı iki süper gücün hatta üç süper gücün (A.B.D., Rusya ve Çin) inisiyatifine mi bıraktık? Eğer böyle bir şey varsa bu tarihin affetmeyeceği bir hatadır. Bizim aramızda nede Arapların arasında olduğu gibi tarihi husumetler nede mezhepsel çatışmalar vardır. Bunlar tarihin içinde bize çok kaybettirmiş olan çatışmalar ile aşılmıştır. Evet Rusların onlar üzerinde tatbik ettiği ekonomik sömürüsününün yanından daha dehşetli tezahür ettiği kültürel sömürünün etkilerinin görüldüğü malumdur. Ama bu hedefine odaklanmış bir Türkiye için sorun olmayıp istenirse çok kısa zamanda aşılacak bir mevzuudur. Sadece bunu gerçekleştirmek sadece o ülkelerde faaliyet gösteren T.İ.K.A ile birkaç Türk üniversitesinin uhdesine bırakılamayacak kadar önemli olup üzerine yoğunlaşılmalıdır.



Türkiye”nin Türk cumhuriyetleri ile bir birlikteliğe gitmesinin ki belki bunun içinde yine güçlü bir ülke olan Rusya”da yer alabilir. ( Unutulmamalıdır bugün ki Rusya Federasyonu içinde bile Türk nüfusu hatırı sayılır bir yüzdeyi teşkil etmektedir.) bir çok gerekçesi ve bunu hazırlayıcı etmeni bulunmaktadır. Başlıcaları;



- Yetişmiş, eğitimli kadrolar ile genç nüfusa sahip olmaları



- Aralarında siyasi, askeri ve ekonomik sorunlar olmaması



- Yer altı ve üstü büyük rezervlere sahip olmaları



- Ortak dil, kültür, algı, din avantajının bulunması bunların ortak amaç potasında toplanması.



- Bu tür bir birleşme durumunda jeopolitik, ekonomik bir güç olmamızın kaçınılmazlığı.



- En önemlisi de artık Türk tarihinin bunu atalarımızın vasiyeti olarak zorunlu görmesidir.







Böyle bir oluşumu gerçekleştirememek sadece bizim ve nesillerimizin kaybı olmayacak aynı zamanda zayıfların, tek olanların ezildiği, yok sayıldığı, sömürüldüğü bu dünyada variyetimizin devamını sağlamak ve var olacağımızı kanıtlamak için bir zorunluluktur. Bu Türk birliği hali hazırda kurulu olan ama bölge harici ülkelerin sadece siyasi menfaat kaygısı ile üye olmuş olduğu işlevselliği azalmış olan Karadeniz ortak pazarı ile entegre edilmelidir. Bunun için bölge harici ülkelerin üyeliğine ya son verilmeli yada yeni Karadeniz ortak pazarı kurularak kıyı ülkeler ile daha sıcak temasa geçilmelidir. Karadeniz”in ve Hazar Deniz”in içinde bulunduğu tüketici kitlesi yüksek, üretim seviyesi müsait bir coğrafya bütün bölge ülkelerinin olduğu kadar Türkiye”nin de içinde bulunduğu bütün Türk ülkeleri ile bu coğrafya dahilinde ki yabancı ülkeler sınırları için de yaşayan Türkler için yeni bir asrın başlamasına sebep olacaktır. Bunun için gerekecek yegane düsturumuz, parolamız dilde, fikirde, işte birlik olmalıdır. Aksi halde yazımın yukarı kısmında değindiğim gibi her zaman büyük güçlerin oyuncağı, piyonu olarak kalır yer yüzünde ki varlığımızın yegane teminatı kendimiz. Milletimiz değil güvenip, bel bağladığımız o ülkeler olur. Bu ise bizim gibi geçmişi binlerce yıla dayanan bir millet için kabul edilemeyecek bir zillet ve utançtır.



OKAN







Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 18
Dün Tekil 790
Bugün Tekil 296
Toplam Tekil 1639838
IP 54.158.173.184






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































8 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Benim Hayatta yegane fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir.
(Mustafa Kemal ATATÜRK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 2.002 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu