Türkiye’nin Cari Açık ve Ödemeler Dengesi Sorunu - Aziz Dolu ATABEY - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Türkiye’nin Cari Açık ve Ödemeler Dengesi Sorunu - Aziz Dolu ATABEY
Tarih: 10.06.2015 > Kaç kez okundu? 2019

Paylaş


Cari açık nedir? Kabaca bir tarifle, bir ülkenin belirli bir tarih aralığında misal 1 Ocak-31 Ocak gibi aylık veya 1 Ocak-31 Aralık gibi yıllık zaman dilimlerinde ürettiği mal ve hizmet değerleri ile tükettiği yahut ihtiyaç duyduğu değerlerin toplamı arasındaki farktır. Bir emekçinin durumu da buna benzer haddizatında. Öyle ya, maaşınız asgari ücrete tabi ise bir aylık zaman diliminde bu ücrete denk harcama yapmanız gerekir. Fazla yaparsanız; o zaman da ileriki aylarda kemer sıkarak, bu açığı kapatmanız olmadı evdeki halıyı, kilimi haraç-mezat satıp borcu kapatmaya çalışmanız gerekir. Ana-baba, bacı-gardaştan da yardım alabilirsiniz tabi. Ama söz konusu ülkeler olunca ana-baba, bacı-gardaş ilişkisinin yerini borç (credit) senetleri alır. Gerçi İstiklâl Harbi yıllarında Azerbaycan Devleti, Buhara Hanlığı gibi kardeş ülkelerden karşılıksız yardım görmüştük. Sonraki yıllarda bu kardeşlerimizi unutmamız ise ayrı bir fasıl, ayrı bir ayıbımız...



Türkiye’de cari açık sorunu ilk kez Osmanlı döneminde ortaya çıkmıştır. Cari açık, doğal olarak borçlanmayı getirmiş ve Osmanlı ilk dış borcu 1854 yılında Kırım Savaşının masraflarını karşılamak için almıştır. Devlet-i Âli, 1923 yılına yani Cumhuriyetin ilânına kadar tam 41 borç anlaşması imzalamak zorunda kalmıştır. 1875 yılına gelindiğinde dış borcun bütçeye oranı % 25’tir. Aynı yıl, dış borç ödemelerini durdurduğunu (moratorium) ilân etmiştir. 1881 yılında Duyun-u Umumiye İdaresi kurularak Osmanlı dış borçları 239 milyon Osmanlı Lirası olarak yeniden yapılandırılmış ve özellikle Sultan Abdülhamid Han’ın kişisel çabaları ile borçların önemli bir kısmı eritilmiştir. Aynı çabayı, Gâzi Mustafa Kemal Atatürk döneminde de görürüz. Dahası iki lider de yeni (modern) Türkiye’nin temellerini atan adamlardır. Peki, son Osmanlı borcu ne zaman ödenmiştir, biliyor musunuz? 25 Mayıs 1954 tarihinde yani ilk borç alınan tarihten tam yüz yıl sonra!..



1923-1928 yılları arasında taşları yerine oturtmaya çalışan Türkiye iktisadı, Osmanlı döneminde verilmiş olan kapitülasyonların sonucu olarak ülkede bulunan yabancı işletmelerin millîleştirilmesi, sanayileşme çabaları, tarımda sil-baştan uygulanan düzenlemeler en önemlisi de 1929 yılında dünya genelinde hissedilen iktisadî buhrana rağmen yerli sanayinin korunmasına yönelik kanunların da katkısı ile ilk kez 1929 yılında dış ticaret fazlası vermiştir. “Ayağını yorganına göre uzat” düsturuna uygun bir iktisat siyaseti yürüten Türkiye 1937’lerin sonuna kadar sürekli dış ticaret fazlası verilmiştir. Özellikle 1932’den itibaren artmaya başlayan ve 13 yılda % 1400’lerle ifade edilecek bir miktara erişen altın stoku da cabası… Bu dönemde 14.5 ton olan altın stokumuz, 210.8 tona; döviz rezervimiz ise 320 milyon dolara çıkmıştır.



Türkiye iktisadındaki bu olumlu hava ne hikmetse II. Dünya Savaşı sonrasında tersine dönmeye başlamıştır. 1946-62 yılları arasında Türkiye iktisadı dış ticaret açığı vermeye başlamıştır. Üstelik de savaş dışında kalmayı başarmış bir ülke olmasına rağmen!.. Amerika ile 1946 yılında imzalanan Marshall anlaşması; 7 Eylül 1946’da, Cumhuriyet döneminde ilk defa kur ayarının düşürülmesi (devaluation) sonucu doların 1.30 TL’den, 2.80 TL’ye çıkması; 1956 yılında ikinci defa kur ayarının düşürülmesi sonucu dolar 2.80 TL iken, neredeyse 5.50 TL’yi bulmuştur. Bu düzenlemeleri 4 Ağustos 1958’deki oldukça ağır kur ayarı düşürme izler. 1 Amerikan Dolarına, 9 Türk Lirası değer biçilmiştir. Rusya ile ilişkileri “Ayı ile yatağa girmek” olarak nitelendiren İnönü’nün Amerika ile oynaşmaya (flört) başlaması, sonrasında Menderes’in yatağa girmesi diye giden süreçte Türkiye -M. Emin Değer üstâdımızın teşhisi ve tespiti ile ifâde edecek olursak- yeni sömürgeci (post-imperialist) Amerika’nın küresel ve bölgesel çıkarları uğruna “oltadaki balık” durumuna düşmüştür.



1963-1979 yıllarında iktisadî büyüme sürmekle ve kişi başına düşen millî gelir artmakla birlikte ülke iktisadı gittikçe dışa bağımlı bir hal almıştır. İlki 1929’da olmak üzere çeşitli yıllarda yerli sanayiyi korumaya yönelik çıkarılan yasalar ve özellikle Batı ülkelerinin ağır iktisadî baskıları sonucu yıldan yıla içine kapanan Türk iktisadı bu dönemde büyük bir darboğaza girmiştir. Hem ihracat için gerekli ara mal ithalatında hem de tüketim maddeleri ithalatında dövize ihtiyaç duyan Türkiye “70 cente (sent) muhtaç” bir ülke durumundadır. Bu yıllarda -özellikle- Almanya’ya başlayan yoğun emek göçü sonucunda “gurbetçi” olarak adlandırılan Türklerin gönderdikleri dövizler Türkiye için neredeyse can kurtarma simidi vazifesi görmüştür.

1980’ler, Türk iktisadı için bir nevi dönüm/dönüştürme noktasıdır. Özal’ın “serbest piyasa ekonomisi” olarak adlandırdığı haddizatında serbest iktisat (liberal economi) kuramı olarak Amerika ve Batı Avrupa’da onlarca yıldır uygulanan düzene (systeam) geçmek için köklü (radikal) düzenlemelere gidilmiştir. Bu dönemde özellikle yapısal anlamda büyük değişimler yaşanmış; ihracat kalemlerinde ağırlık tarım ürünleri iken hızla sanayi ürünlerine doğru bir kayma yaşanmıştır. Siyasîlerde ve iş dünyasında yüksek getirili ihracat ürünleri üretme ve ihraç etme konusunda topyekûn bir fikir birliği vardır. Bununla birlikte yapısal sorunlardan kaynaklanan nedenlerden dolayı dış ticaret açığının önü bir türlü alınamamış; ihracatın, ithalatı karşılama oranı % 70’ler seviyesinde kalmıştır. 1940’lı yıllardan günümüze kadar geçen sürede sanayi malları, yatırım malları, ara mallar, tüketim malları, sermaye vs. ithalat kalemleri bu makasın kapanmasına bir türlü izin vermemiştir.



Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verilerine bakılırsa Türkiye’nin cari açığı yıldan yıla artmaktadır. 12 yıllık dilimler halinde sınıflandırılınca ülkemizin son 36 yıldaki cari açık ve ödemeler dengesinde daha doğrusu dengesizliğinde aşağıdaki gibi bir tablo ortaya çıkmaktadır:



1979-1990 yılları arasında 14.446 milyar dolar cari açık

1991-2002 yılları arasında 17.651 milyar dolar cari açık

2003-2014 yılları arasında 444.909 milyar dolar cari açık



Bu iktisadî (economic) veriler de ortaya koyuyor ki “2023’te, ilk 10; 2053’te ilk 5 ülke arasında olacağız” vaatlerinin içi boştur. Niye, derseniz: Özal döneminde 14.4 milyar dolar olan cari açık sarmalı, o yıllarda yürütülen yap-işlet-devret, GAP, turizm ve sanayi teşvikleri vs. çabalardan dolayı hoş görülebilir. Koalisyon dönemlerinde -hadi diyelim ki- milyar dolarlık terörle mücadele harcamaları, yasal boşluklardan dolayı bankaların içlerinin boşaltılması, Marmara depreminin korkunç boyutlarda verdiği zararlar vs. gibi olumsuz gelişmeler yüzünden ülkenin dengesi bozulmuş olabilir. Peki, ama 2003’ten bu yana doğru-dürüst bir terör eylemi yokken, onca özelleştirme yapılmış; ülkenin sanayi kuruluşlar vb. değerler yabancılara haraç-mezat satılmışken bu cari açık niçin devasa boyutlara ulaşmıştır?



Şimdi de Kalkınma Bakanlığının 2011 yılında yayınladığı raporun/kitapçığın -adı her neyse işte- 11. sayfasında yer alan iktisadî veriler ışığında AKP’nin cari açık karnesini daha yakından inceleyelim:



2005 yılında 4.60 milyar dolar cari açık

2006 yılında 6.08 milyar dolar cari açık

2007 yılında 5.90 milyar dolar cari açık

2008 yılında 5.74 milyar dolar cari açık

2009 yılında 2.33 milyar dolar cari açık

2010 yılında 6.58 milyar dolar cari açık

2011 yılında 9.82 milyar dolar cari açık



Peki, yukarıdaki iktisadî verileri nasıl okumalıyız: Özelleştirme furyası ile yurtdışından gelen büyük miktardaki döviz sayesinde cari açıkta makasın daraldığı dahası kişi başına düşen milli gelirin 4.500 dolardan, kısa süre içerisinde gerçekleşen sıçrama ile 10.500 dolar seviyelerini bulması da bu satıp-savma furyasının sonucunda ortaya çıkmış yapay (sunî) bir artıştır. Kısacası vücuttaki büyüme -af buyurun- yalancı hamilelikten başka bir şey değildir.



Aslına bakarsanız cari açık ve ödemeler dengesinde takip edilmesi gereken yol borçlanma, özelleştirme gibi günü kurtarmaya dönük icraatlar olmamalıdır. Başta yap-işlet-devret olmak üzere tarım, teknoloji, bilişim vb. alanlarda üretime dönük teşviklerle Türk sanayisi dolayısı ile iktisadı ayağa kaldırılmalıdır. Misal pazar darlığı ve girdi maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle yıldan yıla gerileyen Türk tarımı tarıma dayalı sanayi kollarına verilecek teşviklerle tekrar ayağa kaldırılmalıdır. Hayvansal ve bitkisel yağ üretimi, meyve suyu üretimi, konserve ve salça üretimi, yün ve pamuk üretimi, et ve et ürünleri-süt ve süt ürünleri üretimleri gibi ileri teknoloji de gerektirmeyen alanlarda özellikle Anadolu’ya yönelik yapılacak teşviklerle “yerinde aş-iş” imkânı sağlanmış olacaktır. Yüksek getirili teknolojik ürünlerin geliştirilmesi ve üretimine özel önem verilerek, bu alanda faaliyet gösteren şirketlerin -bunlara çeşitli muafiyetler de sağlamak suretiyle- dış pazarlarda rekabet edebilmeleri sağlanmalıdır. Mal ve hizmet sektörünü ayağa kaldırmadan kısacası üretmeden, tüketmeye devam ettiğiniz sürece cari açığı ortadan kaldıramazsınız.



Cari açığın tetiklediği iktisadî buhranları (economic crisis) kur açılımları (politica) ile, açık ve/veya örtülü kur ayarı düşürmeleri (devaluation) ile önlemeye / atlatmaya çalışmak olsa olsa günü kurtarmaya dönük; nabza göre şerbet veren (populist) yaklaşımlar olarak değerlendirilmelidir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası merkezli danışıklı tartışmalarla daha doğrusu yaylım ateşlerle (salvo) kuru yükseltip; seçim öncesi kur ayarı düşürmüş (devaluation) bir fırka (party) görünümünden kurtulmak da ucuz şark kurnazlığı olarak kabul edilmelidir. Ki Merkez Bankasının adında “Cumhuriyeti” yazmadığı, biraz özel, biraz özerk bir kurum olduğu da ayrı bir soru işareti olarak hafızalarda yerini almaktadır.



Türk iktisadındaki cari açık sorununun temel nedeni dış ticaret açığıdır. Dahası cari işlemlerde en çok göze çarpan faaliyet türleri dış ticaretle ilgili olanlardır. Kültür ve siyasette olmasa bile iktisatta küreselleşen bir dünya karşısında Türk iş dünyası da küresel bir oyuncu olmak, oyunu kurallarına göre oynamak zorundadır. Avrupa Birliği ile yürütülen -sözüm ona- ortaklık müzakerelerinde Türkiye, tam da bu noktada oyuna getirilmektedir. Çiller, Erdoğan ve diğer liderlerin düşünmediği/düşünemediği sorun şudur: Serbest piyasa, serbest ticaret demek serbest dolaşım demektir. Türk girişimciler (müteşebbis) Kapıkule’den öteye ayağını uzatamazken dahası Brüksel’e sormadan, Avrupa Birliği dışındaki ülkelerle misal Türk Cumhuriyetleri, Arap ülkeleri yahut komşu devletlerle bir ticaret anlaşması bile imzalayamazken ülkemizin her bir yöresinde, bölgesinde Batı menşeli mallar serbest olarak dolaşabilmekte daha da acıklısı Çin, Tayvan gibi üçüncü taraf ülkelerden aldıkları ucuz malları getirip, bizim ülkemizde piyasaya sürebilmektedirler. Böyle olunca da Türkiye’nin 2009 yılı dış ticaret açığı dünyadaki iktisadi buhranın ithalatı kısmaya dönük olumlu etkisine rağmen 24.9 milyar dolar olmuşken yine bir sonraki yıl yani 2010’da hesaplanan uluslararası gelir hesabı 4.477 milyar doları gelir, 11.616 milyar doları gider kalemi olmak üzere 7.139 milyar dolar açık vermiştir.



Hâlihazırda Türkiye’nin ihracat yaptığı ilk beş ülke Almanya (% 10.1), İngiltere (% 6.4), İtalya (% 5.7), Fransa (% 5.3), ve Irak (% 5.3) iken ithalatta ilk beş ülke Rusya (%11.6), Almanya (% 9.5), Çin (% 9.3), ABD (% 6.6) ve İtalya (% 5.5) olarak sıralanmaktadır. İhracatta motorlu kara taşıtları (otomotive) ilk sırayı alırken, ithalatta mineral yakıtlar ve yağlar (neft/petrol, enerji) en büyük harcama kalemi olarak göze çarpmaktadır. Dahası Türkiye’deki yabancı yatırımların % 79’u Avrupa Birliği ülkeleri olup; ilk beşte Hollanda, Almanya, Lüksemburg, Belçika, Fransa, Avusturya gelmektedir. Bunu % 8.4 ile ABD ve % 7.4 ile Körfez ülkeleri olarak adlandırılan Arap sermayesi izlemektedir. Son yıllara ait bu veriler, Türkiye’nin, eskilerin tabiriyle Düvel-i Muazzama olarak adlandırılan Batı Dünyası ile iktisadî anlamda bir bütünleşmeye (integration) doğru gittiğini göstermektedir. Türkiye’nin dış ticaret siyasetindeki bir yanlış adım da burada karşımıza çıkmaktadır. Misal Çin ile sürdürülen ticarî ilişkilerde karşılıklılık ilkesi gözetilmemekte, ticaret hacminin nerdeyse tamamı ithalat hanemize yazılmaktadır. Haliyle böyle bir ilişki ticaret değil olsa olsa bağımlılık olacağından sürdürülebilirlikten hayli uzaktır. Burada izlenmesi gereken yol-yordam (strateji) karşılıklılık ilkesi ve dengeli alışveriş yöntemi olmalıdır. Peki, ama enerji kaynakları yönünden olağanüstü zenginliklere sahip Türk Dünyası ve Arap Ligi olarak adlandırılan soy ve/veya din birliğimiz bulunan ülkelerle dahası sınır komşumuz olan ülkelerle de yakın iktisadî ilişkiler kurmamız gerekmez mi? Ki üstelik tüketim açısından doyuma ulaşmış; teknolojisi bizimle at başı giden Batı ülkelerinde pazar sıkıntısı çekmektense sözünü ettiğimiz birçok açıdan onlardan ilerde olduğumuz diğer ülkelere açılmak girişimcilik açısından da daha isabetli olmaz mı? Bunun, milletimize sunacağı Büyük Türkiye olma fırsatı da cabası.. Velhâsıl Hacı Bektaşi Veli ne güzel söylemiş: Bir olalım, iri olalım, diri olalım!.



Türkiye’nin son yıllardaki ihracat-ithalat dengesi ve dış ticaret açığı bunlara bağlı olarak ortaya çıkan cari açık sorunu çözülemeyecek bir sorun değildir. OECD, AB, İslâm İşbirliği, Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Şanghay 5’lisi ve Türk Keneşi (Konsey) olarak adlandırılan Türkçe Konuşan Ülkeler Birliği gibi bölgesel ve küresel çaptaki iktisadî yapıların sunduğu fırsatları değerlendirmesi; tarım ve sanayiyi geliştirirken ticareti de küresel çapta icra etmesi gerekmektedir. Misal tarımda sanayi bitkisi sınıfında yer alan sebze-meyve üretimine ağırlık verilmelidir. Ki bu ürünler, yerli sanayi için de bir nevi itici güç olacaktır. Dahası modası geçmiş, hantal sanayi işletmeleri ile zaman kaybetmek yerine çağın ve geleceğin gereği olan yeni sanayi dallarına misal elektrikli otomotiv, bilişim alanı (sector) gibi geleceğe dönük yatırımların şimdiden teşvik kapsamına alınması gerekmektedir. Bor gibi, fındık gibi tekel durumundaki hammadde ürünlerini sanayi yatırımları ile desteklemek suretiyle enerjide, gıdada uluslararası marka değeri olan işletmelerin kurulması sağlanmalıdır. Ülkenin başına bela olan vergi düzeni ve kayıt dışı iktisadın arızalarından, marazalarından kurtarılması gerekmektedir. Bunun için de öncelikle vergide sadelik ve şeffaflık sağlanmalıdır. Misal Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ödeyeceği vergi üç kalemde toplanmalı; bu alandaki belirsizlikler, kafa karışıklıkları giderilmelidir. Devletin iş ve işleyişinde gözlemlenen israf ve düzensiz yatırımların önüne geçilmelidir. Yatırımlarda toplum yararı ve iktisadî değerlik temel ölçüt olmalıdır. Bürokrasi, mümkün olduğunca iktisadî faaliyetlerin dışına çıkarılmalı; iktisadî düzenlemeler muğlâk ifadelerden, yasal boşluklardan ayıklanmalıdır. Misal kamuya ait dev ölçekli ihalelerin, ulusal ve hatta uluslararası basın-yayın organlarında ilânı gibi şeffaf ve rekabete açık şartlarla yerine getirilmesi sağlanmalıdır. Ama bütün bu saydığımız önerilerden önce, siyaset kurumuna bir çeki-düzen verilerek, rüşvet ve yolsuzlukların önüne geçilmesi; demokrasinin arızalarından, aksaklıklarından kurtarılması gerekmektedir. Misal seçme ve seçilme ile ilgili uygulamada (practice) karşılaşılan kısıtlamaların ortadan kaldırılması; ilk turda seçim barajı kaldırılarak, ikinci turda en çok oyu alan 2 fırka (party) arasında tekrar seçim yapılması böylelikle ülke yönetiminde istikrarın sağlanması gibi uygulamalara gidilmelidir. Son olarak Büyük Türkiye’ye giden yolda, bilgi çağının da bir gereği olarak eğitimle, iktisadın eşgüdümü (coordination) mutlaka ve mutlaka sağlanmalıdır.



Aziz Dolu Atabey

Serik-04.06.2015 Perşembe











Yorumlar









Aktif Ziyaretçi 25
Dün Tekil 1067
Bugün Tekil 869
Toplam Tekil 2635765
IP 3.227.233.55






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:































































19 Muharrem 1441
Eylül 2019
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30


Türk hakanları ve Türkmen Padişahları devlet işlerinde hatunun fikirlerini üstün tutar.
(NİZAM ÜL-MÜLK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Hedefimiz - Mefkuremiz - Faaliyetler - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2019 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 9.059 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu