SON BAŞVEKİL - Mustafa Nevruz SINACI - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









SON BAŞVEKİL - Mustafa Nevruz SINACI
Tarih: 29.09.2009 > Kaç kez okundu? 1931

Paylaş




Zaten O”ndan sonra (millet iradesini temsil) anlamı ve özelliğini yitiren makama baş-bakanlık, atama yoluyla mekâna tensip olunana da baş-bakan adı verilmiştir!...

Olması gereken de buydu.

Zira o güne kadar vekillerini bizzat seçen millet; dolayısıyla kendi Baş Vekil”ini de kendisi seçmiş oluyordu.

Yani, devlet idaresinde “millet iradesi” hâkimdi.

Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları daha dürüst, namuskâr ve demokrattı.

Ülkemizde (kuvvetler birliği ilkesi olmasına rağmen) daha güçlü, hâkim ve hükümran bir “adalet sistemi”, adalet ahlâkı ve hukuk vardı. Vergiler bu kadar çeşitli ve karmaşık değil, çok azdı. Hükümet insan odaklı olarak, millet için çalışır, deli dumrul gibi (doğalgaz, elektrik, su, petrol ürünleri, iletişim ve bilişim) vergi almaz; gasp ve irtikap eder gibi ticaret yapmazdı..

Sonra gerici, mürteci ve yobazların devirme (devrim) ve çökertme tuzağına düşüldü.

Son Baş Vekil Adnan Menderes ile bazı vekilleri Zorlu ve Polatkan, adına, utanmadan ve hicap etmeden mahkeme denilen, çadır tiyatrolarında “emredildiği gibi” katledilmelerine karar kılındı. TC tarihinin en insanlık dışı ve nefreti calip, sözde yargıçları, hem bu karara ve hem de tiyatro süresince devam eden “hırsızlar kervanı” isimli yalan, iftira ve furya”ya (radyo programına) ortak oldular. Neticeten idam ve infazlarla birlikte ülkemizin üstüne adeta bir mezar toprağı serpildi ve mâkus talih hükmünü icra etmeye başladı…

O, (Baş Vekil Adnan Menderes) bu kahpe tuzak ve kalleş ihanetin sebep ve hikmetini, zanlı ve suçlularını çok vazıh (açık) bir işaret ve atiye dair kehanetle tespit ve sevgili milletine idamından önceki son mektubuyla açıklayıp, ilân etti. Duyurdu.

Nerede? Nasıl mı?..

Malum idamlar bütün dünyada el ayak çekildikten sonra, yani sabaha karşı yapılır.

Sebebi gayet basittir: Gündüz infazları halkta taşkınlıklara meydan verir. Olayın dehşetinden etkilenenler, sağa sola saldırıp bazen başka ölümlere yol açabilirler. .

Ama O”nun ki öyle olmadı.

Adeta millete meydan okurcasına, alçakça, sinsice ve haince, üstelik bir ikindi vakti gizlice, gözlerden ırak ve gönüllerden uzak, ıssız bir ada da ağır-ağır darağacına doğru yola çıkarıldı. (Polatkan ve Zorlu için de aynı yöntem uygulandı)

Şehâdet makamına vardığında, son sözlerini yazmak için kâğıt kalem istedi.

Ufak bir not kâğıdı uzattılar önüne.

Başladı yazmaya.

Kendini iyi ifade etmesiyle tanınan son Başvekil, darağacının gölgesinde o kâğıt parçasına adeta bir demokrasi manifestosu döktürecekti.

Artık, Allah (CC)”dan başka kimseden korkusu kalmamıştı.

Zaten önce de Allah”tan başka kimseden korkmazdı.

Ölümden öte yol var mıydı sanki?

Başladı yazmaya.

Dünyaya sağlığında bıraktığı son belgenin “eski yazı” dediğimiz Osmanlıca olması ve hiçbir imla hatası ve cümle düşüklüğü içermeden yazılması çok düşündürücüdür.

Demek ki, ölümü bile arzulayacak noktaya getirilebiliyormuş insan.

Gerektiğinde ona, bir sevgiliye koşar gibi de koşulabiliyormuş…

İlk satıra şöyle yazdı:

“Adnan Menderes”in idamından evvel son sözleri...”

Sonra düşüne, düşüne yazmaya devam etti:

“Sizlere dargın değilim.

Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler (elinde olduğunu ve gerçekte kimler) tarafından idare edildiğini biliyorum.

Onlara da dargın değilim.

Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki:

“Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir.”

İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok.

Ancak; Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman (!) efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz?

Şunu da söyleyeyim ki, “milletçe kazanılacak adalet-hukuk, hürriyet ve demokrasi mücadelesinde sizi ve efendilerinizi yine de (1950”de olduğu gibi) kurtarabilirdim” lâkin dirimden korkmayacaktınız.

Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes”in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir.”

O, son Başvekil”di. Umur-u devlet”di. Erbap-ı faziletti.

Hak âşığı, adalet, hukuk, demokrasi ve millet sevdalısı idi..

Bu uğurda başını verdi…

“Demokrasi Şehidi” mertebesine yükseldi.

Efsaneleşti, destanlaştı ve milletim mâşeri vicdanında taht kurdu.

Hukuk”un yüzkarası ve Türk hukukçularının ebedi utancı yassı-ada mahkemelerinin zulüm, ağır tahrik ve hakaretleri karşısında ezilmiş, tükenmiş, adeta canlı cenazeye dönmüş Menderes”in dimağı, son mesajında alevlenmiş, millet düşmanlarını işaret ve ifşa etmiştir..

Özellikle irticalî konuşmalarında zaman-zaman edebî bir haz kazanan zengin üslubu, bu işaret ve ifşaatında, Osmanlıcanın nâmütenahi manâ derinliğine sahipti..

O, her tür taklit, zorlama, dayatma ve uydurukçuluktan uzak, Milli ve doğal”dı.

Bu dil zenginliği ve mana derinliğine mümasil (emsal) bir örnek…

İşte 1 Mayıs 1960 tarihli radyo konuşmasından birkaç cümle:

“Çok partili hayat birtakım müşkülata rağmen devam edip yerleşmekte... Ve her memleket meselesini milletin rey ve iradesiyle halletme veya yönlendirme şuuru vicdanlarda yerleşmekte ve kökleşmektedir... Fakat memleket bütün bu güzel ve müspet manzaraları ile göze gelmiş gibi, feleğin kahrı şeametli [uğursuz] bir nefes gibi üstünde dolaşmakta, sanki zehirli bir çöl rüzgârı gibi onun güzel renklerini soldurmaya çabalayarak esmekte...

Ne için sevgili vatandaşlarım?

Bu kin, bu husumet, bu ihtiras, bu kıskançlık ne için kurutucu bir çöl fırtınası gibi bu güzel vatanın üstünde estirilmek istenmekte?”

Sahi, ne içindi bütün bunlar?

Memleketin üzerinde estirilmek istenen bu zehirli çöl rüzgârları kimin eseriydi?

Daha da önemlisi, “silahların gölgesinde yaşayan efendiler” den kimler ve hangi güçler kastedilmekte idi? CHP”liler ve İnönü mü acaba? Yoksa Derin devlet mi? Yahut iddia olunduğu gibi ABD veya bazılarının iddia ettiği gibi hâkimiyetini ABD”ye kaptırmış olmanın telaşıyla harekete geçen İngiltere öncülüğündeki Avrupa mı?

Mektubun dikkat çekici cümlelerinden birisi, Türkiye”deki “hürriyet mücadelesi”nin er geç kazanılacağına ilişkin vurgudur.

Menderes”in hürriyet mücadelesine başlama tarihi olarak verdiği 17 yıl evveli, 1944: “Türk milliyetçilerine zulüm ve işkence dönemine” tekabül eder. Hakeza, Eylül 1945”te CHP”den ihraç edilmeden önceki yoğun muhalefet günleri de hatırlanır..

Çünkü O, Şükrü Saraçoğlu kabinesine güvensizlik oyu veren 7 muhaliften biridir.

“Geç kaldınız, geç. Benim başımı asıl o zaman alacaktınız”, diyerek; idam sehpasının eşiğinde yazdığı mektupla, şahsı ve milletine yönelik dâhili ve harici husumet, ezeli kin ve derin düşmanlığın odağında İsmet İnönü olduğunu tüm dünyaya açıklar.

“Silahların gölgesinde yaşayan efendi” ve “1950”de kurtardım” dediği işte odur.

İktidara geldiklerinde paçası tutuşan İnönü”ye “devri sabık” yaratmayacakları, yani “Atatürk”ün vefatından 1950”ye kadar aralıksız olarak yapılan soygun, vurgun, rüşvet, iltimas, yolsuzluk, yalan-talan ve suiistimalin üstüne gitmeyecekleri” konusunda teminat veren Bayar ve Menderes, İnönü”yü iğrenç bir rezillik, ihanet töhmeti ve mâhkumiyetten kurtarmışlardır.

Bakmayın siz İnönü ve İnönücülerin “aslında paşa Menderes”in idam edilmesini son dakikaya kadar istemedi” yavelerine. Çünkü Bedii Faik”in de ustaca yakaladığı gibi, İnönü O”nun idamını son dakikaya kadar değil, “son dakikada” istememiştir. Ama zaten o son dakikada kimsenin (ABD Başkanı”nın bile) idamı önleyecek gücü kalmamıştı ki!

Zamanlaması tek kelimeyle harikaydı İnönü”nün...

Vatan, millet, demokrasi, hak-hukuk ve adalet delisi rakibinden kurtulmayı arzu etmiş ama şeytani bir kurnazlıkla son dakikada harekete geçerek üzerindeki şaibeyi de temizlemek istemişti. Sahte hüzün ve riyakârca bir teessürle “Ne yapayım, gördünüz, elimden gelen bu kadardı”, diyerek de işin içinden sıyrılmayı becermişti.

Mektup devam ediyor:

“Adnan Menderes”in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir.”

Yoksa bir kehanet karşısında mıyız?

Ölüsü değil, ruhu, gün gelecek “birbirinden kötü taklitler sahte demokratlar ve yeni Menderes”ler olarak ortaya çıkan Demirel, Ecevit, Özal ve Recep dâhil” özellikle ve bilhassa (şimdilerde AKP ile tarihen örtüşen) CHP olmak üzere; 27 Mayıs artığı cunta, dikta, sulta ve statüko partilerini siyaset meydanlarında sandığa gömerek silip süpürmeyecek midir?

Ve bugün CHP, AKP ve şeriklerinin ensesindeki nefes, Türk halkının gönlünden hâlâ silinmeyen Menderes”in ruhu; Kadim Demokrat Parti”nin “siyasette uyguladığı “fazilet” mücadelesi değil midir?

Lütfen hatırlayınız!.. Cumhuriyeti kuran ve O”nu Türk Milletine, “ebed müddet” yaşatılması kayıt ve şartıyla armağan eden Mustafa Kemâl ATATÜRK ne demişti?

“CUMHURİYET FAZİLETTİR”

Dolayısıyla bu son anından damıtılmış kehanet pekâlâ tutmuş, yıllar sonra İstanbul”a nakledilen aziz nâşı bile on binleri sokağa dökmeye yetmiştir. Dahası: Asıl çıkan kehanet, (ihtilalden sonra dostları tarafından bile komik bulunan) Menderes”in “Bütün bir millet arkamdan geliyor” sözleri olmuştur.

NETİCE OLARAK:

“Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes”in ölüsü (46 ruhu, DP”nin dava, mana ve misyonu) ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi (hepinizi) silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir” Sözlerine dikkat edin!...

Bu sözler; Elli yıldır tecelli eden kehanet, Türk milleti”ne vasiyet ve emanettir.

Son atılım, cür”et ve açılımlar gösteriyor ki: “Ülkemiz elli yıldır siyasi vesayet, dâhili-harici kuşatma (psikolojik, biyolojik, kimyasal, sosyal-kültürel savaşa maruz) ve dehşetli bir abluka altındadır. Şimdilik bunu kırmanın, kaldırmanın ve tasalluttan kurtulmanın tek hukuki ve demokratik yolu seçim, yani sandıktır.

Artık “kader sandığını kurmanın” ve tıpkı “beyaz ihtilâlde olduğu gibi” Yeter!... Söz Milletindir… diye haykırmanın zamanı gelmiştir. Son çare: “ya zalim”e, zulme ve ihanete karşı tek parti olarak birleşmek” veya yapılacak ilk seçimde hiçbir parti”ye oy vermemek şartıyla "27 Mayıs cunta, dikta, sulta ve statüko partilerini" sandığa gömerek; Vatan, Millet, Devlet, Demokrasi ve Cumhuriyet”i kurtarmaktır.

Emanet: “Türkiye Cumhuriyeti” ,

Vasiyet: Hürriyet, adalet, demokrasi, hak, mutlak eşitlik ve hukuk…

Metodoloji ve strateji: Siyasette Fazilet Mücadelesi;

İyi, namuslu, demokrat ve dürüst; İlkeli, onurlu ve sorumlu olan kazansın.

HAYASIZCA BİR RİYÂKÂRLIK

Mustafa Nevruz SINACI

Her meselede olduğu gibi “Ermenistan”la ilişkiler” ve kapıların açılması konusunda da çok isabetsiz, ilkesiz, onursuz, sorumsuz, tavizkâr bir tutum ve ağılıksız hareket tarzı seçildi.

Bir cihan İmparatorluğu koskoca Osmanlı bakiyesi Türkiye, tarihi bir değeri olmayan çete devleti, terör hamisi, yalancı, müfteri, hain ve küstah Ermeni karşısında küçük düşürüldü.

Hatırlarsanız Recebin iktidarıyla birlikte önce 40-50 bin civarında Ermeni”nin, kaçak olarak Türkiye”ye girmesi teşvik edildi. Devlet buna göz yumdu. Sonra Gürcistan-Ermenistan arasında açılı bütün kapılardan; Soykırım şehitlerinin kemiklerini sızlatan “alçak ve kancıkça” kan üzerinden ticaret yapıldı. Yapılıyor… Dahası sürmekte olan Karabağ işgaline rağmen, tek taraflı taviz ve ivaz içeren protokol imzalandı. Öz kardeş Azerbaycan aldatıldı, rencide edildi, kandırıldı; Korku ağır bastı, menfaat hırsı ve çıkar galip geldi. Sonuçta Azeriler satıldı.

Bu ahlâksız tasarruf şerefli, onurlu ve soylu Türk Millet iradesinin eseri değil;

Millete rağmen işlenmiş, tarihi bir suçtur.

Evet, “suçtur” çünkü Türk geleneği ve yerleşik Hukuk-u Düvelde (uluslar arası hukuk kurallarında) mutlak mütekabiliyet ve mütekabiliyette kesin suratta adalet şarttır. Misilleme durumunda BM anayasası 51 madde uygulanır. Mukabele-i bil-misil meşru bir hak olup; Bu konularda ancak, “vatan hainleri” göz yumucu, taviz ve ivazkâr olur!..

Şimdi de, Ekim veya Kasım ayında kapının açılması bekleniyor. Dolayısıyla tarih, belgeler ile yaşanmış gerçekler ve geleceğe ışık tutan olaylar, çok ciddi, ilkeli, onurlu-sorumlu ve kesinlikle mütekabiliyet esasına uygun hareketi zorunlu kılar. Kaldı ki, umur-u hükümet buna mecburdur. Aksi takdirde “vatana ihanet suçu” işlenmiş olur.

BİR İBRET VE HAKİKAT VESİKASI (*)

“Ermenistan katliamı üzerine gönülden ve vicdanen inandığım gerçekler hakkındaki safiyâne düşüncelerimi tekrar söylüyorum. Bu olayları asla onaylamadığımı ifade etmezsem Allah beni affetmez. Olayların küstahça abartıldığını kanıtlarıyla ispat ettim. Zaten hafifletici şartlar kendilerini savunmaktadır. Türkiye”nin kemirici kurtları, profesyonel gammazlar ve iftiracılar, zengin ve fakirlerin tüm varlıklarını kendilerine akıtan, tüm Hıristiyan âlemini Türk vatanı aleyhine kışkırtan ve Yunanlarla birlikte her fırsatta mezalim yapanlar Ermenilerdir.

Lövantenler hiçbir ülkede ve devirde Türklere iftira eseri, bu kadar ustaca ve yüzsüzce icra edilmemiştir. Bunu, Hıristiyan sıfatını kullanıp istismar ederek dar kafalı binlerce Katolik nezdindeki itibarları sayesinde yapmışlardır. Doğu ülkelerine baktığımızda, bizdeki çok nahif ve cahilin din fanatizmiyle, Katolikliğin en büyük düşmanı Ermeniler ve Ortodokslar lehine davrandığını gülümseyerek görürüz.

Hâlbuki zavallı Türkler, aksine, bizim için hoşgörünün bizzat kendisi olmaktan asla vazgeçmediler..Yine, ciddî insanların, kelimelerin ne anlama geldiklerini bilmelerine rağmen, Türklerin bize ihanet etmiş oldukları iddiasında boş yere inat ettiklerini tekrar söyleyeyim.

Ancak, ihanet etmenin birinci şartı, bir söz verilmiş olmasını icap ettirmez mi ? Oysa Türkler bize ne vaat ettiler ve bize ne borçlular, rica ederim? Biz onları Mısır”da İngilizler, Tripoli”de İtalyanlar, Balkanlarda Bulgarlar ve Yunanlar karşısında (ve daima en haksız biçimde hareket ederek) yalınız bırakmadık mı? Gerçekten onlar üzerinde ne hakkımız var?

Nihayet, Rus devinin ağır pençesi altında ezilmenin ve İstanbul”u kaybetme tehlikesi karşısında yapayalnız kaldıklarını görünce, vatanlarını kurtarmak için ümitsizce Almanya”nın yardımını kabul ettiler. Onların yerinde başkası olsaydı öyle yapmazdı?

Türkiye üzerine çullanmış Avrupa”nın aç gözlü politikalarına hizmet etmek üzere tam vaktinde ortaya çıkan “Ermenistan katliamları”nı özellikle şüpheyle karşıladım. İlk bakışta sözde Maraş katliamı son derecede “beklenmedik” geliyor bana. Türkler, Avrupa”nın pusuya yatarak kötü niyetle onları kolladığı bir sırada bu infazları yapacak kadar akılsız mıydılar?

Bu nedenle bilgi sahibi olmaya çalıştım. Ve işte, çok ciddî Fransız kaynaklarından edindiğim bilgiler:” (*) Türk dostu Pierr Loti”nin mektubu. (Devamı ve tamamı yarın)

PİERRE LOTİ”NİN KALEMİNDEN…

Mustafa Nevruz SINACI

Öncelikle, bizde ne yaparlarsa yapsınlar, cahil kitleler tarafından daima hakaret edilen ve en kötü ithamlara maruz kalan zavallı Türklerin yerine bir an kendimizi koyalım.

Mütarekenin hemen akabinde, kendilerine bırakılan son derecede sâkin Kilikya”ya, arkalarında topçu bataryaları ve işgal malzemesi taşıyan İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin girişi (ki, bu asla inkâr edilemez bir olaydır) karşısındaki öfke dolu şaşkınlıklarını tasavvur edelim. Ve bu olay, İzmir”in katliamcı ve kundakçı Yunan çetelerinin, her şeyi ateşe ve kana bulamak amacı taşıyan istilasıyla çakışmaktaydı. Dünyada hangi ülke kendisini son gücüyle müdafaa etmeden buna tahammül edebilir?..

Bu da yetmezmiş gibi birliklerimizin önünde, kudurmuşçasına saldıran Fransız giysili Ermeni çeteleri.. Peki neden Fransız üniforması içindeydiler? Neden: Bazı müttefiklerimizin Türklerin bize duyduğu sevgiyi nefrete dönüştürmek ve sevgili Fransa”mızın doğuda asırlarca uğraşarak kazandığı önceliği kapmaktı.

Ermeni lejyonu olarak isimlendirilen bu çetelerin Köylere salındıklarında Türk halkı üzerinde vahşice hırslarını tatmin etmeye başladıklarında neler yaptıkları tahmin edilebilir. Başlangıçtan itibaren, onların Adana ve Haçin gibi şehirlerde düzeni kurmalarıyla ve sözde görevlendirilmelerinden ve Fransız üniformalarının ihsan ettiği dokunulmazlıktan aldıkları cesaretle en aşağılık içgüdülerine tam yol verdiler. Yağma, ırza tecavüz, cinayet ve yıkımlar, Türk köyleri art arda kesintisiz olarak yakıldı, yıkıldı. Haçin”de yüzlerce Müslüman inanılmaz işkencelerle katledildi ve sakat bırakıldı. Uzun süren sürgünlerden dönen zavallı Türk esirler katledildiler ve hayâsızca parçalanan cesetleri günlerce açıkta bırakıldı.

Dünyanın en eski kentlerinden olan Maraş yoğun top ateşiyle bombalanarak kırıntı haline getirildi. Antep ve Onria kentlerinde Ermeni lejyonları, gene Fransız üniforması içinde, dehşet verici suçlar işledi. Olaylar öylesine trajik bir hal aldı ki, Fransız askerî makamları, maalesef kamuya açıklanmayan teferruatlı raporları Paris”e gönderdiler.

Sonuçta kitle halinde ayaklanan Türk halkı sonunda silâhlandı. Her iki tarafa da bir çok yaralı ve ölüye malolan çatışmalar bunu takip etti. Ermeniler öldü ama çok daha fazla Müslüman, Yunan ve yaklaşık 200 Fransız da hayatını kaybetti. Ama bir tek Ermeni bile katledilmedi. Gerek Latin, gerekse Gregoryen ve Katolik ruhban sınıfı tarafından gönderilen telgraflar bunu doğruluyor. Bu durumda ben, Maraş”ta Ermenilerin katledilmesi hikâyesinin Fransız karşıtı davaların en büyüğüne hizmet etmek amacıyla uydurulmuş riyakârlıkların en hayâsızcası olduğunu iddia etme cesaretini gösteriyorum. Zaten, ihtimal dâhilinde olmasa da, yanlış bilgilendirilmiş olmam durumunda müttefikler arası bir soruşturma komisyonunun olay yerine gönderilmesinin rica ediyorum.

Bu isteklerini avaz, avaz haykırarak bildiren Türkler ile beraberim. Bitirirken, bir olayı istisnaî ciddiyetle ve çok üzülerek anlatmak zorunda olduğuma inanıyorum: Çatışmalarda yer alan Fransızlar, bizden ölenlerin İngiliz top mermileriyle vurulduklarını beyan ettiler. Bu bazı Kürt keskin nişancılarının İngilizler tarafından silâhlandırıldıkları izlenimini vermektedir. Bu durumu bizzat İngilizlere ihbar ediyorum. Çünkü biliyorum ki, başkentte iyiler ve dürüstler vardır ve onlar öncülerinin durdurulamaz emperyalizminden ilk öfkelenenler olacaklardır.”

NOT: Bu mektup, Fransız bilim adamı ve akademisyen Pierre Loti”nin 1920 yılında, Paris”te yayımlanan “L”Est de Paris” isimli gazetedeki makalesi. Bilâhare yazar bu makaleyi 12 Nisan 1920 tarihinde Paris”ten postaya vererek dönem askerî Müze müdürü Ahmet Muhtar Paşa”ya göndermiştir. Mektubun Galata Postanesi”ne varış tarihi 18.04.1920”dir.

Son söz: Halkın hafızası nisyan / unutmakla malul olabilir. Fakat milli hafıza (devlet) daima diri olmak, iyi bilmek, hata yapmamak, milli menfaatleri gözetmek ve mütekabiliyet ilkelerine mutlaka uymak zorundadır. Zira Cumhuriyet nesillerinin fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür”dür. Kamu vicdanı asla!.. Vesayeti, hıyaneti ve düşman dayatmasına boyun eğecek kadar zaafla malul, aşağılık hainleri affetmez...

*******

WEB: http://www.mustafanevruzsinaci.blogspot.com /

mail: gercek.demokrat@hotmail.com

ADRES: P.K. 118, [06 442] Yenişehir-ANKARA (muhtelif posta, yayın ve gazetete gönderimi için)

NOT: Bu makaleler 5846 sayılı yasa kapsamı dışındadır. Serbestçe iktibas edilebilir. Aynen veya kaynak gösterilerek gazete, dergi veya WEB sitelerinde yayınlanabilir. MNS



BİR HATIRLATMA!....: “YORUMSUZ”!...:

Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirisi”nin "Türkiye" başlıklı bölümünden; "Presidency Conclusions"Madde: 23.."..müzakerelerin yalnız Türkiye”yle değil, diğer devletlerle de yapılabileceğini... Müzakereler sırasında Türkiye birkaç devlete bölünürse veya güneydoğu bölgesinde bir Kürt devleti kurulursa, yeni bir karara gerek olmaksızın onlarla da müzakere yapılacağına...









Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 17
Dün Tekil 936
Bugün Tekil 313
Toplam Tekil 1642484
IP 54.166.37.177






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































11 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Yabancı kültürlere girmek demek, onun hakimiyetine girmek demektir.
(Mete'nin Oğlu)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.597 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu