ZİRAAT VE HALK BANKALARININ SATIŞI SORUNU - Doç. Dr. Şevki ÖZBİLEN, Çağ Üniversitesi, Hukuk Fakültesi - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









ZİRAAT VE HALK BANKALARININ SATIŞI SORUNU - Doç. Dr. Şevki ÖZBİLEN, Çağ Üniversitesi, Hukuk Fakültesi
Tarih: 16.09.2009 > Kaç kez okundu? 3026

Paylaş






Giriş



1985’li yıllarda başlayan ve 1990’lı yıllarda IMF, Dünya Bankası ve AB’nin baskılarıyla hızlanan özelleştirme eylemi, hükümetin elinde IMF’ye ve AB’ye karşı kullanabileceği bir koz haline gelmiştir. Bu eylem acilen durdurulmalıdır. Ocak 2007’de IMF’ye verilen sözler çerçevesinde Halk Bankasının ve Ziraat Bankasının yabancılaştırılması, Türkiye ekonomisi için gerçekten büyük bir kayıp ve büyük bir intihar olacaktır. Özellikle IMF’nin talebi, bu iki bankanın yabancılara satılması hususundaki hassasiyetidir. Bu konuyu ard niyetsiz düşünmek mümkün görünmemektedir. Bankaların yerli firmalara değil de, yabancılara satılması şartı gerçekten düşündürücüdür.



Halk Bankası:

Halk Bankası bugün 25 milyar dolarlık aktifleriyle, Türkiye ekonomisinin can damarını teşkil etmesi bakımından ekonomimiz için son derece önemli bir konuma sahiptir. Ekonominin şah damarı, bu banka ile sektörler arasındaki kanallarda atar.

Halk Bankası bugün, Kobilere ve küçük esnafa verdiği kredi miktarıyla, ekonomiyi ayakta tutan yegane güçtür. Özelleştirildiği takdirde- ki bu Bankanın ille de yabancıya satılmasını şart koşan bir IMF var karşımızda ve büyük ihtimalle yabancıya satılacaktır – satın alanlar, tabii ki Türkiye’nin ekonomik düzeni gereği Halk Bankasından Kobiler’e ve küçük esnafa kredi vermeyi kesecekler ve bu büyük pazara kendi imalatları olan malların girmesi için ellerinden geleni yapacaklardır. Böylece, Türkiye de Kobiler ve küçük esnaf silinip gidecek ve o sektörlerde çalışanlar açlıkla ve yoksullukla karşı karşıya kalacaklardır. Satın alanlar, Kobilere ve esnafa krediyi kesecekler ve ekonomiyi kendi ekonomilerinin bir sömürgesi ya da pazarı haline getireceklerdir. Bu kabul edilemez bir şeydir.

Bu gün Halk Bankası, 25 milyar dolarlık aktif büyüklüğüyle en dinamik banka konumundadır. İktidar IMF ile imzaladığı niyet mektubunda en geç Mayıs 2007 ‘ye kadar bu Bankanın özelleştirileceğini, yani yabancılara satılacağını bildirmiştir. Söylemeye dilimiz varmıyor, bu bir ihanet değilse bile bir cehalet olarak değerlendirilmelidir. Halk bankası, adı gibi halkın bankasıdır. Halkın çalışan kesimlerine en büyük desteği veren bir Banka konumundadır. Bu destek kesildiği takdirde Kobiler ve küçük esnaf bankayı satın alanlara kul, köle haline getirilecektir. Daha da kötüsü, esnafa verilen kredilere karşılık esnafın tüm malvarlığı bankaya ipoteklidir. Bankayı satınalacak olanlar, bu kredi ödemelerini iptal edip, verilen kredileri geri talep edebilirler. O zaman da ortaya esnafın mallarının haciz işlemleri çıkar ki, Türkiye devletinin malsızlaştırılmasından sonra, esnafın da malsızlaştırılması, işini ve aşını kaybetmesi olasılığı gündeme gelecektir. Hangi ülke Türkiye ekonomisinin gelişip büyümesini ister. Neden istesin ki. Türkiye’nin onlar için büyük bir Pazar olarak kalması tabi ki işlerine gelir. Tabi ki doğası gereği Banka küçük esnafa ve Kobilere krediyi kesecek ve kendi taraftarlarına kredi desteği verecektir. Böylece, Türkiye’nin küçük sanayi üreticileri ve esnafı küçülüp silinirken, yabancıların desteklenmesiyle birlikte, ekonomide büyük bir yabancı hakimiyeti başlayacaktır.

Zaten ekonominin halihazırda %65’nin, finans kesiminin %40’ının yabancılaştığı, İMKB’nin %65’inin yabancıların eline geçtiği bir ortamda, Halk Bankasının da yabancılaştırılmasıyla, ekonomi tam bir çöküntüye itilmiş olacaktır.

Neden Halk Bankası? Çünkü, Halk Bankası ekonomide küçük üreticiye, kobilere ve küçük esnafa destek olmaktadır. IMF’nin ve AB’nin istediği, Türkiye’de küçük sanayinin çökmesidir. Küçük sanayi çöksün ki, yabancılara kul olsun Türkiye. Ve yavaş yavaş kaynaklarını eritip, yitip gitsin. Böyle bir şeyin düşünülmesi bile çılgınlıktır gibi geliyor insana. Bunun adı bir özelleştirme değil, yabancılaştırmadır. Banka zararda değildir. Üstelik de cazip bir büyüklüktedir. Böyle bir banka neden ille de özelleştirilmek istenir. Anlamak mümkün değildir. Salt IMF istedi diye, ya da başka büyük güçler istedi diye devletin malı yabancıya nasıl satılır. Eğer, “ borcumuz çok, söz hakkımız yok”, diye düşünülüyorsa, o zaman da denir ki, devletin borcudur, bir şekilde ödenir. Borcunu inkar eden mi var. Hem bankaları yabancılara satacaksın, bunun adı özelleştirme olacak, gelir elde emeye çalışacaksın, elde ettiğin geliri borcunu azaltmak için kullanmayacaksın, IMF’den, Dünya bankasından yeni borçlar alacaksın ve hükümete geldiğinde 217 milyar dolar olan borç miktarını dört yılda 125 milyar dolar artırarak 385 milyar dolara çıkaracaksın, hem de, elindeki malları yabancılara satarak, bir darbe daha vuracaksın. Borçların 114 milyar doları özel sektöründür. Ancak borç verenler hazineyi buna kefil yaparak, özel sektörün borcunu da devletin borcu gibi algılamaktadırlar ve bu yüzden kendilerini güvende hissetmektedirler. İktidar bunun hesabını vermelidir; özelleştirme ile elde edilen nakit ne kadardır, henüz belli değildir. Bu büyüklükte bir nakit nerede hangi amaçla kullanılmıştır, belli değildir. Bu kadar özelleştirme geliri ile ne yapılmıştır ki, üstüne üstlük bir borç miktarını 125 milyar dolar artırarak, devleti borç batağına saplamışlardır. Ekonomi rayından çıkmış, özelleştirme adı altında yeni türedi zenginler yaratılırken, büyük sistemlerin yabancılara satılmasıyla da ekonomi resmen yabancıların çiftliği haline getirilmiştir. Hiçbir vicdan sahibi buna evet doğrudur diyemez.

Halk Bankasının küçük esnafa ve Kobilere verdiği kredi miktarı bellidir. Bu krediye karşılık esnaf mallarını kefil olarak göstermektedir.Yani esnafın mal varlığının neredeyse tamamı bu bankaya ipoteklidir. Yarın bu bankanın satışıyla birlikte, bütün borçlar ve alacaklar da bankanın yeni sahiplerine geçeceği için, küçük esnafın ve Kobilerin durumu tamamen bankanın yeni sahiplerinin eline geçmiş olacaktır. Ondan sonra da asıl facia ortaya çıkacaktır. Banka, borçların tahsili için küçük esnafı ve Kobileri sıkıştırınca, işin içine ödeme zorluğunda olan esnafın mallarının haczi sorunu çıkacaktır. İşte asıl önemli sorun bundan sonra ortaya çıkmış olacaktır. Haciz yoluyla elde edilen kredi borçları karşılıkları nedeniyle, ülkenin çok büyük bir kısmı bankanın denetimi altına girecektir. Bu faciaya gelmeden dur diyebilmek, bu toplumun, yani 75 milyon insanın birlikte direnmesiyle mümkün olacaktır. Babalar gibi satarım diyen bir Maliye Bakanı, mutlaka satacağız diyen bir ekonomiden sorumlu bakan ve son hızla devam edeceğiz diyen bir siyaset, anlaşılıyor ki çok bilinçli olarak bunu yapabilmektedir. İşte bunu anlamak mümkün değildir.



Ziraat Bankası:

Ziraat Bankasının satışı ise tam bir facia olacaktır Türkiye ekonomisi için. Ziraat bankasının işlevleri diğer bankalardan farklıdır. Merkez Bankasının olmadığı yerlerde Ziraat Bankası, Merkez Bankasının görevini yerine getirebilmektedir. Çiftçiyi destekleyerek ekonomide kaynakların dağılımını sağlayan en önemli iki bankadan biridir. Hükümetler ekonomi politikalarını bankacılık sistemiyle hayata geçirirler. Bankaların özelleştirilmesinden sonra, finans kesimine hakim olan yabancılarla, bu hükümet veya gelecek hükümetler nasıl bir sistem içinde kaynakların dağılımını gerçekleştirecek, ekonomi politikalarını uygulayacaklardır, meçhuldür.

Ziraat Bankası, Türk çiftçisinin en yakın dostudur. Çiftçiye kredi veren, destekleyen bir Bankadır. Ziraat Bankasının yabancılaştırılmasıyla birlikte Türk çiftçisi tamamen desteksiz kalacak ve çökmeye mahkum edilecektir. Türk tarımıyla uğraşan kesimin, yani çiftçilerimizin bu Bankaya çok büyük miktarlarda borcu vardır. Çiftçi bitmiş durumdadır. Tarım kesimi üretmez ise şehirlerde oturanlar aç kalır. Bu iyi anlaşılmalıdır. IMF istedi diye Ziraat Bankası gibi bir Bankanın yabancıya satılması büyük vebal olacaktır. Yabancıların istediği tek şey ise, yüzyıllardır silah zoruyla ve kaba kuvvetle yapamadıklarını, finans gücüyle yapmak ve ekonomimizi, dolayısıyla ülkemizi ele geçirmek politikasıdır. Buna olur demek mümkün değildir. Okuyuculardan birileri bunu hayal ürünü serzenişler olarak değerlendirebilir. Biz burada komplo teorileri üretmiyoruz. Gerçekçi olmak zamanıdır ve hayallerle hülyalara dalmanın zamanı çoktan geçmiştir. Lale devri bitmiştir. Şimdi Serv Anlaşması’nın Türkiye’nin önüne konulması meselesi vardır. Elden ele dolaşan Türkiye’yi bölünmüş gösteren haritalar, yakın bir gelecekte uygulama alanına konulacaktır. Bunun hayalle ilgisi nedir. Alt yapı oluşturulmaktadır. Ve son noktaya doğru hızla ilerlemektedirler. Yabancılar, planlı programlı olarak gelmektedir. Türkiye ne yapmaya çalışıyor, anlaşılmamaktadır. Devletin malsızlaştırılması ile birlikte, devletin gelirleri de düşecek ve kamu harcamalarını karşılayacak karşılıklar bulunamaz hale gelecektir. Hep zam yapmakla, fiyatları artırmakla, vergi oranlarını yükseltmekle ve yeni vergiler yürürlüğe konulmakla da bu kayıpların telafisi mümkün olmayacaktır. Türkiye, dibi görünmeyen karanlık bir kaosa doğru hızla sürüklenmektedır.

Yunanlılarla konuştuğumuzda, “Yüzyıllardır silah zoruyla yapamadığımızı şimdi paramızın gücüyle yapıyoruz”, diyebilmektedirler. Turist olarak gelenler de, “Ata topraklarımızı görmeye geldik”, diyebilmektedirler. Elin adamları çok açık olarak ne düşündüğünü söylerken, Türkiye olarak neden doğruları görmemekte ısrar ediyoruz, anlamak mümkün değildir.

Ekonomiden sorumlu Bakan, çok heyecanla, “özelleştirmelere son hızla devam edeceğiz”, derken, gerçekten çok umursamaz bir tavır içindedir. Kimin malını kime satıyorsun arkadaş, diyebilen kimse çıkmamaktadır. Son 85 yılda binbir güçlükle ve inanılmaz sorunlara göğüs gererek elde ettiğimiz birikimlerimiz, üç beş yıl içinde yabancılaştırılmak suretiyle, Türkiye fakirleştirilmektedir.

Borcumuz varsa vardır, inkar etmiyoruz ki. Merkez Bankasının elinde 58 milyar dolar gibi anormal bir nakit vardır. Bu nakit ne için tutulmaktadır. Bu paranın hiç olmazsa bir kısmı ile borçların tasfiyesi düşünülemez mi?

Cari açık en büyük korkudur ekonomide. Hükümet de cari açık korkusuyla yabancıya olur demek gereğini duymaktadır. Türkiye de Ocak 2007 itibariyle 65 milyar dolar sıcak para vardır. Hükümetin telaşı bu sıcak paranın küçük bir sarsıntıda ülkeyi terk etmek üzere hazır beklediğidir. Bu korku ve telaş ile birlikte, krizler kamufle edilmekte, enflasyon rakamlarıyla oynanarak küçük gösterilmeye çalışılmakta ve ekonomide istikrarlı bir gidiş varmış gibi bir tablo çizilmeye çalışılmaktadır. Bu suni bir gündemdir. Ekonomide kriz her zaman vardır, çünkü liberalizmin bünyesinde bu krizin tohumları her an yeşermek üzere hazır beklemektedir.

Türkiye’yi pazarlıyorum diyen bir Başbakan, acaba Türkiye’yi bir hayal uğruna sattığının farkında mıdır. Ülkenin geleceği karanlıklara mahkum edilirken, toplumun geleceği köleleşmek olacaktır, açlık ve sefalet olacaktır, kimin umurunda. Halkımız maalesef hiç bir şeyin farkında değildir. Onlar ekmek derdinde, iş, aş derdindedir. Özelleştirmenin ne olduğunu kaç kişi anlamaktadır. “Zarar eden KİT’leri satacağız, devletin yükünü hafifleteceğiz”, diye yola çıkanlar, şimdi ülkenin en karlı ve hayat damarlarını teşkil eden kurumlarını satarak, geliriyle yeni yetme zenginler yaratmanın peşine düşmüşlerdir. Seçim ekonomisi uygulamayacağız diye halkı aldatan bir iktidar, hemen 217 bin kişilik kadro açarak, devlete yeni personel almaya başlamıştır. Bu seçim ekonomisi değil de nedir. 217 bin kişi, ilk bakışta 500 bin kişilik bir oy potansiyeli olacak demektir. Kim kimi aldatmaktadır, belli değildir. Kıbrıs göz göre göre elden gitmektedir. Cumhurbaşkanı Talat, boyunu aşan kararlar alabilmekte ve Türkiye’de bir kısım gazete köşe yazarları M.A. Talat’ı, İşte tam bir bağımsız hareket, diye öve öve göklere çıkarabilmektedirler. Bunların Kıbrıs gibi Türkiye için son derece stratejik hayati önem taşıyan bir yer olduğunu bilmiyorlar mı? Biliyorlar. Öyleyse bu alkış ne için?

AB istedi diye, bir adım önde olacağız diye, IMF istedi diye Türkiye’nin bütün geleceği ipotek altına alınmaktadır. AB oyunu bitmiştir. Bunun net bir şekilde görülmesi gerekir. Avrupalı devlet adamları bunu çok açık olarak dile getirmektedirler, ama Türkiye’yi yönetenler bunu bir türlü anlamak istememektedirler. Ama bir adım önde olacağız, onları şaşırtacağız diyerek, AB’nin isteklerinden fazlasını vermek, hangi akla hizmettir. AB’nin bir dönem Dış İlişkiler Başkanlığını yapmış olan Tom Spencer, 1999 yılında aynen şöyle demektedir;

“Türklere ileride bir gün AB’nin bir parçası olacakları yolunda 30 yıldır söz vererek, hiç de dürüst bir davranışta bulunmadığımızı düşünüyorum. Çünkü gerçek, AB’nin Türkiye’yi üye olarak kabul etme yolunda hiçbir niyetinin olmadığıdır. Türkiye bir yandan kökten dincilerin, diğer yandan bizim tutamadığımız sözlerin arasına sıkışıp kalmış durumdadır. Türkiye’ye gerçek niyetimizi anlatmamız daha dürüst bir davranış olurdu…”.

Fransa’nın eski cumhurbaşkanı Valery Gisgard D’Estaing ise, 2000 yılında aynen şöyle demektedir;

“Türkiye’nin AB içinde yeri olmayacaktır. Bu gün hiçbir Avrupa ülkesi lideri Türkiye’yi AB içinde istemiyor. Yarın için de böyle bir niyetleri bulunmamaktadır. Türkiye’ye haksızlık ediliyor. Çünkü, Türkiye AB tarafından aldatılıyor. Helsinki de aday yapılması Türkiye’ye boşuna umut vermektir…”.

Almanya’nın eski Başbakanı Helmut Schimidt ise, yine 2000 yılında aynı konuyu dile getirmekte ve şöyle diyebilmektedir;

“Avrupa’nın geleceğinde ne olursa olsun, Türkiye’nin yeri yoktur. 70 milyon Türk vatandaşını Avrupa içinde serbest dolaştıramayız. Avrupa’nın Suriye, İran, Irak gibi ülkelerle sınır komşusu olması kabul edilemez. Türkiye ile ekonomik ilişkilerimizi sürdürmeliyiz. Genç ve hızlı büyüyen nüfusunun satınalma gücünden faydalanmalıyız. Ancak, bu ülkenin globalleşmenin temel prensiplerine sahip olmadığını ve uluslararası kardeşliği içine sindiremediğini de görmeliyiz…”.

Şimdi, bütün bunların söylendiği ve bu doğrultuda yeni kararların alındığı bir ortamda, Türkiye’yi yönetenlerin AB ülkelerinin taleplerini karşılamak konusunda (istediği tavizleri vermek), bir adım önde olmak düşüncesine sahip iktidarları nasıl değerlendireceğiz. Ya bunlar AB’nin ne demek istediğini anlamamakta ısrar ediyorlar, ya da kendilerine has özel bir davranış biçimi sergileyerek, Türkiye’yi bile bile bir kaosa doğru sürüklemektedirler. Halk tabiriyle, kör kör parmağım gözüne tarzı bir davranış biçimidir bu. Onlar, “Biz sizi kabul etmeyeceğiz” dedikçe, Türkiye, “İstediğinizden fazlasını yaparak kendimizi kabul ettireceğiz” diye direnmektedir. Bu mantığı anlamak mümkün değildir. Avrupa’nın ne söylediğini anlamak istemeyen iktidarlar, kendi öz değeri olan ve altın değerinde olan Atatürk’ün şu sözünü de anlamak istememektedirler;

“Bir ulus kendi gücüne, yalnız kendi gücüne dayanmıyorsa, şunun bunun oyuncağı olur”.

Türkiye, geldiği nokta itibariyle Atatürk’ün söylediği yere gelmiş gibi görünmektedir. Bu aymazlıktan bir an önce kurtulmanın bir çaresi bulunmalıdır.

AB ve ABD, IMF kanalıyla Türkiye’yi tam bir sömürge gibi yönetme arzu ve hevesindedirler. H. Schmidt’in tespitini iyi anlamak gerekmektedir. AB ülkelerinin Türkiye nüfusunun satınalma gücünden faydalanmayı düşünmekten başka bir amaçları yoktur. Yani, Türkiye onlar için ekonomik ilişkiler çerçevesinde, büyük bir pazar olarak kalmalıdır. Türkiye’nin AB içinde hiçbir şekilde yeri yoktur ve gelecekte de olmayacaktır.

Öyleyse, AB istedi diye, IMF, 1 milyar dolar daha kredi verecek diye, onların elinde oyuncak olmaktan kendini bir an önce kurtarmalıdır. Türkiye kendi kaynaklarına dönmelidir. Kendi gücüne güvenmelidir. ABD’ni arkasına alan Kuzey Irak kürt aşiretleri başkanları, koskoca bir Türkiye’ye kafa tutmaya başlamışlarsa ve kendilerince gözdağı vermeye çalışır hale gelmişlerse, vay ki vay Türkiye’nin haline. Buna yazık demekten başka bir söz bulamıyoruz. Hani Türkiye’nin kırmızı çizgileri vardı? Kırmızı çizgiler iki kürt aşireti karşısında önce penbe renge dönüşmüş, sonra da silinip gitmiştir. Şimdi, Türkiye gibi çok büyük bir devlet, kendi sınırlarını korumaktan aciz duruma düşmüş gibi görünmektedir. Salt IMF ve AB istedi diye, Türkiye’nin kendi gerçeklerine sırtını dönmesi düşünülemez.

Elimizdeki güçlü kaynakların IMF’nin 1 milyar dolarlık kredi limitini serbest bırakması için satılması söz konusu olacak noktaya gelinmişse, herhalde, bilmediğimiz başka bir etkinin veya gücün Türkiye’yi kurtaracağına inanılmış olunmalıdır.

Türk milletinin üstüne tuhaf bir biçimde çöken nemelazımcılık duygusu, bu ülkenin derin bir uykuya daldığını, ya da başka güçlü devletler tarafından resmen uyutulduğunu göstermektedir. Dünyada hiçbir ülke halkı yoktur ki, Türk halkı kadar tepkisiz olsun.



Sonuç



Türkiye ekonomisinin can damarını teşkil eden iki önemli ve büyük bankanın, Halk Bankası’nın ve Ziraat bankasının satılması projesi hemen ve acilen durdurulmalıdır. Halk Bankasının ve Ziraat Bankasının elinde bu gün itibariyle Türkiye ekonomisinin can damarını teşkil eden, Kobilerin, esnafın ve çiftçinin her türlü mal varlığının ipoteği vardır. Bu bankaların yabancıya devredilmesi yani yabancılaşıtırılmasıyla birlikte, ödeme güçlüğü içinde olan bu kesimlerin, haciz yoluyla alacakların tahsili gündeme gelecek ve çiftçinin ve esnafın tüm mal varlığı bu bankaları satın alan yabancıların eline geçmiş olacaktır. Biz, yabancıya mülk satışına karşı çıkalım derken, bu iki bankanın satışıyla birlikte, tüm ülke ekonomisi yabancıların kontrolüne kendiliğinden geçmiş olacaktır. Bunu olumlu karşılamak mümkün değildir.

AB hayali çoktan bitmiştir. AB istiyor diye daha başka fedakarlıklar yapılarak, daha başka tavizlerin verilmesi acilen durdurulmalıdır. Kıbrıs meselesi de bunun bir parçasıdır. Onların amacı bu toplumu fakirleştirmek, yokluğa mahkum etmek, gelecekte de büyük bir asimilasyona tabii tutarak, tarihten silinip gitmesini sağlamaktır. Çünkü Avrupa ülkelerinin hepsinde de bugün gerçek anlamıyla bir “İslamafobi” vardır ve bu korkuyla Avrupa ülkeleri, başta Türkiye olmak üzere, tüm İslam dünyasına karşı kin beslemektedir. Bu korkuyu da kendileri yaratmışlardır üstelik. Kendi yarattıkları korkunun karanlık dehlizlerinde hızla ilerlerken, teknik ve finansal gücü ellerinde bulundurdukları için de, hep daha çok kazanan durumundadırlar. “Oku”, diye başlayan bir dinin, nasıl bir korku salabileceğini de henüz anlayabilmiş değiliz. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u alarak, Doğu Roma İmparatorluğuna son vermesini, beş yüz yıldan beri hazmedemeyen bir Kiliseler Birliği, çocuklarını bile, “Türkler geliyor”, diye korkutan Avrupa halkı, Türkiye gibi 75 milyonluk bir ülkeyi içine alıp da ne yapsın? Bunu hayal etmek bile imkansızdır. Bunu düşünenler ya Avrupanın ne olduğunu bilmiyorlar, ya da bu konuyu sürekli gündemde tutarak, ülkenin gelişmesinin önündeki engelleri halktan gizleyebilmek için yeni kılıflar uydurarak, yeni gündemler yaratarak, gerçeği kamufle etmeye çalışıyor olabilirler. Biz Türkler maalesef, tarihimizi de bilmemekle övünür hale getirildik. Ama elin Avrupalısı, işte bizim önümüze savaş ve kaba kuvvet yoluyla yaptıramadıklarını, para gücüyle yaptırmaya çalışmaktadırlar. Gelen turistlerle konuştuğumuzda, bunu açıkça söylemekten çekinmediklerini görüyoruz. Buna olur demek mümkün değildir. Elbette, büyük devlet büyüklerimizin bizim bilmediğimiz başka şeyleri biliyor olmaları ve bu doğrultuda hareket ediyor olmaları ihtimali her zaman vardır.

Türkiye’nin AB konusundaki kısa süren suskunluğu AB ülkelerini hemen telaşlandırmış olmalı ki, yeni bir yeşil ışık yakarak, istatistikle ilgili görüşmelere devam edilebileceği yolunda yeni bir açılım yaratarak, görüşmelerin sürdürülmesine karar vermişlerdir. Sonuç gene “hayır” olacak ve AB bir gün yine görüşmelerin kesildiğini bildirecek ancak, yeni bir açılım daha önümüze koyarak bizimle oynamaya devam edecektir. Bunların ikiyüzlülüğüdür bu. Tarih de bunun böyle olduğunu söylemektedir. Neden inanıyoruz ki…

Ziraat Bankasının ve Halk Bankasının yabancılaştırılması, bu ülke ekonomisi için tam anlamıyla bir ölüm fermanı olacaktır. Siyasetin hangi mantıkla böyle bir olaya teşebbüs ettiğini anlamakta zorluk çekiyoruz.











Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 17
Dün Tekil 825
Bugün Tekil 89
Toplam Tekil 1635620
IP 54.158.83.210






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































3 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Ben sadece asil bir ailenin evladı olmakla değil, fakat asil bir milletin evladı olmakla gururluyum.
(ATİLLA)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.692 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu