TAKSİM GEZİ PARKI OLAYLARININ ANALİZİ - Doç. Dr. Sait YILMAZ - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









TAKSİM GEZİ PARKI OLAYLARININ ANALİZİ - Doç. Dr. Sait YILMAZ
Tarih: 04.06.2013 > Kaç kez okundu? 2592

Paylaş


Taksim Gezi Parkı’nda başlayan ve İstanbul içinde büyümeye başladıktan sonra başta Ankara ve İzmir olmak üzere eş zamanlı olarak Türkiye’nin pek çok iline yayılan olaylar bugün bir haftasını tamamlamak üzeredir. Bu olaylar pek çok açıdan Türkiye tarihinde daha önce görülmemiş nitelikler taşımakta ve Türk halkının uyanışını temsil etmektedir. Devlet, son teknolojiyi kullanarak ve ölçüsüz bir şekilde kendi halkı ile karşı karşıya gelirken, daha büyük ve uyarılmış bir nüfus olanları izlemektedir. Taksim olayları sonraki ve daha büyük olayların oluşmasında bir dönüm noktası niteliği taşımaktadır. Bütün bu gelişmeler, uzun zamandır toplumun pek çok kesiminde psikolojik düzeyde birikmiş direnişin harekete geçmesini temsil ederken, iktidar bu eylemleri marjinalize etme ve bir parti çekişmesi haline getirme stratejisi içinde hafife almaktadır. Türkiye, uzun zamandır bir uçurumun kenarındadır ve olaylar iyi okunamadığı takdirde ülke kan gölüne çevrilebilir. Taksim’de yaşanmakta olan olaylar hem akademik açıdan hem de Türkiye’nin siyasi geleceği için önemli ipuçları ile dolu ve iyi analiz edilmesi gereken bir sürecin parçasıdır. Akademik açıdan siyasi şiddet, çatışma ve terör olgusunun birlikte ele alındığı bir disiplin için önemli veriler sağlamaktadır. Bu makalede devlet ve halk ilişkisinin şiddete dönüşme potansiyeli üzerinden Taksim olaylarını ele alacağız.

Devletin Yolculuğu ve İktidarların Sonu

Devlet, ülkenin ve halkın güvenliğini sağlamak gibi bir görev ile yükümlüdür. Devlet toplumun özüdür. Devletin öğesi ulusal bireyler, toplum, baskı grupları, sivil toplum örgütleri vb. alt unsurlardan oluşur. Bu unsurların beklentileri devletin varlığının gerekçesidir. Bu beklentilerin gerçekleştirilmesi, bireylerin güçleri dışındadır. Bundan ötürü devlet ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Platon ve Aristo’dan başlayarak, daha sonra Ortaçağ’da Machiavelli, Thomas Hobbes, John Locke, Jean Jacques Rousseau gibi pek çok düşünür devlet ve halk arasındaki ilişki konusunda pek çok görüş ortaya attılar. Platon’a göre temel olarak üç tür devlet yönetim vardır ; demokrasi, monarşi ve tiranlık. Halkın kendi kendine yönetimi olan demokrasinin bugün en az 550 çeşidi var ve Cumhuriyet rejimi, demokrasinin anayasalı hali olarak kabul edilebilir. Monarşi de elit (kişi, aile, krallık) bir tabakanın yönetimi söz konusudur. Tiranlık ise halkı yöneten kesimin halkın isteklerini dikkate almadan, keyfince ülkeyi baskı içinde yönetmesidir. Bugün Türkiye’de gelinen nokta hemen hemen bir Tiranlık rejimidir. Tiranlıkta, hem halk fakirleştirilip baştaki yöneticiye muhtaç hale getirilir hem de işten başını kaldırıp durumunu düşünemeyeceği bir hale sokulur. Halkın başka türlü düşünme ve bağımsız haber alma hakkı elinden alınmıştır. Böyle bir yönetim altında yaşayan halkın mutlu olma şansı ise hiç yoktur.

Devletlerin devamlılık ilkesine karşılık, demokratik ülkelerde hükümetlerin seçime dayalı ömürleri vardır. Devlet içerisinde siyasal iktidar, demokratik sistemler her zaman değişebilir. Bu nedenle, hükümet politikası ile devlet politikası arasındaki başlıca farkı bu süreklilik veya uzun ömürlülük oluşturur. Devletler ebedi değildir; oluşumun, değişimin ve de zamanın geçişindeki tarihi olaylara yenik düşerler. Döngüsel tarih içinde idealin ideal olmayana dönüşmesi kaçınılmaz bir süreçtir. İster seçimle ister zorla başa gelsin, iktidar sahipleri için de ‘yozlaşma kaynakları’ kalıcı ve sayısız olduğu için gerileme ve çöküş kaçınılmazdır. İktidarların nihai olarak iki kaynağı vardır: güç ve meşruiyet. Güç ve meşruiyetin araçları zaman ve teknoloji ile değişmekte ise de hem güç hem de meşruiyet düzen için gerekli olmayı sürdürür. Meşru olmayan güç kaos getirir; gücü olmayan meşruiyet ise alaşağı edilir . Bugün Türkiye’deki hükümet gittikçe meşruiyetini yitirmektedir. Tıpkı Başbakan’ın Suriye’deki yönetimi halkına baskı uyguladığı için meşruiyetini yitirdiği suçlaması gibi bu hükümetin de sonu gelmektedir. Adaletsiz seçim sistemi ve iktidarın seçimleri yönlendirdiği şüphesi ile bu hükümetten kurtulma umudunu yitiren halk ise çareyi meydanlarda aramaktadır.

Bir iktidarın gücü yasa koyma ve bu yasaları uygulamak için kolluk kuvvetleri kullanmadan kaynaklanır. Ancak, bunlara meşruiyet sağlayan asıl dayanak halkın bu yasalara rıza göstermesidir. Bu rızanın temelinde ise halkın zımni olarak “Ben de olsam böyle yapardım” diye düşünerek onay vermesi yatar. Böyle olmadığı takdirde halkın zihninde önce pasif direniş başlar. Burun kıvırma ile başlayan bu direniş daha sonra sözlü ve yazılı paylaşımlara, itirazlara dönüşür. Eğer, hala bir sonuç alınamıyor, halkın ya da bir kesiminin vicdanı rahatlatılamıyorsa, bu birikim zamanla aktif direnişe dönüşür. Gösteriler ve diğer aktif eylemler (korna çalma, tencerelere vurma gibi) ile başlayan bu süreç daha büyük toplu halk hareketlerine dönüşür. Bu halkın anayasal gösteri hakları engellenir, haber alma imkânları kısıtlanırsa legal yolların tıkandığını düşünenler, illegal yollara sevk edilmiş olur. 1970’lerde pek çok terör örgütünün ortaya çıkış nedeni legal yollardan haklarını savunma imkânı bulamamaları idi. Türkiye, böyle bir tehlikeli dönemece gelmektedir. Halkın beklentilerini karşılayamayan hükümet ya gidecek ya da bir iç savaşa neden olacaktır. Kim sahiplenmeye kalkarsa kalksın bugün Türkiye’de yaşanmakta olan geniş bir halk hareketidir ve bu hareket sıradan bir kalkışmanın ötesinde bir dip dalgasının dışa vurumudur. Bu halk hareketi hem lidersiz hem de dış güçlerin klasik komplolarından uzakta kendi kendine gelişmektedir. Lider ya da liderleri, sokaktan yani hareketin kendi içinden çıkacaktır.

Taksim Olaylarının Gelişimi

Taksim Gezi Parkında başlayan olayların tetikleyicisi bizzat Başbakan oldu. Başbakan’ın uzun zamandır devam eden kabadayı ve herkesi aşağılayıcı tavrında bardağı taşıran damlalar sanıldığı gibi Gezi Parkı’na ne olacağı değil, içki yasağı ile ilgili oldu-bitti düzenlemenin üzerine “iki ayyaş” açıklaması oldu. Bu iki ayyaş’ın kim olduğunu anlamak zor değildi ve uzun zamandır patlamak için yer arayan halk, gezi parkında başlayan olaylar ile aradığı kıvılcımı buldu. Gezi Parkı’nda direnenlere polisin acımasız saldırısı başta Beşiktaş ve Kadıköy olmak üzere pek çok insanımızın Taksim’e doğru yola düşmesine yol açtı. Yıllardır bekleyen bu halk yaşlısı ve genci ile kendini Taksim’de buldu. Öyle ki kimi gençler koluna kan grubunu yazıp, kimi yaşlı teyzelerde börek yapıp gençlere dağıtmak için meydana gelmişti. Artık olay Gezi Parkı olmaktan çıkmıştı. Cumartesi günü halk hareketi tırmanmaya başladı. Burada Beşiktaş’taki Çarşı grubuna özel bir bölüm ayırmak gerekir. Futbol taraftarlığı üzerinden diğer takım taraftarlarını bir araya getiren Çarşı, akşama doğru Polis Toma’sını eline geçirdi ve polis telsizlerinden siyah-beyaz anonsları duyuldu. Çarşı’nın öncülüğünde yaşanan ilerlemeler Taksim Meydanı’nın halka açılmasında önemli bir inisiyatif oldu. Çarşı’nın başarısında MİT’in de etkili olduğu söylenebilir. O akşamdan beri polisin Akaretler’de gençlere saldırmasının arkasında yatan neden Çarşı grubuna ders vermektir. Çarşı ise buna Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi önünde karşılık vermektedir.

Olaylar artık yeni bir safhaya girdi. İstanbul’da halk kazandı ama Ankara ve İzmir dahil en az 48 ilde halkın hesaplaşması devam ediyor. Aslında halk dediğimiz bu gençler ve yaşlılar Başbakan’ın iddia ettiği gibi “bir çapulcu grubu” olmaktan çok öte, ülkemizin başta üniversite gençliği olmak üzere okumuş, meslek sahibi genç ve elit kesimidir. Onlara mühendis, doktor, avukat, emekli polis ve asker, yaşlı ama son derece bilinçli teyzelerimiz ve diğer büyüklerimiz kısaca toplumun diğer bir elit kesimi destek olmaktadır. Bu gençler demokratik hakları gereği sadece toplandılar, oynadılar, şarkılar söylediler ve slogan attılar. Polise karşı hiçbir şey yapmadıkları halde üzerlerine biber gazları sıkıldı, çekildiler, saklandılar ve tekrar ortaya çıktılar. Polis tekrar saldırdı ve bu böyle devam etti. Polis, tüm olaylar boyunca sınıfta kaldı. 1970’lerde ABD’lilerin isteği ile toplum polisi kurulurken, polise toplum olayları karşısında üç şey öğretilmişti; tecrit et, copla ve tutukla. Buna son yıllarda yeni bir safha eklendi. Tecrit ettikten sonra halk ile karşı karşıya kalmamak için biber gazı ya da tazyikli su kullan. Polis, halkı durdurma işinde gaz ve su işini çok abarttı. Polisin bütün bunları verilen görev gereği yaptığı savunması da doğru değil. Çünkü görüldü ki polis kendi halkına düşman gibi saldırdı. Halkın değil bir partinin polisi ve ideolojik bir savaşın parçası gibi acımasız müdahalelerde bulundu. Devletin uyguladığı klasik toplumsal olaylara müdahale anlayışında artık bir sona gelinmektedir. Polisin toplum olaylarına müdahalesi tarzı ve siyasi iktidar ile ilişkileri yeniden gözden geçirilmediği takdirde çok daha acı olaylar yaşayabiliriz.

Taksim Gezi Parkı olaylarının asıl hayal kırıklığı ise medya oldu. İstanbul’un her yeri karışmış, tüm dünya bunları naklen izlerken bir iki TV kanalı dışında ihaleci medya ve yandaş medyaya ait TV kanalları olayları görmezden geldi. NTV ve CNN Türk gibi haber kanalları bile olayların en tırmandığı anlarda “yaşam boyu lezzet” gibi programlarını kesmeye cesaret edemediler. Adeta bu medya ile ülke işgal olsa haberimiz bile olmayacak. Bu olaylar Türkiye’de basın özgürlüğünün ne kadar geriye gittiğinin ötesinde iş adamlarının medya sahibi olmasının halkın haber alma özgürlüğünü ne kadar olumsuz etkilediğinin bir göstergesi oldu. İşin ilginç yanı olayları yayınlayan birkaç kanal da Başbakan tarafından “tahrik unsuru” olarak ilan edildi. Türkiye’deki medya halkın gözünde oldukça prestij kaybetti ve medyanın nasıl bir korku paranoyası içinde olduğu iyice ortaya çıktı. Arap Hareketlerine yabancı müdahalesine bakarak taşıdığımız tüm endişelere rağmen, sosyal medya halkın organize olması ve yardımlaşmasına çok önemli bir rol oynadı. Hükümetin tüm engellemelerine rağmen, başta twitter olmak üzere sosyal medya Türk halkının duyarlılığının ve bilgilendirilmesinin en önemli aracı oldu. Bugüne kadar hükümetle Kürtçülük ve ordu düşmanlığı için işbirliği yapan Murat Belge, Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Hadi Uluengin gibi yüzlerin bu gemiye binme gayretleri ise gülünç olmaktan öteye gidemedi.

Taksim olayları ile ilgili üzerinde durulması gereken başka önemli tespitler de var. Örneğin olay bölgesindeki otellerin vatandaşlarımıza bedava yiyecek sunması ve halkın bunu istismar etmemesi, bu hareketin içindekilerin ne kadar elit insanlar olduğunun göstergesidir. Pek çok yerde parti bayrağı açılmasına rağmen büyük çoğunluk bunlara itibar etmedi, kendi başına davrandı. Kılıçdaroğlu’nun Taksim Meydanı’na gelmesi istenmedi. Bahçeli ise uzun zamandır AKP tabanına hitap ettiğini sanmaktadır. Halbuki tüm Türkiye’de gösterilere katılan insanlar şu mesajı verdi; biz halkız, parti değil. Biber gazı, su yiyen bu halk twitter’dan limon ve yüzüne kapamak için şal istedi. Limonlar ile sokakta yaralı kedi ve köpeğin de gözlerini sildi, yiyecek ve su verdi. Askerler de olumlu katkılar sağladılar. Harbiye Orduevi, kapılarını yaralılara açtı, yiyecek verdi. En ilginci Gümüşsuyu Askeri Hastanesi önünde manevra yapmak isteyen polis aracına nöbetçi tarafından hastane barikatlarını çekme izninin verilmemesi ve polisin görevli askeri tehdit etmesi idi. Birçok asker halkın yanında olduklarını resimler ve mesajları ile paylaştı. Başta Barolar Birliği olmak üzere eylemlere destek olan pek çok milli sivil toplum örgütünü tebrik etmeliyiz. Taksim olayları, siyasi bir partinin temsilcisi olmayı aşamayan bir Cumhurbaşkanı’nın ne kadar etkisiz olduğunu gösterdi. Diğer yandan bu olayları kendi amaçları için kullanmaya çalışan bölücü örgüt mensupları ve BDP de halktan gördüğü tepki üzerine söylem değiştirdi.

Taksim Olaylarının Analizi

Taksim olaylarını tetikleyen hükümetin yanlış politikalarının uzun zamandır halkta yarattığı psikolojik tepkinin dışa vurumudur. Ne Gezi Parkına ağaç dikilmesi ne de aşırı güç kullananların cezalandırılması bu olayları bitirmeyecektir. Halkın zihninde birikmiş bu öfkenin kaynakları nelerdir? Şimdi bunları sıralayalım.

- Sahte darbe paranoyası ile kendini mağdur sınıfına sokan Siyasal İslam, ülkedeki en zalim otoriteyi kurdu. Böylece irtica gündemden düşürüldü ve devlet zırhına büründü. Kendinden olmayan herkesi fişledi, baskı altına aldı ve sahte kanıtlarla Silivri’ye topladı.

- Başta yargı ve silahlı kuvvetler olmak üzere ülkedeki güçler dengesini yok etti. Kamu vicdanını dikkate almadı. Milli egemenliği parti egemenliği sanarak, %51’i küçümsedi, yok saydı. Onun en önemli manevi değerlerine hakarete varan sözler sarf etti.

- ABD ve AB ile işbirliği yapacağım diye ülke çıkarlarını hiçe saydı. Onları koruyacak bizi kalkan yapacak füze savunma sistemini ülkeye soktu. ABD çıkarları için Irak’ın kuzeyinde Kürt devleti kurulmasına, Kandil’in palazlanmasına, Türkmenlerin asimile olmasına, Kerkük ve Musul’un kaybedilmesine göz yumdu.

- ABD istiyor diye Anayasa üzerinden Türkiye’yi bölmek için Kürtçüler ile görüşmeler yaparken halkı Akil (!) Adamlar ile kandıracağını sandı. Başkanlık sistemi ile ülkeyi değil, kendini düşündüğünü gösterdi.

- Türkiye’nin gündemini kararttı, vergi ve ihale tehdidi ya da TMSF yolu ile medyayı çok büyük ölçüde dönüştürdü. Aileler ile ilgili yayın yapılamaz sansürü ile Başbakan ve yakınlarının yolsuzlukları gündemden kaçırıldı.

- Üniversiteler ve eğitim sistemi, başta polis olmak üzere devlet kurumları cemaatin adamları ile doldu. Atatürk’ün izleri bir bir kaldırıldı. Milli bayramlar başta olmak üzere Cumhuriyetimizin değerleri yok edilmeye ya da unutturulmaya çalışıldı.

- Uygulanan vahşi kapitalizm ile Türkiye, işsizler cenneti bir tüketim toplumu haline getirildi. Ülke ekonomisi montaj sanayiine döndü. İstanbul, yeşil sermayeye peşkeş çekilirken, her yeri saran AVM ve site inşaatları hükümete yakın olanlara ihale edildi.

- Suudi Arabistan, Katar, Hamas, Hizbullah, El Kaide gibi örgütlerin peşine takılarak Sünni cephe hayali ile Suriye’de mezhep savaşı başlattı. Türk kimliğine ve Türk dünyasına sırtını dönerken İslam dünyasının birbirini kırmasından medet umdu.

Bugün gelinen noktada hala Başbakan halkı tehdit etmek, halkı küçümsemek ve yok saymak stratejisi izlemektedir. “Biz bildiğimizi yaparız” diyen Başbakan, hala milli egemenliğin birkaç kişinin elinde olan kendi parti egemenliği olduğunu sanmaktadır. Başbakan hala twitter’ı ve kaymak yiyen bazı kişileri suçlamaktadır. İnsanlarla dalga geçer gibi AKM’yi yıkmaktan ve Taksim’e cami yapmaktan bahsetmektedir. Göremediği, yarattığı korku imparatorluğunun Taksim Gezi Parkı’ndan başlayarak bir sele dönüşen halk hareketi ile yıkılmaya başladığıdır. Bu sel tüm dünyada destek buldu ve yeni katılımcılarını beklemektedir. Polise ve hukuk sistemine olan güvenin uzun zamandır sarsıldığı bir ülkede devletin dönüşmesi zor değildir. Sadece zor kullanmayı bilen yöneticiler, halkın militarize olmasına yardımcı oldular. Burada ülkeyi bekleyen tehlike, bu saf halk hareketinin içeride ve dışarıda bazı provokasyonlar ile mecrasından çıkarılması ve bölünerek, dağıtılmasıdır. Çünkü Türkiye’yi bölmek isteyenlerin ve İslamcıların henüz istekleri yerine gelmemiştir. Bu hükümet ile hesapları bitmemiştir. Ülkeyi saran nefret psikolojisi, olayları tırmandırabilir ve çok tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Suriye’ye demokrasi getirmek için beslediği El Kaide tarafından vurulan hükümet, Batı ile ilişkilerinde uzun zamandır bir yol ayrımındadır. Batı ile dostluğu Kürtler konusunda vereceği tavizlere ve verilen yol haritalarına uyumuna bağlıdır ama Türk halkının duyarlılığı karşısında köşeye sıkışmıştır. Meşruiyetini kaybeden hükümet daha fazla direnmemeli, istifa etmelidir.

Sonuç

Taksim Gezi Parkı olayları Türk halkının üzerinden korku ve ölü toprağını atmasını yani bir milletin tekrar uyanışını temsil etmektedir. Türk Baharı, Batı’dan değil halkımızın bağrından esmektedir. Bu gelip-geçici bir gösteri değil, halkın büyük ve elit bir çoğunluğunun yer aldığı bir dip dalgasıdır. Bu nedenle hareket kısa sürede hükümet karşıtı gösterilere dönüştü ve hükümet istifa edene kadar da devam edecektir. Meşruiyetini kaybeden hükümet, halka rağmen iktidarda kalamaz ve böyle bir halk hareketine diğer devlet kurumları da seyirci kalamaz. Herkesin kafasındaki soru şu; peki sonra ne olacak? Halk kendi liderlerini içerisinden çıkaracak ve Türkiye’de Cumhuriyetin Atatürk ile başlattığı demokrasi ve kalkınma treni tekrar rayına konacaktır. Türkiye’deki muhalefet partilerinin de bölücülere ya da din simsarlarına oynamayı bırakıp, gerçek halkın önüne inandırıcı ve çare bulucu açılımlar ile gelmesi gereklidir. Bugün Türkiye’nin geleceği için çok önemli bir dönüm noktasındayız. Bu yoldan geri dönüş yoktur. Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençleri görev başındadır. Onların ne parti ideolojisi ne de küresel sermaye ile işi vardır. Atatürk’ün çizdiği yolda, tam bağımsız ve halktan gücünü alan bir milli egemenlik dâhilinde Türkiye istemektedirler. Yanınızda ve içinizdeyiz.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 16
Dün Tekil 828
Bugün Tekil 630
Toplam Tekil 1638519
IP 54.205.8.87






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































6 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Türk Devletinin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk Milletinin teminatı ve istikbali gençliktir.
(Alpaslan TÜRKEŞ)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.692 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu