Anadoluda Türk-Kürt Kaynaşması - Prof. Dr. Ramazan DEMİR - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Anadoluda Türk-Kürt Kaynaşması - Prof. Dr. Ramazan DEMİR
Tarih: 04.09.2009 > Kaç kez okundu? 2821

Paylaş


Toplumların gelecekleri, geçmişleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu inkâr eden hiç bir düşünür ve yazar çıkmadı bugüne kadar. Dolayısıyla her toplum kendi geçmişiyle ilgili her konuyu kabullenmek ve tartışmak durumundadır. Zira geleceği de yine ona dayanır. İnkâr edilmesi mümkün olmayan köklerine bağlılık esastır. Toplumu var eden değerler bütünü içinde kendine bir kimlik edinir ve bu kimliğe dayalı olarak değişir, gelişir ve uygarlaşır.

Bunu nasıl yapar?

Toplumun gelişmiş şekli olan “millet” olma esprisinin dayandığı temel ilkeler-ölçütler, kültür tarihlerinde ve toplumların milletleşme serüveninde yerini almıştır; bunları burada zikretmek konumuzun dışında ve özel ihtisas gerektiren bir durumdur.

Peki, âlâ, biz geçmişimizi nasıl bilebiliriz?

Bunun en doğru yolu tarih bilimidir.

Anadoluda var olmuş ve süreç içinde kaybolmuş birçok kültürü temsil eden topluluklar ve bunlar arasında “milletleşme” aşamasını geçenler hakkında tarih bize bilgi vermektedir.

Anadolu tarihinde biz Türklerin rolü nadir ve ne kadardır?

Sorusuna farklı yeni boyutlar getirilebilir. Ondan önce yakın tarihte Anadoluda yaşamış ve halen yaşamakta olan farklı toplumların kaynaştığını hatırlamak gerekir. Bu bağlamda Anadoluda var olmuş kültürlerin en son temsilcileri Türkler, Kürtler, Ermeniler ve Rumlardır. Tabii ki bunların dışında kalan küçük toplulukların da temsil edildiği kültürler olmuştur ve yaşanmıştır.

Peki, bunları nasıl bilebileceğiz?

Tarih ve onun çeşitli alt kolları sayesinde bileceğiz ve öğreneceğiz. Cumhuriyet tarihine bakıldığında “resmi” anlamda tarihin yazıldığı dönem 1930lardır. Ondan önceki dönemlere ait tarihi bilgilerin çoğunu yine Batılı araştırmacılardan öğreniyoruz.

Osmanlı döneminde tarih konusunda en ciddi çalışma Mithat Paşa tarafından yapılmış olup en güvenilir yerli tarih Onun tarafından yazılan tarihtir.

Bilinen ve bugün belgelerle kanıtlanmış bilgilerimize göre Anadoluda “ön Türkler” olarak adlandırılan kavimlerle birlikte diğer bazı insan toplulukları yaşıyordu ve Türkler hemen her alanda öncü toplumdu. Örneğin Antik Grek medeniyetinin "Krak" Türkleri tarafından kurulmuş olması, eski Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinin de "Türk ırkı"nın eseri olduğuna dair belgeli iddialar vardır. Diğer yandan Hun, Moğol ve Kıpçak tarihleri de "Türk" diye ifade edilmiştir. Bunların bir kısmına “Türk” sıfatı verilerek “üstün değer” kazandırma gayretleri de gösterilmiş olabilir.

Sonra, yani İsa ile birlikte Anadoluda büyük devrimler olmuş, din adına... Çoğunluk Yahudilik dininden olanların dışında ateşe tapanlar, putperestler, şamanlar ve çok tanrılı inançlar vardı Anadoluda...

İS 7. ve 8. yy gelindiğinde Anadoluda var olan bu topluluklar yeni kimliklerle kendini göstermiş, böylece "ümmet dönemi" diye bir dönem başlamıştır. Bunun en ileri aşaması Selçuklu ve bilhassa Osmanlı döneminde kendini göstermiştir. Bu alanlarda çalışan tarihçiler tarafından bu tarihi konular marjinalleştirilmiştir.

Cumhuriyet döneminde yazılan tarihler hep “resmi tarih” töhmeti altında bırakılmak istenmiştir. Bu ithamlardan arınma/arındırma işlemleri 1939da yapılmaya başlandı. Bununla birlikte yapılan ithamların yaklaşımı, “işin özü değişmediği” gerekçesiyle devam etti.

Bu ithamı yapanlar, genel anlamda, konuya farklı bakmak isteyen ve “ulus devlet” felsefesine karşı çıkanlardır. Anadolunun tarih boyunca birçok kültür ve halka “yurtluk” yapmasının temelinde var olan özellik, Anadolu ruhunun çok kültürlülük ve çok inançlılık esasına dayanmış olmasıdır, bu ruhun kaynağında bu özellik vardır.

Bu bağlamda Anadolu ruhu, bugünkü "millet" varlığımızı borçlu olduğumuz çok kültürlülük ve çok inançlılık kaynaşmasından ortaya çıkan bir süzmedir. Anadolunun yerli kültürlerini, inançlarını de özümseyen bir Selçuklu ve Osmanlı olmasaydı bugün Anadoluda “Türk” egemenliği olmazdı. Diğer bir ifade ile bugün Türk milleti olmanın özü, borçlu olduğumuz kaynak, Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinin evriminin eseridir.

Anadolu ruhunu özünde benimseyen insanlara bir "aidiyet" ve "vatandaşlık" duygusu vermek söz konusu olduğunda, işte içinde yer aldıkları bu tarihi süreç esas alınmalıdır. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetle devam eden tarihi süreç Anadolu insanına bir “öz” olma üstünlüğünü sağlamıştır. Bunu yıpratmak, ayrıştırmak, yok etmek hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır.

Bu bağlamda “Türk”, “Kürt” ayırımı maya tutmuyor tutmamalıdır da... Dolayısıyla Anadolu ruhu hiçbir zaman ırk merkezli bir "etnisite" önermemiş ve benimsememiştir. Bugün olan ve gelecekte olması gereken değer ve aidiyet, "Türkiye" vatandaşı kimliği odaklı bir tarih ile yaşamak ve bununla övünmektir.

Bunun için Anadoludaki son yapılanma olan “Türkiye Cumhuriyeti” tarihini yazmak isteyenler ve yazacak olanlar iki temel konuya önem vermek zorundadırlar:

1-Anadoluluk ruhunu benimseyen Türklerle Kürtlerin aynı coğrafyada buluşması ve kaynaşması.

2-Ön Türkler dönemini dâhil etmeden yaşanan bin yıllık birliktelik, yaşama ortaklığı ve değerler bütününde birleşmişlik.

Bu iki ana ilke Türkiye Cumhuriyeti Devletinin oluşmasına temel olmuştur. Bu değerler dikkate alınmadan Türk milleti ve onun kurduğu cumhuriyet hakkında herhangi bir tasarrufta bulunma hakkı kimsede olamaz. Bu hak ne siyasi iradede, ne de bir başkasında... Kurucu felsefe kararı, milletin kendi iradesi ve verdiği can-döktüğü kan ile olmuştur. Milletin iradesi dışı zorlamalar ve ithal planlar sonuç vermez.

Anadoluda Türk-Kürt buluşması ne zaman oldu?

Mikro milliyetçilik (Kürtçü ayrılıkçılığın) adına konuşan ve milletin değerler bütününü tahrip etmeye çalışanların bir ana hedefi vardır, ırki anlamda "etnisist" düşünceyi geliştirmek ve yaygınlaştırmak...

Bu mikro milliyetçilik batağında yalpa yapanlar kendi ideolojilerine göre tarih yazmaya çalışırlar. Diğer bir ifade ile mikro milliyetçiliğin (Kürtçü ayrılıkçılığın) bir versiyonu olan iddialar, Anadolu ruh birliğini değil de, ırki aidiyet kriterlerini esas alırlar.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde olup biten olayın temeli, ırki aidiyetin bir versiyonunu olup, Güneydoğu Anadoluda yerleştirmeye ve yürütmeye çalışma istemine dayanmaktadır.

Anadolunun otantik Kürt yurdu olduğunu iddia ederek, bu toprakların esas sahiplerinin “Kürtler” olduğunu ileri sürmektedirler. O ırki esaslı mikro milliyetçilere (Kürtçü ayrılıkçılar) göre Türkler Anadoluya 1071den itibaren geldiler ve başta Güney-ve Doğu Anadolu olmak üzere Anadoluyu “işgal” ettiler. Ayrılıkçı ırki mikro milliyetçiliği savunan bu “köşe kapıcısı” yazarlar; tarihi olayları ve süreci Anadoluda farklı toplulukların "buluşması" gözüyle değil, "çatışması" gözüyle baktıklarını gizleyememektedirler.

Eğer Anadoluda sadece Kürtler veya sadece Türkler varlıklarını korumuş olsalardı, Anadoludaki özümleme olan çok kültürlülük ve çok inançlılık atmosferi olmazdı. Dolayısıyla Selçukluluk, Osmanlılık ve nihayet Cumhuriyetçilik kültürü oluşmazdı. Kaldı ki antik Kürtlerin orijinal yurdu, Anadolunun yaygın belli bölgelerini kapsayan bir özellik yerine, Van Gölünün aşağılarında ve Batı İranda dağlık bölgesi olan “Carduchi” coğrafyasını da içine alan sınırlı bir topografyayı kapsamaktadır. Bunun belgeleri tarihi kaynaklarda mevcuttur. Örneğin Brownson bunun haritasını dahi yayımlamıştır. Ayrıca Sultan Sencer tarafından kurulan "Kürdistan" eyaleti de aynı coğrafyanın bugünkü “Hemedan” yöresinde olduğu yine tarihi kaynaklar bildirmektedir.

Anadolunun kültürlerin geçidi -köprüsü- olması ve zengin genetik havuzu oluşturması nedeniyle bu toprakların gerçekte kime ait olduğu tartışması, hep olmaya devam edeceğe benziyor.

Eğer “Kürtçü” mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı, 1071li yıllarda Doğu Anadolu toprakları Roma ve Bizans egemenliğinde olmazdı. Doğu ve Güneydoğu Anadoluda Ermeni, Süryani, Rum ve Diyarbakır yöresinde de Hıristiyan Arap kabileleri yaşamazdı.

Peki, eğer “Kürtçü” mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı Anadoluda “Kürtçe” yazılmış eser, anıt, kitabe, mimari eser oludu. Bu bölgede “Kürtçe” tek sanat eseri, mimari eser, anıt, kitabe yoktur. Ne kütüphanelerde, ne de arkeolojik kazılarda...

Bu iddialar “piyon” olma gayretlerinin bir sonucu olarak yaratılmak istenen zoraki pozisyonlardır. O zaman bu tarihi gerçeklerin anlamı ne olur?

7. ve 8.yy. itibaren Abbasi Halife ordularının Anadoluya doğru yaptıkları akınların sonunda yapılan fetihlerle birlikte Güneydoğu Anadoluya Müslüman Araplar ve Müslümanlığı kabul eden Kürt aşiretleri geldiler. Onların ardından ise Türkmen aşiretleri Doğu Anadoluya geldiler.

Anadoluda var olan topluluklarla birlikte yaşayan “Ön Türkler”, hem kültür hem de inanç bağlamında farklıydılar. Anadolu, İslamlaşmasından önce çok farklı bir demografik yapıya sahipti.

Türklerin Anadoluya gelişi ve girişi büyük bir savaşın yaşanması nedeniyle 1071 olarak kayıtlara geçmiştir. Aslında bu büyük savaş, Bizans ile Türk-İslam kaynaşmasının mücadelesidir. Bunun en büyük kanıtı ise Malazgirtte Alparslanın ordusunda 10 bin gönüllü Kürtün bulunmasıdır. Bunun anlamı şudur; Bizansa karşı Türk-Kürt halkının “İslam” şemsiyesi altında kaynaşmasının bir ifadesidir. Diğer bir deyişle, Malazgirtte Alparslanın önderliğinde kazanılan savaş, aslında, bu vesile ile Türk-Kürt buluşmasının bir simgesidir.

11–12. yüzyılda, Güneydoğu Anadolunun merkezi sayılan Urfa ve çevresinde Hıristiyan toplulukların egemen olması, bu bölgede “Haçlı Kontluğu” nün kurulması son derece çarpıcı bir durumdur. Bu durum aynı zamanda bölgede yaşayan nüfusu Kürt-Müslüman olmasından çok Hıristiyan unsurlardan meydana geldiğini göstermektedir.

Anadolunun İslamlaşma hareketleriyle yapılan fetihlerin başında Selçuklu-Türkmen fetihleri gelmektedir. Nitekim bu fetihlerden sonra Doğu Anadoluya "Turcomania" denmesinin nedeni de budur. Tarihi kaynaklar ve sosyolojik kayıtlar, Kürtler ile Türkler bir arada ve daha çok Fıratın doğusuna yayılmış olmaları ayrı bir değerlendirmedir.

Göçler ve Demografik Değişimler...

Türkler Anadoluya geldikten sonra sınırlı alanlarda kalmadılar; sürekli Batıya doğru ilerlediler; hedefleri “tuzlu derya” idi. Nitekim kuzeyden Karadenize ulaşıp Hun imparatorluğunu kurarlarken güneyde ilerleyip Akdeniz ve oradan da Egeye ulaşmışlardır. İlginç olan, bu göç ve demografik hareketler, bölgelerde çok farklı yeni durumları da birlikte ortaya çıkarmış olmasıdır. Osmanlı hariç, hiçbir Türk topluluğu tuzlu deryayı aşarak Avrupaya ya da Afrikaya ulaşmamıştır.

Ana yurt olarak Anadolu seçilmiş ve öyle korunmuştur.

Doğu Anadoludan giriş yapan Türklerin büyük bir kısmı Egeye doğru yürürken bir kısmı da yerlerinde kalmışlar. Örneğin Selçuklunun ilk başkenti olan Ahlatta Türk kültürünün bugüne kadar “abideler” halinde kalması dikkat çekicidir. Bunun canlı örneği, bugün Vanın Ahlatta kazasında bulunan ve Anadoludaki ilk Müslüman Mezarlığı olarak kabul edilmesi gereken şaheser niteliğindeki anıt mezarlardır. Mezar taşlarındaki sanatsal incelik, çağının en üst sınırlarına ulaşmış, halen Elazığ yöresinde iğne oyasıyla yapılan danteller kadar incelik ve marifet isteyen taş danteller bu mezar taşlarını süslemektedir. Bu anıt mezar taşları incelendiğinde, tüm doğanın acımasızlığına ve devletin ihmaline rağmen, korunmuş olmaları Selçuklu Türklerinde sanatsal değerin düzeyini göstermektedir. Ahlattaki bu Anadoludaki ilk Türk-Müslüman Mezarlığı, bir anlamda aklın sınırlarını zorlayan bu anıt mezar taşlarındaki sanatsal canlılık ve zarafet, anlam derinliği, İspanya-Granadada Endülüs Emevileri tarafından kurulan ve bugün hâlâ ziyaret merkezi olan “Elhamra” sarayındaki taş işlemeciliğine eşdeğer kültürel ve sanatsal bir belge olarak korunmaktadır. Bu mezarlık bile Doğu Anadolunun ne kadar Türk-Müslüman olduğunu gösterir. Ne acıdır ki bunu bilen ve değerlendiren yeterince ne yetkililer ne de aydın geçinenler olmuştur.

Diğer yandan Eyyübiler döneminde İrandan, Kuzey Iraktan Anadoluya, özellikle Fıratın doğusuna Kürt aşiretlerinin göçünün hızlandığı biliniyor.

Buna ek olarak 15. yy da başlayıp sonra doruğa çıkan ve bir anlamda Sünni Türkmen ile Şii Türkmenin birbirine kırdırıldığı Osmanlı-Safevi çatışmasında, Anadoluya İrandan Sünni Kürt göçü, Anadoludan da İrana Alevi Türkmen göçü oldu. Bu olay, bölgedeki nüfus hareketlerini inanılmaz derecede etkileyerek sosyolojik demografiyi değiştirdi.

“Kürtleşen” Türkmenler...

Bu demografik değişim sonucu Doğu Anadoluda asimilasyonlar oldu. Doğu Anadoluya göç eden Türkmen boylarının büyük bir kısmı yerleştikleri yayla ve ovalarda “Kürtleştiler”. Bunun en tipik örneklerine bugün bile şahit olmak mümkündür. Örneğin, Urfa yöresinde, Ceylanpınar ve Siverek bölgesine yerleşip de “Kürtleşen” Karakeçili aşiretinin mensupları, Diyarbakır Karacadağ bölgesine yerleşip yine “Kürtleşen” Türkmen boyları gibi yüzlerce örnekler verilebilir.

Dolayısıyla Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerindeki Kürt nüfusu, mikro milliyetçilerin iddia ettiği gibi, antik “Huriler” ve “Mitanniler” in devamı değil, Anadolunun İslamlaşması sürecinde Selçuklu ve Osmanlı egemenliğinin bir sonucu oluşmuş demografik nüfus değişimleri sonucudur.

Yüzyıllar süren bu nüfus hareketleri sonucu Türkleşen Kürtlerle, Kürtleşen Türkmenlerin oluşturduğu demografik nüfus hareketliliği sonucu bir karışım oluşmuştur Anadoluda. Günümüzde de benzer örnekler vardır; örneğin İzmirde, İstanbulda artan “Kürt” kökenli vatandaşların zaman içinde bu kentlerin nüfuslarının profilini değiştirmeyeceklerini kimse garanti edemez. Bunlar hareket halinde olan toplumlarda her zaman mümkündür.

“Kürtçü” mikro milliyetçiliğin temel tarih kaynak olarak kabul ettikleri Şerefnamede belirtildiğine göre, Oğuz Han, Hz. Peygambere gönderdiği elçinin Kürt asıllı olduğu iddiasıdır. Şerefnamedeki bu varsayım her ne kadar “efsane” olarak kabul edilse de verilmek istenen mesaj Türk-Kürt kaynaşmasının ne kadar önemli olduğunu gösteren bir işarettir.

Her ne kadar bugün, emperyalist doyumsuzluğun esiri olmuş etnik milliyetçilerin iddia ettikleri gibi Doğu ve Güneydoğu Anadoluyu “otantik yurt” onun da “işgal” edildiği iddiaları gündemde tutulmaya çalışılsa da, taraftar bulma şansı azdır. Mikro milliyetçilik halk ve özellikle şartlandırılmış ve yönlendirilmiş “genç” nüfusa cazip gelse de, devamını getirmek kolay değildir. Bunun esası ve astarı olmayıp, masa başında uydurulmuş, kurgulanmış bir varsayımdır.

Mikro milliyetçilikten medet umanlar ve emperyalizmin maşası olmayı kendine meslek edinen teorisyenler tarafından uydurulmuş kuramsal kurgudur. Doğrusunu ve gerçeği öğrenmek için gayret sarf edilmediği için ve gerçekleri öğrenmek zahmetli iş olduğu için, devlet eliyle de eğitim programlarında yer verilmediği için, sosyal hayatta insanlarımıza bu gerçekler anlatılmadığı için maalesef bu durum ortaya çıkmakta, mikro milliyetçiliği besleyen bir efsane olarak itibar görebilmektedir. Bizlerin görevi, doğru olanı, gerçek olanı bulup ortaya koymak ve insanımıza anlatmaktır. Sonradan oluşabilecek zararlar ve tahripler nedeniyle “pişmanlık” bir anlam taşımaz.

Son günlerde, Türkiye üzerine uygulanmak amacıyla, uluslar arası güç aktörleri tarafından hazırlandığı izlenimini veren plan ve projeler siyasi irade eliyle piyasaya sürülmektedir. Batılı emperyaller tarafından Birinci Dünya savaşı sonunda, Anadoluda Türk milleti yok edilmek üzere iken, özünden çıkan kahramanlar bu “yok etme” plânına İstiklâl savaşıyla “hayır” dedikleri için ve Batılı emperyallere kafa tutulduğu için o yenilgiyi hazmedemediler. Mustafa Kemalin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini bir türlü içlerine sindiremediler. Bütün dertleri budur. Şimdilerde siyasi irade tarafından ortaya atılıp kendini de çıkmaza soktuğu “açılım”, saçılım”, “kaçınım” komedisinin de bu “hazımsızlığın” sonucu oluşan oyun olduğunu hatırlatmakta yarar vardır.

**

Burada sorgulanacak diğer bir husus da Türk-Kürt birlikteliği, Anadoluda bu kültürlerin “İslamlaşma” şemsiyesi altında birleşmesi sonucu Kürtlerin aleyhine olmuş mudur? Örneğin Anadoluda Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyeti Kürtleri "geri bıraktırmış" mıdır?

Şayet Anadoluda bu Türk devletleri egemenliği olmasaydı bugün mikro milliyetçiliği iddia eden ayrılıkçı “Kürtçü” kafalar neyin ve kimin emrinde olurlardı?

İşte sorgulanacak önemli sorulardan biri budur. Gerisi laftır...

25.08.2009

Kaynakça:

1- C. L. Brownson, Xenephon, Anabasis, Harvard 2001.

2- Urfalı Mateos Vekayinamesi, TTK 1987.

3- Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Vakfı 2000.

5- Rene Grosset, Ermenilerin Tarihi, Aras 2005

6- Steven Ruinciman, Haçlı Seferleri Tarihi, cilt 1, TTK 1986.

7- Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Ötüken 2004.

8- Işın Demirkent, Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi, iki cilt, TTK 1990.

9- Ramazan Demir, Ermeni İsyanı ve Harput Ermenileri, Palme Yayınevi, Ankara, 2009.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 22
Dün Tekil 767
Bugün Tekil 805
Toplam Tekil 1637866
IP 54.205.8.87






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































5 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Üstümüze kılıç çekilmedikçe, ülkemize girilmedikçe, teb'ama cefa edilmedikçe Bizden kimseye zarar gelmez. (Fatih Sultan MEHMET)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 2.098 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu