ATATÜRK’ÜN TÜRK DÜNYASI’NA BAKIŞI - Alp Tümen ARSLAN - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









ATATÜRK’ÜN TÜRK DÜNYASI’NA BAKIŞI - Alp Tümen ARSLAN
Tarih: 27.11.2012 > Kaç kez okundu? 2871

Paylaş


ATATÜRK’ÜN TÜRK DÜNYASI’NA BAKIŞI

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran kadronun lideri olan Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK’ün pek çok konuyla ilgili fikirleri yıllarca dile getirilmiştir. ATATÜRK’ün dile getirilen görüşleri, bir yandan dile getirenlerin ideolojik tutumlarının, diğer yandan da dile getirilen dönemdeki siyasî atmosferin etkisine bağlı olarak kamuoyuna sunulmuştur. Bu görüşler içinde genel olarak öne çıkanlar Millî Mücadele dönemindeki iç ve dış siyasî gelişmeler, Cumhuriyet’in ilânı, saltanatın ve halifeliğin kaldırılması, din-devlet ilişkileri ve laiklik, döneminde yapılan inkılâplar ve toplumsal sonuçları, devletin temel nitelikleri ve tek partili demokrasi yılları gibi güncel tüketime ve gündelik siyasete malzeme olan konulardır. Oysa ATATÜRK’ün daha kurumsal, daha kuşatıcı ve yüzyıllara uzanmasını arzu ettiği politikaların başında gelen “Türk Dünyası Politikası” ise neredeyse hiç gündeme getirilmemiştir. ATATÜRK’ün ölümünden sonra terk edilmeye başlanan, Soğuk Savaş yıllarında unut(tur)ulan bu politika, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla yeniden hatırlanır gibi yapılmıştır. İşte bu çalışmada, ATATÜRK’ün Türk Dünyası’na bakışı genel hatlarıyla ortaya konulacaktır.

Osmanlı Devleti’nin 18. yüzyılın son çeyreğinden itibaren başlayan irtifa kaybı, 19. yüzyılda hızlanarak devam etmiş ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde başkent İstanbul’un işgaline kadar uzanan bir felakete yol açmıştır. Bu gelişmeler üzerine Ankara merkezli olarak başlayan Millî Mücadele’nin başarılı olması sonucunda yeni bir Türk devleti ortaya çıkmıştır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk Milleti’nin İslâm’ın bin yıldan beri bayraktarlığını yaptığının ve bütün Batı’nın şimşeklerini üzerine çektiğinin farkındadır. Polatlı’da durdurdukları ve Türkiye’den sürdükleri Batı’nın yeniden tarihî hıncına muhatap olmak istemedikleri ve kurdukları yeni devletin nefes almasını istedikleri için kurucu kadro, yeni bir dış politika tasarlamıştır. Bu yeni dış politikada Pantürkist ve Panislamist çizgilerin resmen yer alması uygun bulunmamıştır. Türk Milleti’nin Türkiye topraklarındaki istiklâlini garanti altına almak için kurucu kadro, Misak-ı Millî sınırlarıyla yetinmiş bir görüntü vermek durumunda kalmıştır . Ancak bu durum, kurucu kadronun ve özellikle ATATÜRK’ün Türk Dünyası ile ilgisini tamamen kestiği, düşünce dünyasından çıkardığı anlamına gelmemektedir.

ATATÜRK’ün Türk Dünyası’na resmî politika açısından yaklaşımı üç ayak üzerine oturmuştur. ATATÜRK’ün konuya yaklaşımında ilk esas, Türkiye dışında yaşayan Türklerin Türkiye’ye göç etmesini engellemek ve bu toplulukların bulundukları ülkelerde yaşamaya devam etmelerini sağlamaktır. İkinci esas ise göçün engellenmesinin doğal bir sonucu olarak, bu toplulukların kültürel yapılarını korumalarına yardımcı olmaktır. Bu iki esasın hayata geçebilmesi için de ATATÜRK, Türkiye dışındaki Türklerin yaşadığı devletlerle iyi ilişkiler kurmayı ve Türklerin temel insan haklarını güvence altına almayı üçüncü esas olarak belirlemiştir . Dikkat edilirse ATATÜRK’ün belirlediği bu esaslar, birbirini tamamlayıcı bir niteliğe sahiptir. Bu esaslardan biri dikkate alınmazsa oluşturulan bu politikanın çökmesi kaçınılmaz olur. Nitekim bu politika, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Türkiye dışındaki Türklere bakışında, bugüne kadar etkili olmuştur ancak bu politikanın sadece ilk ayağı, yani göç etmenin engellenmesi siyaseti takip edilmiştir. Türkiye dışındaki Türklerin kültürel yapılarını muhafaza etmeye, geliştirmeye ve insan hakları temelinde yaşamlarını sürdürmelerine yönelik anlayış ise ATATÜRK’ün ölümüyle birlikte terk edilmiştir. Bunun faturası ise Türklerin, bulundukları coğrafyalarda asimilasyona ve zulme maruz kalmaları şeklinde kesilmiştir.

ATATÜRK’ün Türk Dünyası’na bakışında önemli olan bir başka husus da bütüncül bakış açısıdır. ATATÜRK’ün Türk Dünyası’na yaklaşımında din, mezhep, hanedan gibi ayırıcı özellikler dikkate alınmamış; Türklük temelinde büyük kültürel ortaklık öne çıkarılmıştır. Nitekim şu sözler, O’nun konuya bakışını gösteren oldukça özlü cümlelerdir:

“Türk Milleti Kurtuluş Savaşı’ndan beri, hatta bu savaşa atılırken bile mahkûm milletlerin özgürlük ve bağımsızlık davalarıyla ilgilenmeyi, o davalara yardım etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının özgürlük ve bağımsızlıklarına kayıtsız davranması elbette uygun görülemez. Fakat milliyet davası, bilinçsiz ve ölçüsüz bir dava şeklinde düşünülmemeli ve savunulmamalıdır. Milliyet davası, siyasî bir mücadele konusu olmadan önce, bilinçli bir ülkü sorunudur. Bilinçli ülkü demek pozitif bilime, bilimsel yöntemlere dayandırılmış bir hedef ve amaç demektir. O halde propagandalarda olumlu yöntemlere başvurmak şarttır. Hareketlerin imkân sınırları ve sıraları kesinlikle hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür sorunlarıyla ilgilenmelidirler. Nitekim, biz Türklük davasını böyle bir olumlu ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türkleri’nin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.”

ATATÜRK’ün aşağıdaki sözleri de yine aynı bütüncül bakış açısının bir ürünüdür:

“Balkan Milletleri içtimaî ve siyasî ne çehre arzederlerse etsinler, onların Orta Asya’dan gelmiş yakın soylardan müşterek cetleri olduğunu unutmamak lazımdır. Karadeniz’in Şimal ve Cenup yolları ile binlerce seneler deniz dalgaları gibi birbiri ardınca gelip Balkanlarda yerleşmiş olan insan kütleleri, başka başka adlar taşımış olmalarına rağmen, hakikatte bir tek beşikten çıkmış kardeş kavimlerden başka bir şey değildirler.”

ATATÜRK’ün Türk Dünyası’na bakış açısındaki bütüncüllüğün bir diğer somut örneği de takdir ettiği tarihî şahsiyetler içinde Timur’un bulunmasıdır. Timur için söylediği, “Ben Timur zamanında olsaydım, onun yaptığını yapabilir mi idim, onu söyleyemem; fakat o benim zamanımda olsaydı, belki daha fazlasını yapabilirdi.” ve “Timur’un asıl dikkat çeken hali, bir tehlike zamanında sakin ve düşünceli kalışıydı. Bu, büyük iş yapabilmek yeteneğinde olan adamlarda görülebilir.” şeklindeki sözler, oldukça dikkat çekicidir. Zira Timur için bugün bile Türkiye’de ilk ve orta öğretim aşamasındaki ders kitaplarında düşmanlık besleyen ve yalan-yanlış pek çok bilgi bulunmaktadır. Bir asker ve devlet adamı olması münasebetiyle ATATÜRK’ün Timur’u incelemiş ve beğenmiş olması elbette mümkündür ancak Batı Türklüğü’nün o çağdaki devleti olan Osmanlı’yı kısa süreliğine bile olsa duraksatması ve Türkiye topraklarındaki mücadele esnasında yaşananlardan dolayı, asırlardır Türk halkı arasında kötü bir üne sahip olan Timur’u övmesi, ATATÜRK’ün verdiği ince mesajlardan biri olmalıdır. Öte yandan Timur’a ait Kuran-ı Kerim’in Millî Mücadele esnasında, 7 Ocak 1922 tarihinde Buhara Halk Şûraları Cumhuriyeti temsilcileri tarafından ATATÜRK’e takdim edilmesi ve bu kutsal emanetin hâlâ TBMM Kütüphanesi’nde muhafaza ediliyor olması, bu iddiayı güçlendirmektedir .

ATATÜRK’ün Türk Dünyası ile ilgili bakışını yansıtan en bilinen sözleri, 29 Ekim 1933 tarihinde söylediği sözlerdir. Cumhuriyet’in onuncu yılı münasebetiyle düzenlenen bir toplantı esnasında söylenen bu sözlerin hikâyesi şöyledir: Cumhuriyet’in ilânı münasebetiyle Ankara’da yapılan balolardan biri de Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü’nde yapılmaktadır. Bu baloya sonradan katılan ATATÜRK, eğlenmekte olan insanların arasına karışır. Bir süre sonra, müziği kestirip oradakilerin kendisine soru sormasını ister. Şaşkınlığa uğrayan kalabalıktan üç kişi, ATATÜRK’e soru yöneltir ki bunlardan biri de Dr. Zeki Bey’dir. O yıl Tıbbiye’den mezun olduğu söylenen Zeki Bey, üç soru sorar. Üçüncü sorusu, aynen şu şekildedir:

“… Gazi Paşam! Saltanatı kaldırdık. Hilâfeti, meclisin manevî şahsiyeti içine aldık; bunlar, yapılana kadar bir milletin ideali olabilirler. Fakat, yapıldıktan sonra, yeni bir düzen kurulur ve işler. Onun iyi işlemesini sağlamaya mecburuz! Yaptığımız öteki devrimler de yapıldıkları an ideal olmaktan çıkar. Artık ideallerimiz, yaşadığımız gerçekler hâline dönüşmüştür. İyi ya da kötü sonuç vermesi, bizim sorumluluğumuzun sonuçlarını belirler. Ama bir de milletlerin babadan oğla sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize, böyle bir ideal aşılamadınız! Yahut benim bundan haberim yok! Bunu bize açıklar mısınız Gazi Hazretleri?...”

Dr. Zeki Bey’in üçüncü sorusuna karşılık olarak ATATÜRK, Türk Milleti’nin bir ülküsünün olduğunu ancak bu ülkünün devlet tarafından açıklanamayacağını söyler. Bunun vicdanımıza yazılmış gerçekler olduğunu, konuşulmayacağını ancak millet tarafından yaşanacağını belirterek bir devlet başkanı olarak sorumlulukları bulunduğunu, bu sorumluluklar altında konuşamayacağını ifade eder. Bu konuyla ilgili olarak gençlerle ayrıca konuşacağını ekler ve Dr. Zeki Bey’i de yanına alarak Genel Müdür’ün odasına geçer. Karşısına Zeki Bey’i oturtur ve aralarında şöyle bir diyalog geçer:

“- Benim arkamdaki haritayı görüyor musun?

- Evet Paşam.

- O haritada, Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var; Onu da görüyor musun?

- Evet, görüyorum, Paşa hazretleri.

- Hah… İşte o ağırlık, benim omuzlarımın üstündedir. Omuzlarımın üstünde olduğu için konuşamam! Düşün bir kere… Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Daha dün, bunlar vardılar. Dünyaya hükmediyorlardı! Avrupa’yı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı? Demek hiçbir şey, sürgit değildir! Bugün, ‘ölümsüz’ gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az bir şey kalacaktır. Devletler ve milletler, bu idrakin içinde olmalıdırlar.

Bugün Sovyet Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir! Bugün, elinde sımsıkı tuttuğu Miletler, avuçlarından sıyrılabilirler. Dünya, yeni bir dengeye ulaşabilir! İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir!

Bizim bu dostumuzun yönetiminde dil bir, inanç bir, öz bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız! ‘Hazır olmak’ yalnız o günü susup beklemek değildir; hazırlanmak lazımdır… Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevî köprüleri sağlam tutarak! Dil, bir köprüdür; inanç bir köprüdür; tarih bir köprüdür! Bugün biz, bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz! Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur! Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; bizim, onlara yaklaşmamız gerekli… Tarih bağı kurmamız lazım. Folklor bağı kurmamız lazım. Dil bağı kurmamız lazım. Bunları kim yapacak? Elbette Biz! Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz, ‘Dil Encümenleri’, ‘Tarih Encümenleri’ kuruluyor.

Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda hâline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hâle geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda; tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli… Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşıtmamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi, Orta Asya’dan başlattık! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidir. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli…

İşte bunu sağlamak için de ‘Türkiyat Enstitüsü’nü kurduk. Kültürlerimizi bütünleştirmeye çalışıyoruz! Ama bunlar, açıktan yapılmaz! Adı konularak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir.

İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; ‘Paşanın işi yok! Dil ile tarih ile uğraşmaya başladı’ diyorlarmış. Yağma yok! Benim işim, başımdan aşkın! Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, ‘Yarının Türkiyesi’nin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum. Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir. Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız! Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız.

Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. Açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum. Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran; çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap! İdealler konuşulmaz, yaşanır! İşte, senin sorunun karşılığını da böylece vermiş oldum!”



ATATÜRK’ün Türk Dünyası ile ilgili bakış açısı, attığı adımlarla somutlaşmıştır. Bu adımlar içinde, kurumlaşma çabaları ve izlenen dış politika önemli bir yer tutmaktadır. Kurumlaşma çabaları içinde en bilinen örnekler Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türkiyat Enstitüsü gibi kuruluşlardır. ATATÜRK’ün bu kuruluşlar üzerine adeta titrediği bilinmektedir. Nitekim vasiyetnamesinde, Türk Tarih Kurumu’na ve Türk Dil Kurumu’na şahsî mal varlığından pay ayırmıştır. 1924 yılında kurulan Türkiyat Enstitüsü için 20.000 Lira ödenek çıkarttırmıştır. 20.000 Lira’nın meblağ olarak büyüklüğünü anlamak için Türkiye’nin 1924 yılı ekonomik göstergelerinden bazılarına bakmak yeterli olacaktır. 1924 yılı itibarıyla Türkiye’nin ihracatı 159 Milyon Lira, ithalatı ise 194 Milyon Lira civarındadır . ATATÜRK’ün Türkiyat Enstitüsü için ayırdığı parayı, 1924 yılı ihracat rakamlarıyla karşılaştırarak 2011 yılı ihracat rakamlarıyla oranlarsak bugün için yaklaşık 30 Milyon Liralık; 2011 yılı ithalat rakamlarıyla oranlarsak yaklaşık 53 Milyon Liralık bir meblağa karşılık geldiğini anlayabiliriz. Ortalama en az 40 Milyon Lira’ya tekabül eden bu meblağ, ATATÜRK’ün Türkiyat Enstitüsü’ne verdiği önemi göstermesi bakımından oldukça anlamlıdır . Türkiyat Enstitüsü’nün kurucusu olarak görevlendirilen Prof. Dr. Fuat KÖPRÜLÜ, rakamı öğrendiği zaman hayrete düşmüştür. Kendi ifadesine göre:

“…bunu yanmış-yıkılmış bir Türkiye ortamında, zengin ve emperyalist milletlerin bilimsel heveslerine ve uzun vadeli çıkarlarına cevap vermek için kurdukları Türkiyat Enstitülerinden birini kuruyordu. Beni görevlendirirken, heyecanlıydı, diyebilirim; çocuğunu okula emanet eden sevecen bir babaya benziyordu!

- Size, önem verdiğim bir görevi veriyorum. Bilgili ve özellikle zeki arkadaşlarınızı toplayın! Onlara görev verin; oralara gitsinler, oradaki insanlarla dostluk kursunlar ve toplumlar arasındaki benzerlikleri, kültür ve tarih beraberliğimizi hatırlatarak canlandırsınlar! Siz onları memleketimize davet edin. Cumhuriyetimizi yakından görüp tanısınlar. Oralarda gereken araştırmaları yapın, bilime hizmet edin! Ortak bir tarihten geliyoruz, birbirimizi tanımakta yarar var! Hadi, göreyim sizi!” . Bu öğüde uygun olarak, 1926 yılında Sovyetler Birliği tarafından Bakü’de yapılan Birinci Türkoloji Kurultayı’na, Türkiye’den Fuat Köprülü’nün ve Hüseyinzade Ali’nin katıldığı bilinmektedir. Kurultayda birer tebliğ sunmuşlar ve dönüşte ATATÜRK’e bir rapor hazırlayıp vermişlerdir. Kurultay’da alınan Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşayan Türklerin Latin Alfabesi’ne geçmesi kararının ardından, Türkiye’de Latin Alfabesi’ne geçilmesiyle ilgili tartışmaların başlaması ve Ağustos 1928’de Türkiye’de de Latin Alfabesi’ne geçilmesi kararının alınması, tesadüflerle açıklanamayacak bir durumdur .



ATATÜRK, Türkiyat Enstitüsü’nü kurmakla görevlendirdiği KÖPRÜLܒye verdiği öğütleri kendisi de yerine getirme gayreti içinde olmuştur. Türk Dünyası’nın değişik coğrafyalarında yaşayan ve Türkiye’ye sığınan Türk aydınlarını ve devlet adamlarını himaye etmiştir. Bu kişilere önemli görevler vermiştir ki bunlar arasında ilk akla gelenler Mehmet Emin Resulzade, Zeki Velidi Togan, Yusuf Akçura, Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Cafer Seydahmet Kırımer, Ayaz İshaki, Fuat Toktar, Sadri Maksudi Arsal, Abdullah Battal Taymaz, Mirza Bala gibi önemli şahsiyetlerdir .

ATATÜRK’ün Türk Dünyası ile ilgili bir başka gayreti de değişik Türk coğrafyalarında yaşayan Türklerden Türkiye’ye öğrenci getirtmek ve Türkiye’den de öğretmen göndermektir. Bu konuyla ilgili çarpıcı bir uygulamayı, Necip HABLEMİTOĞLU’nun “Kemal’in Öğretmenleri” isimli makalesi ortaya koymaktadır. 1931 yılında, Türklük bilincini Türkiye’nin dışına da taşıdığı için Sovyetler Birliği’nin talebi ve baskısı üzerine kapatılan Türk Ocaklarının Genel Başkanı Hamdullah Suphi TANRIÖVER, ATATÜRK tarafından Türkiye’nin Romanya Büyükelçisi olarak tayin edilir. Aldığı görev üzerine Romanya’da yaşayan Gagavuz Türklerinin bütün köylerini ve kasabalarını dolaşır ve büyükelçiliğin kapılarını ardına kadar onlara açar. Romanya’daki Müslüman Türk azınlıkla Ortodoks Hıristiyan Gagavuz Türklerini kaynaştırmak için de çalışmalar yürütür. İlk etapta 40 Gagavuz Türk öğrenci, Türkiye’ye eğitim almak üzere gönderilir ki bu sayı daha sonra 200’ü aşar. Bu öğrencilerin bir kısmı Romanya’ya geri döner, bir kısmı ise Türkiye’de kalır. Her iki grup da bulundukları ülkede hizmet etmeye başlar. Ayrıca, 80 ilkokul öğretmeni de Türkiye’den Romanya’ya gönderilir. İyi düzeyde Rusça ve Romence bilen bu öğretmenler, İkinci Dünya Savaşı’na kadar hizmet ederler. Ancak Sovyetler Birliği’nin işgali üzerine 25 yıl cezaya çarptırılarak Sibirya’ya sürülürler ki bu cezanın gerekçesi, “Türk casusu” olmaktır. STALİN’in ölümünden sonra KRUŞÇEV tarafından çıkarılan afla serbest kalan bu öğretmenlerden biri Romanya’ya geri döner. Ali KANTARELLİ isimli bu öğretmen, üç çocuklu dul bir Gagavuz Türk hanımla evlenir ve ölene kadar hizmet etmeye devam eder . Bugün Gagavuz Türklerinin Türkiye Türkçesi’ne çok yakın bir lehçeyle konuştukları bilinmektedir. HABLEMİTOĞLU’nun makalesi, bu işin esrarının çözülmesinde önemli bir görev ifa etmiştir. Ayrıca, kültür alanına yapılan yatırımın uzun soluklu ve olumlu sonuçlara yol açacağının güzel bir örneği de bu vesileyle bir kez daha anlaşılmaktadır.



ATATÜRK’ün Türkistan coğrafyasıyla da özel olarak ilgilendiği bilinmektedir. 12 Kasım 1933’de kurulan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin kuruluş çalışmaları esnasında, Türkiye’den gelen Mustafa Ali Kentli, Mahmut Nedim Kaytmaz ve Ali Bey de bulunmuşlardır. Her üçü de hükümet kurulduktan sonra değişik hükümet üyelerine müsteşar olarak tayin edilmişlerdir. Hükümetin kurulması, Türkiye’deki basın-yayın organlarında sevinçle karşılanmış; “Gök bayraktan al bayrağa selam olsun!” şeklinde manşetler atılmış, aynı minvalde yazılar kaleme alınmıştır. Bu tarihten itibaren, İttihat ve Terakki döneminde gelen pek çok Türk’ten sonra, bölgeye yeni bir Türk öğretmen akını başlamıştır. Bu öğretmenler, Doğu Türkistan’da okullar açmışlardır. Ayrıca bu bölgeden pek çok öğrenci de Türkiye’ye eğitim amacıyla gönderilmiştir . Bu uygulamaların ATATÜRK’ün yukarıda bahsettiğimiz Romanya merkezli faaliyetleriyle benzer nitelikte olduğu görülmektedir. Bu sebeple Doğu Türkistan’daki bütün bu gelişmelerin ve bu gelişmelerin Türkiye’deki yankılarının ATATÜRK’ün bilgisi dışında gerçekleştiğini düşünmek, dönemin şartları düşünüldüğünde, gerçekçi görünmemektedir .



ATATÜRK’ün önemli iki dış politika hamlesi olarak bilinen Balkan Antantı’nın ve Sadabat Paktı’nın da yine Türk Dünyası’nı ilgilendiren bir boyutu vardır. Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında 1934’te Balkan Antantı; Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında 1937’de Sadabat Paktı imzalanmıştır. Dostluğun pekiştirilmesi ve yaklaşan İkinci Dünya Savaşı sebebiyle güvenlik gerekçeleriyle imzalandığı belirtilen bu antlaşmalara bakıldığında, Türkiye dışındaki imzacı devletler açısından ilginç bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bahsi geçen devletler, Türkiye ve Sovyetler Birliği dışında yaşayan Türklerin bulunduğu coğrafyalarda kurulmuştur. Ayrıca, bu devletler Sovyetler Birliği ile ya komşudurlar ya da Sovyetler Birliği’nin yakın çevresi içindedirler. ATATÜRK’ün bu devletlerle ilişkilerini geliştirerek bir yandan bu coğrafyalarda yaşayan Türklerle irtibat kurmak istediği, diğer yandan da onların temel haklarını kollamayı amaçladığı akla yatkın gelmektedir. Hamdullah Suphi TANRIÖVER’in Bükreş, Yahya Kemal BEYATLI’nın Tahran, Memduh Şevket ESENDAL’ın da Kâbil Büyükelçisi olduğu göz önünde bulundurulduğunda, ATATÜRK’ün bu devletler aracılığıyla kültürel bir köprü kurmak istediği düşünülebilir. İran’a uçak hediye etmesi, Afganistan’a sivil ve askerî uzmanlardan oluşan heyetler göndermesi bir rastlantı olarak görülemez .



ATATÜRK’ün Türk Dünyası’na ilgisi ve Türk Dünyası ile ilgili izlediği politikalar, ana hatlarıyla yukarıdaki gibidir. Bu verilere bakıldığında ve ATATÜRK’ün Dr. Zeki Bey’e verdiği öğütler dikkate alındığında, kayda geçmeyen bilgilerin kayda geçenlerden daha fazla olması, kuvvetle muhtemeldir. Doğal olarak, ATATÜRK’ün izlediği Türk Dünyası politikasında, gayrıresmî faaliyetlerin de resmen yürütülenlerden daha çok olması, işin tabiatına daha uygun düşmektedir. Kendisinin de Türkiye coğrafyası dışında doğmuş ve yetişmiş bir Türk olması, yalnızca Misak-ı Millî sınırlarıyla yetinen bir politika izlemesini ruhî, fikrî ve mantıkî temelde imkânsız hâle getirmektedir. Musul meselesindeki hassasiyeti, Boğazlar ve Hatay konusundaki girişimleri, Kıbrıs’ın önemiyle ilgili beyanatı, hatta annesi Zübeyde Hanım’ın ısrarla akıbetini sorduğu ata yurdu Balkan topraklarına olan düşkünlüğü, Türkistan’a olan alakası, bir çırpıda akla gelen örneklerdir. Ruhunda Türklük fırtınaları koptuğu anlaşılan bir liderin dar bir “Türkiyecilik” ile yetinmesi beklenmemelidir. Hele hele bu liderin Türk Dünyası’na sırtını döndüğünü veya Türkiye sınırlarının ötesiyle ilgilenmediğini iddia etmek ve bu iddiada ısrarcı olmak, akla uygun olmayacağı gibi hiçbir vicdanın kabul edemeyeceği bir haksızlık olur.



ATATÜRK’ün ölümünden sonra ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç ve dış politikasında Türk Dünyası eksenli siyaset anlayışı, yavaş yavaş etkisizleştirilir. 3 Mayıs 1944 tarihinden sonra ise bu politikalar, devlet katından tamamen tasfiye edilir. ATATÜRK’ün Türklüğün geleceğini tasarlamaya yönelik attığı bu temelin kazınmasına yönelik çabalar, artarak devam eder. ATATÜRK’ün bu politikalarının Türk devlet geleneğinin doğal bir sonucu olduğunu söyleyen ve bu politikalara dönülmesini isteyen kişiler ve kurumlar, yıllar yılı haksız suçlamalara ve türlü eziyetlere maruz kalırlar. Soğuk Savaş yıllarında, bu yönde tavır alan ve tutum belirleyen siyaset ve/veya devlet adamı, bir istisna dışında çıkmaz. Bu istisna ise rahmetli Alparslan TÜRKEŞ’tir. Gerek asker olarak görev yaptığı yıllarda gerekse siyasete girip parti genel başkanı, milletvekili ve Başbakan Yardımcısı olduğu dönemlerde, Türk Dünyası gerçeğini yüksek sesle dile getiren tek siyaset ve devlet adamı olma şerefi Alparslan TÜRKEŞ’e aittir. TÜRKEŞ’in Türkiye topraklarının dışında (Kıbrıs’ta) doğması, yetişme ve büyüme safhasında aile ve okul çevresinde aldığı eğitim, takip ettiği ve zaman içinde bağlandığı ideolojik çevre, bu durumun ortaya çıkmasında elbette etkili olmuştur. Ancak bunların yanında, atlanmaması gereken önemli bir husus da TÜRKEŞ’in ATATÜRK döneminde yetişen bir Türk subayı olmasıdır. ATATÜRK, “fikirlerimin babası” dediği Ziya GÖKALP’in sistematik hâle getirdiği bu yolda, Türk devletinin temeline bu harcı koymuş; “hayal kuran ve hayallerini hayata geçirmeye çalışan son Türk devlet başkanı” olarak Tarih’te yerini almıştır. TÜRKEŞ ise bu kutlu misyonun resmî ve gayrıresmî düzeyde son seslendiricisi olmuştur. Bunun bedelini, belki de Başbakanlık makamına oturamamakla ödemiştir. Aynı dönemde siyaset yaptıkları Süleyman DEMİREL, Bülent ECEVİT ve hatta Necmeddin ERBAKAN bile Başbakanlık yaptığı hâlde, TÜRKEŞ Bey’in önü, türlü iftiralarla ve yalan-yanlış propagandalarla hep kesilmiştir. Buna rağmen, inandığı Türk Birliği Ülküsü’nün bayrağını ısrarla taşımaya devam etmiştir. Nitekim Tarih, hem ATATÜRK’ün hem de TÜRKEŞ’in haklı olduğunu 1990’lı yıllarda tescil etmiştir . Daha önce bu söylemlere burun kıvıranlar veya aşağılayıp dalga geçenler ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ilk fırsatta soluğu, Türk Dünyası coğrafyasında almışlardır.



Dileğimiz ve duamız, Türk iç ve dış politikasında “GÖKALP-ATATÜRK-TÜRKEŞ çizgisi”nin yeniden hayata geçirilmesi ve bu çizginin hâkim olması yönündedir. Bu karar verildiği gün, artık Tarih bir başka (ama aslında tanıdık cümlelerle) yazılmaya başlanacak demektir. Zira o gün Tarih, “yapanların torunlarının bir kez daha hem yapıp hem de yazdıkları bir Tarih” olmaya başlayacaktır.







Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 17
Dün Tekil 936
Bugün Tekil 687
Toplam Tekil 1642858
IP 54.197.150.143






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































11 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Yabancı kültürlere girmek demek, onun hakimiyetine girmek demektir.
(Mete'nin Oğlu)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.502 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu