SURİYE KRİZİNDEKİ BİLİNMEYEN GERÇEKLER - Doç. Dr. Abbas KARAAĞAÇLI - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









SURİYE KRİZİNDEKİ BİLİNMEYEN GERÇEKLER - Doç. Dr. Abbas KARAAĞAÇLI
Tarih: 23.08.2012 > Kaç kez okundu? 2379

Paylaş




Giriş

Değerli okurlarım uzun yıllardan beri benim siyasal düşünce ve fikirlerimi yakından bilmektedirler. Bilmeyenler için bir kez daha belirtmeliyim ki, benim için siyasal yaşamda, dünya idaresinde, uluslararası ilişkilerde ve bütünüyle siyasal düşüncemin temelinde anti-emperyalizm ve anti-Siyonizm düşüncesi asla vazgeçemeyeceğim ve yürekten inandığım temel siyasal yaklaşımdır.

Ülkemizde, bölgemizde ve dünyada meydana gelen tüm gelişmeleri, toplumsal hareketleri, devrim veya karşı-devrimleri, rejim değişikliklerini, halk ayaklanmalarını ve yönetimlerin desteklenip desteklenmeyeceğini, bu oluşumların Emperyalizm ve Siyonizm’e yakınlık, uzaklık, karşıtlık veya yandaşlığı ile değerlendirmekteyim. Başka bir deyişle, vuku bulan herhangi bir siyasal eylem veya toplumsal hareketin, uluslararası emperyalizme karşı olup olmaması temel değerlendirme kriterimdir.

Amerikan emperyalizmi günümüzde bütün dünyada barışın, istikrarın, huzurun düşmanı olmakla birlikte; egemen, bağımsız, anti-emperyalist devletlerin de karşısında olup söz konusu devletleri, partileri ve kişileri çeşitli yalan, yanlış ve uydurma yaftalamalarla yıkmayı, bertaraf etmeyi ve ortadan kaldırmayı amaç edinmiştir. ABD ile birlikte hareket eden köhnemiş, sömürgeci devletler yani İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer batılı devletlerin sömürgecilik tarihi boyunca Asya, Afrika, Ortadoğu, Güney ve Orta Amerika’da uyguladıkları şiddete dayalı eylem ve savaşları herkes tarafından bilinmektedir. Söz konusu devletlerin tarihleri boyunca az gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler ve dünyanın dört bir köşesinde bağımsızlığını korumaya çalışan uluslara ve halklara karşı yürüttükler, saldırgan savaşlarda milyonlarca masum sivil vatandaş yaşamını yitirmiştir.

Halen emperyalist batılı devletlerce oluşturulan kriz bölgelerinde yaşanan iç savaşlarda mayın patlaması, kimyasal ve biyolojik silahlar nedeniyle açlıktan, sefaletten, yokluktan, yoksulluktan, hastalıktan ve açlıktan ölenlerin ve yaralananların sayısı milyonları aşmaktadır. En bariz örnekleri ABD ve NATO işgali sonrasında iç savaş, kaos, terör ve kargaşa yaşayan Afganistan ve Irak’tır.

ABD; Vietnam savaşında, Guatemala’da, Meksika’da, Angola’da, Kore’de ve çıkardığı yüzlerce saldırgan savaşlarda ölümlerine ve yaralanmalarına sebep olduğu on milyonlarca masum insanın hesabını vermemiştir.

Tarihte ilk defa ve eşi görülmemiş bir şekilde nükleer bombardımanla iki yüz elli binden fazla masum ve sivil Japon vatandaşının ölümüne sebebiyet veren bu ülke, daha şimdiye kadar bunun hesabını vermeyerek ve özrünü dilemeyerek küstahlığını göstermiştir. Şimdi söz konusu ülke yanına köhnemiş, dişleri düşmüş, çakal İngiltere ve diğer batılı devletler, ayrıca Müslümanların en büyük düşmanı olan Suudi Arabistan, Katar ve diğer mürteci devletçikleri yanına alarak Suriye yönetimini devirmeyi ve ülkeyi parçalamayı hedeflemektir. İçindeki çirkeflik ve kötü kalpliliği yüzüne vuran ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın, utanmadan daha önceki miktara 5.5 milyon dolar ekleyerek 82 milyon dolar tutarındaki yardımı Suriye muhalefetine verdiklerini İstanbulda’ki basın toplantısnında açıklarken yüzü bile kızarmamaktadır. Aynı şekilde tarihi, Ortadoğu, Asya, Afrika ve Güney Amerika’nın mazlum halkının kanıyla yazılmış olan İngiliz devleti de, Suriye rejim karşıtlarına 6 milyon pound yardım yaptıklarını utanmadan açıklamaktadır.

Ortadoğu sömürgecilik tarihine baktığımızda 1916 yılında dönemin emperyalist devletlerince imzalanan Sykes Picot Anlaşmasıyla ve yine 1920 San Remo Konferansı sırasında Suriye’nin kaderinin Fransız emperyalizmine bırakıldığını görmekteyiz. Bu şekilde Suriye’nin sömürgeciler tarafından paylaşılması bu tarihlerde gerçekleşmeye başlamıştır diyebiliriz.

Suriye Krizinin Temeli

Yukarıda özetle değindiğim bu şer cephesinin ve dünya barış ve huzurunun bozulmasının sorumlularının Suriye rejimini yıkmak ve bu devleti parçalamak amacında olduğu aşikardır. Şimdiyse neden Suriye’yi hedef tahtasına koyduklarını maddeler halinde açıklamaya gayret edeceğim.

1. Siyonist İsrail devleti, İngiliz emperyalizmince kurulduğu 1948’den beri yayılmacı bir politika izleyerek çeşitli defalar komşu Müslüman devletlerle savaşa girişmiş ve her seferinde galip gelmiştir, ta ki 2006 yılında 33 gün Savaşı diye adlandırılan Lübnan Hizbullah’ı ile giriştiği savaşa kadar. Bu savaşta İsrail devleti bütün teknolojik üstünlüğü, maddi imkanları ve ABD’nin desteğine rağmen Şeyh Hasan Nasrullah liderliğindeki Lübnan Hizbullah’ı karşısında aciz kalmış, savaşın 33. gününde ateşkes yapmak zorunda kalınca genel kurmay başkanı dahil olmak üzere üst düzey komutanlarının istifasıyla yenilgiyi kabullenmiştir.

2. Siyonist İsrail devleti, Hizbullah’ın karşısında uğradığı yenilginin acısını çıkartmak üzere 2008 yılında düşük yoğunluktaki nükleer bombalar dahil her türlü kimyasal, biyolojik ve konvansiyonel silahlarla büyük bir hapishane haline dönüştürdüğü Gazze’ye saldırmış ve direnişin bir diğer cephesi olan Hamas’ı dize getirmeye çalışmıştır. Fakat bunda da başarılı olamamıştır.

3. ABD, diğer batılı emperyalist devletler ve başta Suudi Arabistan olmak üzere satılmış Müslüman devletler; Katar, Bahreyn, Kuveyt, BAE, Ürdün, Fas, Mübarek dönemi Mısır’ı ve diğer emirciklerle kralcıkların bütün hedefi ve öncelikli stratejik gayretleri Siyonist İsrail devletinin güvenliğini ve devamlılığını sağlamaktır.

4. Nitekim Suriye krizi konusunda yeni hedefler ve entrikalar peşinde koşan ABD’nin müzevir ve yalancı Dışişleri Bakanı Hillary Clinton son Türkiye ziyareti sırasında İstanbul’da düzenlediği basın toplantısında Lübnan Hizbullah’ının ikmal ve irtibat yollarını kesmek ve Suriye yönetimini devirmek için her türlü maddi yardımı yapacaklarını ve bu konuda çaba göstereceklerini açıkça deklare etmiştir.

5. ABD, batılı devletler, Körfez ülkeleri ve diğer batı yanlısı hükümetlerin bütün gayret ve hedeflerinin Siyonist İsrail devletinin güvenliğini ve istikrarını sağlamak olduğuna göre, İsrail karşıtı direniş cephesini oluşturan Lübnan Hizbullah’ı, Hamas, Suriye ve İran arasındaki bağı koparmak, böylece İran’ın var olan ekonomik, askeri, teknolojik ve lojistik desteğinin İsrail karşıtı cephenin ön cephesini oluşturan Hizbullah’a ulaşmasını engellemek olduğu inkar edilemeyecek bir gerçektir. İşte bu doğrultuda yaşanan 2006’daki 33 Gün Savaşı ve 2008’deki 22 gün süren Gazze savaşının İsrail açısından bütün hazırlıklara rağmen hüsranla sonuçlanmasının ardından ABD’li ve İsrailli stratejistler ve savaş uzmanları kafa kafaya verip Filistinlilere doğrudan saldırının ve bombardımanın direniş gücünü arttırdığı ve daha güçlü konuma getirdiği kanaatine ve bun anlamda ikmal ve destek güçlerinin azaltılması ve kesilmesi yönünde fikir birliğine vararak, Lübnan’la kara sınırı olan ve direnişin temel unsurlarından biri konumunda bulunan Suriye’yi istikrarsızlaştırmayı ve kaosa sürüklemeyi planlamışlardır. Sonuca varmak için mezhepsel ve etnik ayrılıkları ön plana çıkarmışlar ve bu şekilde Suriye’yi bir iç savaşa sürüklemişlerdir.

6. Bu hedefi gerçekleştirmek doğrultusunda meşru ya da gayri meşru bütün argümanlar ve araçlar bir araya toplanmış ve hedefe kilitlenmiştir. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, ABD istihbaratı ile ortak çalışan, Pentagon ve ABD derin devletiyle sıkı münasebetleri bulunan ve 23 yıl Suudi Arabistan’ın Washington büyükelçiliği gibi hassas bir mevkide görev yapan Suudi Prensi Sultan Bender Bin Abdulaziz yönetiminde, Lübnan ve Ürdün topraklarından organize silahlı terör gruplarının Suriye’nin içine sızdırılmasını organize eden bir teşekkül oluşturulmuştur. CIA, MOSSAD, İngiliz Askeri İstihbaratı ve diğer karanlık güçlerin yönetiminde Suudi Arabistan, Katar ve BAE sermayesiyle eğitilen köktenci militanlar, Selefiler, El- kaideciler ve diğer terörist gruplar planlı bir şekilde silahlandırılarak Suriye’ye sevk edilmişlerdir. İşsiz güçsüz, maceracı, fareler misali batan gemiyi terk eden karaktersiz, satılmış askerler, toplumda bir yer edinememiş, serseri, lümpen ve kandırılmış gençler CİA, MOSAD ve benzer istihbarat örgütlerinin organizasyonunda, El-Kaide ve diğer terör örgütleri öncülüğünde kirli Suudi ve Katar Petro dolarlar finansmanında Ortadoğu Mukavemet Cephesi,nin en önemli devletlerinden birini yıkmaya , parçalamaya ve ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Unutmayalım ki Suriye halkı demokratik bir şekilde siyasi hakları ve demokrasi için sivil eylemler ve mitingler gerçekleştirmekteydiler. Tabiatıyla o aşamada Suriye’nin daha demokratik olmasını ben de desteklemekteydim. Beşar Ased yönetimi ise eskiden var olan katı Baasçı yönetim şeklinden uzaklaşmak doğrultusunda önemli adımlar atmış, yeni anayasayla birlikte daha demokratik ve katılımcı bir parlamento oluşturmuştur. Ama bu adımlar şer cephesini iki önemli nedenden dolayı tedirgin etmiştir. Birincisi, demokratik ve katılımcı bir Suriye modeli, diktatörlükle ve ilkel kabile yöntemleriyle idare edilen başta Suudi Arabistan olmak üzere bütün Körfez ülkelerini tedirgin ederek telaşlandırmıştır. İkinci olarak, daha demokratik bir Suriye yönetimi ülkedeki istikrarı daha da pekişerek anti-Siyonist cephenin güçlenmesine neden olacaktı. Bu ve başka nedenlerden dolayı Suriye halkının normal demokratikleşme talepleri kısa sürede mecrasından çıkartılarak ülkenin yasal ordusu ve güvenlik güçlerine karşı terörist saldırılara dönüşen bir hareket ortaya çıktı.

7. Suriye yıllardan beri başta Hamas, Hizbullah, İslami Cihat ve diğer anti Siyonist ve anti emperyalist mukavemet guruplarına ve Filistinli solcu ve devrimci gruplara kucak açarak desteklemiş, güçlü olmayan ekonomisine rağmen hiçbir yardımı bu gruplardan esirgememiştir. Suriye Hükümeti on binlerce Filistinli Mülteciye kucak açarak ev sahipliği yapmıştır. Suriye ayrıca Filistin’in davasının teslimiyetini sağlayan Camp David Antlaşması’na karşı oluşturulan ret cephesinin en temel ve sarsılmaz üyelerinden birisi olmuştur. Satılmış Ürdün Kralı Abdullah’ın Müteveffa babası Kral Hüseyin gibi sığınmacılara zülüm yapmamıştır. Bildiğimiz gibi 7 Haziran 1970 yılında Kral Hüseyin ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın desteğini alarak Filistin direnişini kırmak amacıyla ülkesindeki Filistinli Mülteci Kamplarını yoğun top ateşine tutmuştur. Kral Hüseyin’e bağlı Bedevi Milisler tarafından gerçekleştirilen katliam tarihe ‘Kara Eylül’ olarak geçmiştir.

8. Suriye’nin Beşar Ased yönetimindeki iktidarı ile ilgili de okuyucularımın bilgi sahibi olmaları için birkaç noktaya değinmek istiyorum. İslam ve Arap ülkelerini yakından takip eden ve izleyenlerin hepsinin bildiği gibi ülkemiz hariç hemen hemen hiçbir İslam ülkesinde çağdaş, demokratik bir siyasal sistem hakim değildir. Arap ülkelerine göz attığımızda ise mevcut 22 Arap ülkesi içinde demokratik hak, hukuk, bireysel özgürlük, sosyal haklar, kadın hakları ve insani diğer verilere göre Suriye listenin başını çekmekte, buna karşılık Suriye rejimini diktatörlük ve anti-demokratik olmakla suçlayan Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn ve BAE gibi ülkeler listenin en sonunda yer almaktadırlar. Defalarca Suriye’yi ziyaret etmiş ve yakından bu ülkenin siyasal sistemini incelemiş birisi olarak söyleyebilirim ki, Siyonist ve emperyalist hoparlörlerin bangır bangır bağırdıkları gibi Suriye’de öyle mezhepsel bir ayrımcılık söz konusu değildir. Nitekim, son zamanlarda birçok sebepten dolayı Ased rejimini terk eden birçok üst düzey yönetici örneğin başbakan, bakanlar, ordu komutanları hatta cumhuriyet muhafızlarının komutanlarının dahi Sünni kökenleri oldukları bütün kamuoyu tarafından bilinmektedir. Ayrımcılık yapmakla suçlanan yönetime bakın ki başbakanını ve ordu komutanlarını sözüm ona baskı altında bulunan Sünni kökenli insanlardan seçmektedir. Buna mukabil Suriye’yi ayrımcılıkla suçlayan Suudi Arabistan’da durum tam tersinedir. Benim İstanbul Üniversitesi’nde 1988 yılında başarıyla sunduğum yüksek lisans tezim Suudi Arabistan ile ilgilidir. O tarihte vardığım bilgilere göre bütün Suudi Arabistan’da bakanlık, müsteşarlık, valilik, komutanlık ve benzer sivil ve askeri üst düzey 5 bin civarında yönetici bulunmaktadır ve bu 5 bin makamın % 99,9’u Sünni Hanefi, üstelik Ağlı-Suud yani ülke yönetimini elinde bulunduran Suud aşiretine mensup katı Vahhabist erkeklerden oluştuğu anlaşılmaktadır.

9. Suriye’de Sünniler, Dürziler, Hıristiyanlar, Süryaniler ve diğer dinsel inanç gurupların yanı sıra farklı ideolojilere mensup siyasi partilere de çeşitli düzeylerde sürekli olarak yönetime katılma şansı tanınmıştır. Suriye kabinelerinde her zaman sosyalist ve hatta komünist partilere mensup siyasiler bakan ve üst düzey idareci olarak görev almışlardır. Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde bu durumun hayali bile mümkün değildir.

10. Bu Suriye ile ilgili bilgi kirliliği söz konusu iken Suudi Arabistan’a dikkat edelim. Ülke yönetiminde Suud ailesi mensubu olmayana bırakın bakanlık veya komutanlığı, küçük bir ilçede okul müdürlüğü görevi bile verilmemektedir. Üstelik kadınların bırakın yönetici olmalarını bütün ülkede kocaları, ağabeyleri veya babaları yanlarında olmadan sokağa bile çıkamadığı bir ülkeden söz ediyoruz. Ülkenin % 15 nüfusunu oluşturan Şii mezhebine mensup azınlık dahil hiçbir etnik veya dinsel azınlığın herhangi bir medeni, dini ve sosyal hakkı ve hukuku söz konusu değildir. Üstelik bu ülkede sendika, dernek, muhalif gazete, dergi, sivil toplum örgütü, mesleki kuruluşlar, siyasi parti velhasıl bir medeni toplumda bulunması gereken hiçbir kuruluşun faaliyetine izin verilmemektedir.

11. Suriye, bölgedeki diğer ülkeler gibi zengin bir dini ve etnik yapıya sahip bir ülkedir. Hiçbir zaman ülkeden Hıristiyanlar ve Türkmenler dahil herhangi bir azınlığa yönelik şiddet, baskı veya benzer haberler gelmemiştir. Üstelik seküler yapısıyla Suriye, Ortadoğu başkentlerinden farklı olarak Şam’da insanların, bilhassa bayanların her türlü giyim kuşamla serbestçe kentlerde dolaştıkları, başkent Şam ve Halep olmak üzere bütün kentlerde modern ve çağdaş bir yaşamın temel esaslarından olan halkın özgürce istedikleri şekilde giyinip yaşadıkları bir ülke konumundadır. Lazkiye ve diğer sahil kasabalarında bayanlar istedikleri kıyafetle denize girebilmektedirler. Sünni, Şii, Hıristıyan, Dürzi, Süryani, Yezidi, Alevi ve diğer inançlara mensup cemaatler özgürce bütün dini vecibelerini yerine getirmektedirler. Kimse dini ve yaşam biçiminden dolayı ötekileştirilmemektedir. Oysa ki sözüm ona Suriye’yi diktatörlükle suçlayıp bu ülkenin yasal devletini yıkmaya çalışan Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerde söz konusu özgürlüklerin adı bile anılamamaktadır. Örneğin çağımızın en çağ dışı yönetimiyle idare edilen Suudi Arabistan’da bırakın Hıristiyanları, ülkenin nüfusunun % 15 gibi önemli bir dilimini oluşturan Şiiler en temel haklarından yoksun olup ülkenin doğu bölgesindeki Guteyf başta olmak üzere El-Evamiye, El-Rebiiyye, El-Beyza ve diğer kentlerde adı ilan edilmemiş bir sıkıyönetim altında yaşamaktadırlar. Bu baskıya direnenler Suudi güvenlik güçleri tarafından öldürülmektedir. Hatta bu uygulamalara karşı sesini yükselten bölgenin en büyük dini otoritesi Şeyh Kasım Nemer El-Kasım daha iki hafta önce vaaz verdiği camide darp edilerek hapse atılmıştır. Gün geçmiyor ki bunun gibi olaylar sırasında pek çok gencin ölüm veya yaralanma haberi ulaşmasın. Aynı şekilde Suriye karşıtı cephenin ön saflarında yer tutan Bahreyn’deki Ağlı-Halife yönetimi Suudi Arabistan’ın desteğini de alarak ülkeyi kocaman bir hapishaneye dönüştürmüştür. Hatta yönetim karşıtı olaylarda yaralananların hastanelerde tedavisine bile izin verilmemektedir. Daha iki gün önce Hassam Haddad adındaki 16 yaşındaki bir muhalif genç polis joplarıyla sokağın ortasında ailesinin ve halkın gözü önünde dövülerek öldürülmüştür. Ama batı medyası hala suskundur.

12. Bütün bunlar yaşanırken batı emperyalizminin kültürel borazanlığını yapan ve kültür emperyalizminin en büyük araçları olan haber ajansları, gazeteler, radyo ve televizyonlar Suriye’deki terörist eylemleri özgürlük savaşı gibi sunarken Arabistan’a ait El-Arabiye, Katar’a ait El-Cezire ve diğer satılmış Arap devletlerinin kitle iletişim araçları da batılı ağabeylerinden geri kalmayarak haberleri ters düz etmekte ve bütün İslam alemini yanlış ve yalan haberleriyle zehirlemektedirler. Söz konusu haber ajanslarında Suudi Arabistan veya Bahreyn’deki güvenlik kuvvetlerinin zulümlerine dair hiçbir haber ve yorum yer almazken, koordineli olarak Suriye olayları dünya kamuoyuna abartılı, yanlış, tek taraflı ve yanlı olarak sunulmaktadır. Tabi ülkemizdeki kitle iletişim araçlarının büyük çoğunluğu da bu yolu izlemektedirler.

13. Bildiğimiz gibi Suriye yeraltı kaynakları bakımından zengin bir ülke sayılmamaktadır. Buna rağmen Suriye’ye gitmiş olanlar bu ülkenin izlediği ekonomi politikaları sayesinde ülkede nispi bir refaha şahit olmaktadırlar. Petrol ülkesi satılmış Arap yönetimlerine karşın Suriye kısıtlı ekonomik gelirleriyle modern bir ordu kurmuş, üstelik Lübnan ve Gazze başta olmak üzere Siyonist karşıtı cepheye de yardımcı olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

14. Sözde özgür Suriye ordusu batılı uzmanların direktifiyle Libya benzeri bir plan yürürlüğe koyarak, Suriye’nin en önemli ikinci kenti konumunda olan Halep ilini Bingazi misali kurtarılmış bölge olarak Suriye devletinin denetiminin dışına çıkartarak karşı-devrim merkezi haline getirmeyi planlamıştır. Yalnız bu şeytani plan Suriye ordusu ve Halep halkının duyarlılığıyla şimdilik gerçekleştirilememiş, ama ne yazık ki bu tarihi kent harabe durumuna getirilmiştir.



Yabancı Terörist Grupların Eylemleri

Kaos ortamının yaygınlaşmasıyla birlikte ülkenin sınırları ortadan kalkmış ve deyim yerindeyse sınırlar yol geçen hanına dönüşmüştür. Daha önceden planlandığı gibi pek çok El-Kaideci ve Selefi militanının yanı sıra bazı batılı istihbarat ajanları ülkemizi de kullanarak Suriye’ye sızmışlardır. Gelen haberlerde Suriye halkı, da yabancı ajanlardan, bilhassa kendi kurallarını uygulayan El-Kaideci ve Selefi grupların öne geçmelerinden ve ülkeyi bir kargaşa ve iç savaş ortamına sokmalarından dolayı fazlasıyla tedirginlik duymakta ve bu gelişmeleri kaygı verici olarak değerlendirmektedirler. Yabancı ajanların ve terörist grupların faaliyetleri ile ilgili birkaç örnek sunmakta yarar görüyorum:

• İngiliz Sunday Times Gazetesinin 5 Ağustos 2012 tarihindeki haber yorumuna göre, o tarihte Suriye’de İngiliz foto muhabiri John Centli’yi ve yanındaki Hollandalıyı kaçıran ve kendilerini ideolojik savaşçılar diye adlandıran otuz kişilik gruptan hiçbiri Suriye uyruklu olmayıp büyük çoğunluğu Pakistanlı, Bangladeşli, İngiliz, Çeçen ve diğer paramiliter kişilerden oluşmaktaydı. Söz konusu kişilerden on ikisinin konuştukları dil İngilizceydi. Üstelik bunlardan dokuz tanesi aksanı bile Londralı aksanıyla konuşmaktaydılar.

• İngiliz Daily Mail gazetesinin bir yorumuna göre: “İngiltere Suriyeli militanlara her türlü elektronik ve hassas haberleşme cihazları temin etmektedir. İngiliz Savunma Bakanlığı, bakanlığın normal göreviymiş gibi Suriye’deki silahlı grupları bir çatı altında birleştirme ve bu savaşçı grupların her türlü lojistik ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla büyük çaba göstermektedir.”

• ABD, El-Kaide ve Suudi Üçgeni; Suriye’yi istikrarsızlaştırmak ve kaos ortamı yaratarak İsrail karşıtı direniş cephesini zayıflatmak amacıyla başta Katar, İsrail ve diğer devletlerin de desteğini alarak Suriye’de birçok terörist eyleme imza atmış durumdadırlar. NATO eski Özel Kuvvetler Danışmanı ABD’li Sat Johns, Wall Street Journal’da konuyla ilgili şöyle yazmıştır: “El-Kaide Suriye’de, Doğuyu Korumak İçin Halk Cephesi (Cephetül Nasreh Fil Müdafael Şark) adında bir örgüt şemsiyesi altında görev yapmakta, Kuzey Afrikalı ve Ortadoğulu köktenci militanları Türkiye ve Irak üzerinden Suriye’ye sevk etmektedir.” Irak El-Kaidesi’nin uzun zamandan beri Suriye karışıklıklarında doğrudan müdahil olduğu hatta başka ülkelerden özellikle Libya ve diğer Kuzey Afrika ülkelerinden savaşmak için Suriye’ye gelen militanları eğittiğine dair pek çok haber ve yorum yayınlanmıştır.

• Suriye’yi iç savaş kargaşasına sürükleyen sözde özgür Suriye ordusu, El-Kaideci, Selefi, Cehadi ve diğer terörist grupların mali kaynağı ABD, İngiltere, İsrail ve diğer emperyalist devletlerin yanı sıra Suudi Arabistan, Katar ve diğer mürteci Arap şeyhleri tarafından karşılanmaktadır. Katar Emiri Şeyh Hamad Bin Khalifa Al Thani ile Suudi Arabistan’ın en Amerikancı siyasi yöneticilerinden olan Emir Sultan Bender Abdülaziz bu korkunç ve karanlık itilafın başında bulunmaktadırlar. Emri Bender Bin Sultan 1983-2005 yılları arasında Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçiliği görevinde bulunmuştur ve halen ülkenin istihbarat ve güvenlik kurumların başkanlığını yapmaktadır. Kendisinin ABD tarafından gerçekleştirilen El Salvador, Afganistan, Libya, Çeçenistan ve diğer çatışmaların gizli yöneticisi olduğu kamuoyunca bilinmektedir. Şimdiyse Suriyeli teröristleri organize etmekle görevlendirilmiştir. Yaklaşık bir ay öne Suriye’nin başkenti Şam’da gerçekleştirilen ve Savunma Bakanı dahil dört üst düzey komutanın terörist bir saldırı sonucu öldürülmesi olayından da sorumlu tutulmaktadır.

Ülkemizin Tavrı

Suriye kriziyle ilgili ülkemiz, uzun zamandan beri dünya kamuoyunda Suriyeli muhaliflere yardım etmek ve lojistik destek sağlamakla suçlanmaktadır. Ülkemizin dış politikasıyla ilgili özellikle son dönemlerde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da meydana gelen olaylarla ilgili pozitif yaklaşım ve aktif siyasetiyle ilgili olumlu düşüncelerimi daha önceki yazılarımda paylaşmıştım. Örneğin “Ortadoğu’da Taşlar Yerine Otururken” adlı yazımda bu konu ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Daha sonra Malatya’da yapımı sürdürülen NATO Erken Uyarı Radar Sistemi ile ilgili düşüncelerimi ise “Neden NATO Füze Kalkanı Radarı’na Karşıyım?” adlı yazımda paylaşmıştım. Aslında daha önce Türkiye’nin bu üssün ABD tarafından inşa edildiği sırada düşüncelerimi “Türkiye Yol Ayrımında mı?” adlı makalemde dile getirmiştim.

Yıllarca yazılarımda ve konuşmalarımda Türkiye’nin NATO’ya girişini, o süreçte kanımca tamamen bir emperyalist savaş olan Kore Savaşı’na iştirak etmesini, Cezayir Devrimi sırasında BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamada mazlum Cezayir halkının yanında değil de, sömürgeci Fransa’nın yanında yer almamızı, İncirlik, Pirinççik ve diğer ABD ve NATO askeri ve istihbarat üslerinin Ortadoğu halklarının özgürlük ve bağımsızlık mücadelelerinin önünde en büyük engellerden biri olduğunu söylemiş ve dış politikamızdaki benzer hususları diğer aydın ve özgürlükçü yazarlar gibi eleştirmiş ve kınamıştım. Son yıllarda İsrail karşısında, özellikle Davos süreciyle başlayıp, Marmara katliamıyla süren süreç ve BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a karşı yaptırımlar konusunda ABD’ye rağmen dik duruş sergilememiz beni de diğer vatansever ve anti-emperyalist yazarlar gibi memnun eden gelişmeler olmuştur.. Ne yazık ki Suriye’de gelişen olaylar sırasında devletimizin takındığı tavır büyük bir hayal kırıklığına neden olmuştur. Gelişen olaylarla birlikte bu tavrımızın ülkemize getireceği olumsuz sonuçları şöyle özetleyebilirim:

1. ABD’nin Irak işgalinden sonra meydana gelen siyasal istikrarsızlık ve güvenlik problemleri ülkemizi olumsuz yönde etkilemekteyken, aynı şartlar Suriye konusunda vuku bulduğunda ülkemiz büyük çapta bu istikrarsızlıktan olumsuz etkilenecektir. Unutmayalım Irak’la var olan sınırımız 300 km. iken Suriye ile ortak sınırımız yaklaşık 900 km’dir.

2. Suriye’de meydana gelen otorite boşluğundan faydalanan silahlı grupların etnik ve dinsel hatta mezhepsel kimliklerine göre sınırımızın hemen diğer tarafında oluşturacakları yönetimlerin bizi nasıl etkileyeceğini şimdiden ön görmek mümkün değildir.

3. Ülkemizle Halep kenti arasındaki bölgedeki yönetim boşluğunun Selefi ve El-Kaideci gruplar tarafından doldurulacağından hiç kuşkum yoktur. Nitekim daha geçenlerde El-Kaide terör örgütü elebaşlarından Türk asıllı Ömer Abdülgani’nin Suriye Güvenlik güçlerince öldürülmesi bize göstermektedir ki, El-Kaide söz konusu bölgeyi mesken tutmuş, önümüzdeki dönemde Suriye ordusunu yendikleri takdirde orada tarih boyunca Müslümanların yüz karası yönetimi sayılan Afganistan’daki Taliban benzeri bir yönetim oluşturacaklardır. Böylece kendi elimizle Güney sınırımızda El-Kaideci ve Taliban zihniyetinde bir yönetimi işbaşına getireceğiz.

4. Çeşitli organizasyonlar altında bir araya gelen Suriyeli muhalif gruplara her ne kadar yardımcı da olsak, lojistik ve maddi destek de sağlasak, onlara ulaşım hizmeti de sunsak, yaralıları tedavi de etsek, mülteci olan yüz binlercesini de ağırlasak, bunların asla devletimize karşı en küçük bir sempatileri olmayacaktır. Zira bu gruplar seküler olmayan siyasal düşünce sistemlerinden ötürü Türkiye’ye karşı taraftadırlar. Çünkü bu karanlık örgütler eskiden olduğu gibi Suudi Arabistan, Katar ve BAE gibi Vahhabist yaklaşımı benimsemiş olup, ülkemizin laik, demokratik ve hukuk devleti olmasının en büyük düşmanlarıdırlar.

5. Ülkemizin en önemli gelir kaynaklarından birinin turizm olduğu göz önünde bulunduracak olursak, Suriye sınırına yakın Akdeniz’deki turizm cazibe merkezlerimiz bilhassa Antalya gibi ülke turizmimizin başkenti sayılan bir bölgenin yakınlarında El-Kaideci ve Taliban zihniyetinde bir oluşumun hakimiyeti ele geçirmesinin yaratacağı sıkıntıları düşünmek bile istemiyorum.

6. Suriye’deki kriz sırasında Suriye’nin yanı sıra Irak merkezi hükümeti ve İran Lübnan gibi devletlerin politikalarıyla da yüzde yüz ters düştüğümüzden dolayı önümüzdeki dönemde bu yaklaşımımızın komşularımızla olan yakın ve dostane münasebetlerimizi çok olumsuz etkileyeceğini, bunun da siyasi, güvenlik, ekonomik ve başka açılardan olumsuz yansımaları olacağını düşünmekteyim.

7. Kim ne derse desin başından beri Suriye’deki çatışmaların mezhepsel bir veçhesi olduğundan kuşu yoktur. Bu durum, Suriye’de tehlikeli boyutlara varmasının yanı sıra ülkemizin en hassas toplumsal konularından biri olan Alevilikle ilişkilendirilmektedir. Nitekim gelen haberlere göre daha şimdiden Hatay’daki Suriyeli silahlı çete mensuplarının varlıkları, eylemleri ve yaklaşımları Hatay ve çevre illerde yaşayan Alevi yurttaşlarımızı tedirgin etmiş, yıllardır barış ve huzur içinde yaşayan Alevi ve Sünni vatandaşlarımızı karşı karşıya getirecek ortamlar hazırlamıştır.

8. Son yıllarda ülkemizin aktif dış politikası ve Ortadoğu’ya yönelmesiyle birlikte Gazze’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah gibi direniş cephelerine yardımcı olmamız neticesinde Ortadoğu, Kuzey Afrika ve bütün İslam dünyası kamuoyunda devletimiz ve devlet adamlarımıza karşı büyük bir sempati ve hayranlık meydana gelmiştir. Süreç bu şekilde devam ederse korkarım söz konusu direniş cephesiyle karşı karşıya kalacağımız bir ortam doğacaktır.

9. Ortadoğu’yu bilenler bu coğrafyanın ne denli karmaşık bir siyasi yapısı olduğunu, çeşitli dini, etnik grupları, aşiretleri ve benzer yapılanmaları içinde barındırdığını ve bu grupların birbirleriyle mücadele, çatışma, çıkar paylaşımı ve nüfuz elde etme çabalarıyla çalkanan bir bölge olduğunu bilmektedirler. Şimdiye kadar izlenen politikalarla bu karmaşık denklemlerin tarafı olmadan mesafeli bir yaklaşımla bu kaotik ortamdan uzak durarak bütün gruplarla eşit mesafeli ilişkiler kurarak kendi çıkarlarını koruyabilen Türkiye, şimdi Selefi, Vahhabist, El-Kaideci ve Sünniliği bayrak yapmış aşırı köktenci gruplardan yana tavır almakla beraber diğer inanç gruplarının tepkisini çekmeye başlamıştır. Bu durumun önümüzdeki süreçte bütün Ortadoğu coğrafyasında başta iş adamlarımız ve orada çalışmakta olan vatandaşlarımızı olumsuz etkileyeceğinden çekinmekteyim.

10. Suriye ile olan sınırımızın deyim yerindeyse yol geçen hanı haline gelmesinden dolayı pek çok karanlık güç, terörist örgütlerin elemanları, yabancı casus, ajan, yabancı devletlerin emerinde çalışan istihbaratçılar ve benzer figüranların kolaylıkla sınır vilayetlerimize sızdığının farkın damıyız? Ülkemizin istikrarı vatandaşlarımızın güvenliğinin düşmanı olan bu karanlık güçlerin yıkıcı eylem ve amellerinden haberimiz var mı? Yabancı düşman devletlerin emrinde çalışan bu ajan ve casusların provokasyonlara karşı hazırlıklı mıyız ? Daha savaş uçağımızın düşürülmesi hususu tam bir açıklığa kavuşamamışken, ülkemizin güvenliğini, istikrarını tehdit edebilecek provokasyonlara açık hale getirmekten çekinirim. Gelen haberlere göre sınır illerimizde yabancı ajan ve casuslar cirit atıyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika siyasal çalkantılar , devrimler, karşı devrimler,iç savaşlar, etnik ve dinsel çatışmalar, toplumsal hareketliliklerle çalkalandığı bir dönemde ülkemizin bir istikrar adası olmasını hazım edemeyenler boş durmayacaklar, çok ama çok uyanık olmalıyız.



Sonuç olarak

Yukarıda özetle maddeler halinde sıraladığım öngörülerime göre Suriye krizinden fazlasıyla olumsuz yönde etkileneceğimiz şüphe götürmemektedir. Suriye’de devam eden kaos, istikrarsızlık ve iç savaşın neticesinde meydana gelecek olan iktidar boşluğu, ne ABD’yi, ne Suudileri, ne Katar’ı, ne de bu ateşi körükleyen diğer ülkeleri olumsuz etkileyecektir. Çünkü söz konusu ülkelerin Suriye’yle sınır komşuluğu yoktur. Oysaki ülkemizin en büyük kara sınırı Suriye’yle olup, tarihsel akrabalık ve komşuluğumuz söz konusudur.

Suriye’yle yaşanan kriz ardından Irak merkezi yönetimi, İran, Hizbullah ve benzer örgüt ve devletlerle yaşanacak uyuşmazlıklardan en büyük zararı, Müslüman Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Filistinliler göreceklerdir. Uzun yıllardan beri ellerini ovuşturarak Türkiye’yle söz konusu halkları karşı karşıya getirmek için bin bir plan yapan İslamiyet düşmanı Vahhabist Suudi ailesi, Amerikalılar ve tabi ki Siyonist İsrailliler zevkle ve memnuniyetle bu anlaşmazlıkların çatışmaya dönüşmesini bekleyeceklerdir. Zira Müslümanlar ölürken en karlı çıkanlar onlar olacaktır.

Suriye Yönetimine anti-Siyonist ve anti-emperyalist tutum, davranış ve yaklaşımlarından dolayı bedel ödettirilmek istenmektedir. Bu yolla bütün dünyaya ve özellikle Müslüman Halklara şu mesaj verilmektedir: “Sakın sizler de asla İsrail Devleti, ABD ve diğer emperyalist devletlerin karşısında durmayın, onlara direnmeyin ve muhalefet etmeyin! Filistin davasına ve Filistinlilere, direniş gruplarına ve partilerine destek olmayın, onlara kucak açmayın! Yoksa sonunuz Suriye Yönetimi gibi olur. Topyekun üzerinize çullanırız. İstikrarınızı bozar, ülkenizde iç savaş çıkarırız! Terörist gurupları silahlandırır ülkenize sevk ederiz ve yurdunuzda taş taş üstünde bırakmayız!”

Kuşkusuz emperyalizm güçlüdür. Geniş ekonomik, askeri ve iletişim imkanlarına sahiptir. Bütün ülkelerde sayısız satılmış elemana ve casusa sahiptir. Kendi karanlık, anti demokratik ve çağdışı yönetimlerini sürdürebilmek için bütün imkanlarıyla emperyalizmin emrinde olan onlarca satılmış diktatör, iktidar ve yönetim vardır. Emperyalizmin emrine hazır başta NATO, Arap Ligi ve benzeri uluslararası örgütler olmak üzere pek çok saldırgan uluslararası kuruluş bulunmaktadır. Bu durumda anti-emperyalist, anti-Siyonist, bağımsız ve egemen devletlerin direnmek ve var olabilmek için ne kadar şansları olabilir, bilemem. Ancak bildiğim bir şey var ki emperyalizm ve sömürgecilik karşıtı kahramanlar tarihte hep var olacaktır. Nitekim 1974 yılında ABD emperyalizmine direnen Şili’nin efsanevi anti-emperyalist lideri Salvador Allende’nin adı direniş sembolü olarak tarihe altın harflerle yazılmıştır. Buna karşılık ABD’nin emriyle kahraman Allende ve arkadaşlarını başkent Santiyago’daki başkanlık sarayını bombalayarak şehit eden faşist diktatör Augusto Pinochet’in adı sonsuza kadar lanetle anılacaktır.

Kaç tane kaldı egemen, bağımsız ve ABD güdümlü olmayan ulusal devlet. Suriye’de düşerse bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıları. Orta Amerika da Venezüella’da Hugo Chavez Yönetimi ve diğer solcu iktidarlar devamlı baskı altında, özgür ve onurlu dış politikanın sembolü Küba 60 yıldan fazladır Emperyalist ABD’nin bütün ambargo ve baskılarına dayanmaya gayret ediyor. ABD donanmasına ait savaş gemileri devamlı olarak Kuzey Kore’nin burunun dibinde tahriklerine ve saldırgan tutumlarını sürdürüyorlar.Bu yılın başından itibaren ABD Donanması sömürgesi konumundaki Güney Kore ile Kore Denizi’nde 12 den fazla askeri tatbikat yapmıştır. Bu tatbikatlar tamamen tahrik ve provokasyon amaçlıdır. Komşumuz İran 33 yıldır yani 1979 İslam Devriminden bu yana ABD’nin ve diğer batılı emperyalist devletlerin baskısı altındadır. Bu ülkenin barışçıl nükleer faaliyetler bahane edilerek her türlü kışkırtma ve ambargolar uygulanmaktadır. Başka bir deyişle çağımızda bağımsız ve egemen devletlerini varlıklarını sürdürmeleri gün geçtikçe zorlaştırılmakta ve baskılar artarak dayanılmaz noktaya getirilmektedir.

Her akşam ulusal televizyonlarımızda boy göstererek Suriye’nin parçalanmasını ve dağılmasını çok normal bir vaka gibi yorumlayan, hatta destekleyen değerli uzmanları ve bilim adamlarımızı insafa ve sağduyuya davet ediyorum.







kara_agacli@yahoo.com

*Giresun Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı

BİLGESAM Orta Asya Araştırmaları Enstitüsü Direktörü



Dipnotlar :



1- http://sana.sy/fra/55/2012/08/05/434987.htm



2- http://sana.sy/fra/55/2012/08/05/434987.htm



3- http://lavoixdelasyrie.com/data/?p=3923

4- http://lavoixdelasyrie.com/data/?p=3906

5- http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=1146:ortadouda-talar-yerine-otururken&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150



6- http://aygazete.com/Anasayfa.php?59972

7- http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=835:tuerkiye-yol-ayrmnda-m&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150







Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 20
Dün Tekil 863
Bugün Tekil 628
Toplam Tekil 1639380
IP 54.166.89.187






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































7 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


TÜRK, Yıldırımdır, kasırgadır, Dünyayı aydınlatan güneştir
(Mustafa Kemal ATATÜRK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.597 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu