Milliyetçiliğin Öteki Olarak İnşası ve İnşacıları - İkbal Vurucu - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Milliyetçiliğin Öteki Olarak İnşası ve İnşacıları - İkbal Vurucu
Tarih: 02.03.2009 > Kaç kez okundu? 2175

Paylaş


Giriş

Bu yazıda “Türk milliyetçiliği”nin kendi varlık koşullarının dışında, kendi iradesi dışında ve nesnel varlığına bağlı olan bir gözlemden tamamen uzak olarak inşa edilmeye çalışılan kimliği ele alınacaktır. Türk Milliyetçiliği ve bunun mensupları kendilerinden olmayan birileri yani “ötekiler” tarafından oluşturulmuş olan düşünsel sınırlarını, anlamlarını, görüşlerini, davalarını, tepkilerini, düşüncelerini ve bedenlerini kontrol altında tutan ve biçimlendiren bir “iktidar”ın varlığı söz konusudur. Bu, gerçeklikten kopuk tamamen “karşı”nın beklenti ve istekleri doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılan bir Türk milliyetçiliği kimliğidir. Bu makalede Türk milliyetçiliğinin kimlik inşasında öteki olarak “sol”un etki ve etkinliği üzerinde durulacaktır. Kuramsal ağırlıklı bu yazımızın somut düzlemde teşmili aynı eksende hazırladığımız başka çalışmalarımızda ele alınacaktır.

Düşünce dünyamızın aktörlerinin muzdarip olduğu belirleyici sorunlardan biri “düşünme ile varlık” arasında kurduğu özdeşliktir. Özdeşlik iki farklı olandan birinin diğerine benzemesi veya diğerinin kendisi olmasıdır.[1] Düşünce ve varlık son kertede farklı olan iki şeydir. Şayet ikisi “aynı” olsaydı özdeş olma durumu ortaya çıkmazdı. Düşünce özne tarafından nesneye bağlı olarak yaratılır fakat ondan ayrı bir şeydir.

Maskeler ve Roller

Özne yaşamını kapsayan hiçbir anın, olayın, olgunun, grubun içinde kendi insan kimliği ile yer almaz. Özneler arası ilişkiler bir bakıma maskeler arası bir karşılaşmadır. Köle efendisi ile işçi patronu ile, köylü ağası ile, hoca öğrencisi ile maskeleri vasıtası ile ilişki ve etkileşime girer. Maske takarak gerçek kimlik ile karşılaşmama belki de bir zorunluluktur. Toplumsal örüntünün doğası belki bu sahte doğadır. Bu ilişki tipinin belirleyicisi ise iktidardır. Bu iktidardır işte maskeleri işlevsel kılan. Patronla işçi arasındaki iktidar bu ikiliği doğurur. Köylü ile ağa arsındaki farkta iktidarın sağladığı avantajdır. İktidarın kaynağı kimi zaman para, kimi zaman gelenekler, kimi zaman din, kimi zaman soydur. Yoksa her iki öznede aynı bedeni özelliklere sahiptir. Sadece biri bedenini diğerinin kullanımına vermiştir. Her iktidar ilişkisi aynı zamanda bireyin bedenini kullanımdaki haktır. Birey kendi bedeninin kime ait olduğunu bile çoğunlukla bilmez.

Herkes maskeye bağlı olarak gerçekleştirdiği eylemini doğal kabul etme eğilimindedir. Maskelerin ve bunların doğurduğu rollerin ikinci bir katmanı da öznenin yer aldığı toplumsal gruptur. Özne aile, sülale, cemaat, etnik, kültürel, siyasi vs. bireyin içinde yer aldığı grubun öngördüğü değerlere bağlı bir davranış sistemi geliştirir; değerler manzumesi oluşturur; kimlik inşa eder. İktidarı elinde bulunduranlar ve bunu siyasi, ekonomik, mesleki ve özellikle güç ilişkileri vasıtasıyla yönlendirenler “Öteki” üzerindeki tahakküm araçlarını maddi güçle birlikle söylemsel düzeyde de kurarak baskı aracına dönüştürme yolunda titiz ve ciddi çalışmalar içindedirler. Etnik gruplar, uluslar, kadınlar, cinsel sapkınlıklar, yönetenler, yönetilenler, oligarşi ile olan ilişkilerin kendi çıkarları ve otoritelerinin sağlamlaştırılması doğrultusunda yeniden düzenlemek için geliştirilen “söylem”in yapısı deşifre edilmeli ve yapı bozumuna uğratılmalıdır. Ama öncelikli şart mevcut yapının bütün boyutları ile görünür kılınmalıdır ki bozumu mümkün kılınsın. “Belirli bir konuda, doğru veya yanlış olsun, kendi fikirlerini misyon duygusuyla diğerlerine aktarmaya çalışan insanların içine düştükleri en büyük hatalardan birisi de, öne sürdükleri görüşlerin, muhatapları içinde apaçıklık taşıdığını ve sadece ‘alınıp kabul edilmeyi beklediğini’ sanmaktır.”[2] Kendine atfettiği misyon veya olumluluk sıfatı gereğince kendimiz dışında herhangi bir özne veya olgu hakkındaki görüşümüz bizim dışımızdaki o varlık tarafından algımız biçimlendirilmektense bu algımızı değiştirecek “bilgi”den kaçınmak tipik bir aydın tavrıdır. Algı ve anlamlandırmamız uyarıcı olan nesne tarafından değil geçmiş yaşantı ve değerlerimiz tarafından inşa edilmektedir.

Kimlik ve Öteki

Öznenin bu özdeşlik hevesindeki şiddet ötekinin dışlanmasındaki şiddetle aynı keskinliğe sahiptir. Kendini ifade ederken biyolojisi, fizyolojisi, psikolojisi dışında bir etiketle kendi öznelliğinin sınırlarını vurgulayarak örmek yabancının yaratılmasıdır. “öteki elde edilebilseydi, sahip olunabilseydi ya da bilinebilseydi, öteki olmazdı. Sahip olma, bilme ve elde etme, iktidarın eşanlamlılarıdır.”[3] İktidar kurmak istenilen “öteki”nin öncelikle tanımı yapılarak sınırları belirlenip çıplak kılınsın ki iktidar sağlansın. Bu sebeple bütün şiddeti ile milliyetçilik üzerine kurulmaya çalışılan iktidar önce “var kılma”, “bilme”, “elde etme”li ki öteki kendinde meczolunsun. Süreklilik arz eden terminler ile de öteki ciddi tehlike içindedir. Öznenin ötekinin dış dünyadaki Varlık’ından bağımsız kendi zihninde inşa edilen bir öteki tasavvuru kendisi dışındaki üzerinde “iktidar”, “hegemonya” kurmadır.

Öznenin öznelliğinden sıyrılamaması varoluşsal bir değişmezliğidir. Öznelliklerimizin bilimsel, politik, ideolojik duruşlarımız için vazgeçilemez bir belirleyici dinamik kazanması eylemlerimizin değerlendirilmesinde kabullenmemiz gereken bir gerçekliktir. Bu gerçeklik nesneyle olan özdeşliği ve örtüşmesi oranında öznelliklerimiz için bir referans kaynağıdır. Öznenin zihinsel tasavvurunun inşa edilmesinde dış dünya ile irtibatı rasyonel bir temelde ve özne-nesne sürekliliğinin korunmasında diyalektik bir yapıya müteallik olmalıdır. Öznenin tarihsel bir varlık olması ve sosyal-kültürel perspektiften olgu ve olaylara karşı bir duruş belirlemesi öznenin dışında bağımsız bir varlık sahibi olarak nesne ile olan ilişkisinin de niteliğini belirler. Özne “ötekini” kendi var oluş evrenini meşrulaştırdığı ontolojik ve epistemolojik sistemi çerçevesinde bir bütünsellik bağlamında algılar. Ötekinin “yabancı” kategorisi dâhilinde kabul edilmemesi için bu algısal bütünlüğe dâhil olmalıdır.

Kimlik öznenin ve grupların ne olduğunu kabul ettiği durumdur. Bu duruma göre eylem ve düşünceleri biçimlenir, yön kazanır. Eylemleri arasında içsel ve tezahür noktasında bir tutarlılık vardır. Tutarlılığın bozulduğu yerde kimlikten bir ayrılma söz konusudur. Dışardan bu kimliğin algılanışı da öncelikle bu kimlik sahibinin kendilerini kabul ettikleri duruma göre bir tasavvur oluşturmaları gereklidir. Gözlemlenen ve duyumlanan kimliğin nesnesinden bağımsız bir kimlik tahayyül etmek gerçeklikten kopmak demektir. Bu gerçeklikten kopmak kimliğin varolması için zorunlu koşul olan öteki kimliklerle olan ilişkilerin oluşturucusu olan tarihsel temelli ve öznel yargıların niteliğine bağlıdır. Her farklılık bu tarihsellikten beslenen ve günlük yaşam pratiklerinden etkilenen kimlik alanlarının sınırları sayesinde kendi bilincine varır. Sahip olunan kimlik farklılıkların gözlemlenen davranış ve değerlerinin kabul veya ret edilmesi ölçüsünde kendi varlığını konumlandırır ve değişimini düzenler. Farlılıklar arasında ki her bir diyalog etkileşimi ve değişimi tetiklemesine rağmen karşılıklı önyargı, etiketleme ve metafizik sabitlemeye maruz kalınan kimlik formu devamlılığını korur. Her kimlik farklılıkların ilişki ve etkileşiminde kendisine atfedilen yargıların olumlu veya olumsuzluğu karşısında kendi doğallığından iradi bir sapma gösterir ve şayet ötekinin algısı olumsuzsa olumlama yönünde çaba sarf eder ki bu da kimliğin öteki doğrultusunda kendini yeniden düzenlemesi demektir.

Sol ve tahakküm araçları

Solun diyaloga yabancı, ötekini anlamaktansa kendi rengine sokarak anlamlandırmaya çalışan bir zihniyeti vardır. Kendi dışındakileri kendi özgülüğü etrafında olduğu gibi kabul etme geleneği yoktur. Öteki hep gerici, faşist, düşünce olmayan, ıslah olması gerekenler veya kısaca “hiçbir şey olmayanlar” konumunda değerlendirilir. Sol “öteki”nin değerini düşürerek kendi kimliğini olumlayan bir stratejiyi hep kullanmıştır ve kullanmaktadır. Liberal maskesinde bile bu stratejisinden vazgeçmemiştir. Bu strateji sağlam sosyolojik gözlemlere dayanmaz ve tamamen bir tahayyüldür. Sanal bir imajdır ve bu imaj hep olumsuzluk yayar. Kendi konumu “akılcı, gerçekçi, ayakları yere basan, ilerici, evrensel, özgürlükçü vs” retoriğin vazgeçilmez sahibidir. Sorunda işte tam burada başlar. Eylemin ve söylemin örtüşmeyen bir aradalığıdır söz konusu olan. Kendi kimliğinin doğruluğuna olan imanı içsel çelişkileri görmesini engeller. “İktidarı” elinde bulundurduğu içinde kendini anlatma ve savunma imkânı doğruluğunun tasdiki için yeterlidir. Yani totaliter bir meşruiyet sağlama. Genel olarak Türk aydının muzdarip olduğu sorunların başında “söz”ü “eylem” ile eş tutmasıdır. Kendine atfettiği olumlu sıfatlamaları eylemle desteklemeden içkin kabul etmesidir. “demokratım” yargısı ve bu yargı üzerine bina ettiği bütün düşünce ve kendi öznelliğine ait yargıları da demokratik bir tutum olarak konumlanır ve de asla eleştirilemez. Kendi kişiliğini sıfatına mündemiç kılarak kendine yöneltilen eleştirileri o sıfata yapılmış saymak; her bir sözünü o sıfata bağlı olarak bir bakıma dokunulmazlık kazanarak tek hakikat olarak sunmak, fikir düellosunda haksız rekabete gark olmak demek değil midir? Ben demokratım o zaman ben demokrasiyim; ben ilericiyim o zaman ben ileriyim; ben evrenselliği savunurum o zaman ben evrenselim; ben İslamcıyım o zaman ben İslam’ım; ben Atatürkçüyüm o zaman ben Atatürk’üm… Velhasıl “bana” yöneltilen eleştiriler sıfatı bana kazandıran olguya yöneltilmiştir.

Yirminci yüzyılda başta şiddet, terör, katliam gibi eylemleri ile damgasını vuran sol, entelektüel boyutta söylem ve eylemlerindeki telafisi imkânsız tutarsızlıkları ile damgasını vurdu. Büyük anlatının en güçlü temsilcileri olan sol yeni yüzyılda “Büyük Anlatılar” ı post modernizm ve küreselleşme düşünce ve olgularından hareketle en ağır eleştirileri yöneltmeye başladı. Geçmişle bağların bu ölçüde çabucak kesilerek öncekinin zıttı bir konumda kendi duruşunu belirlemesi epistemolojik yokluğun veyahut zayıflığın bir tezahürü olarak yorumlayabiliriz. Marks’tan beri siyasi, kültürel, ekonomik, düşünsel alanda geliştirdikleri retoriğin yapısına aykırı bir eylem geleneğinin sahibi olmuştur, sol. Pozitivist ve olumlayıcı bütün düşünce ve sloganların sahibi olan solun en büyük çelişkisi de bu retoriğe uymayan eylemler realitesidir. Özgürlük, insan hakları, sömürü karşıtlığı, barış, kardeşlik, tam bağımsızlık vb sloganların itirazsız en büyük savunuculuğunu üstlenen sol uygulamada hep aksini göstermiştir. Markstan beri sol proletarya iktidarı adına şiddeti, baskıyı, terörü, yasakçılığı meşrulaştırmıştır. Üniversitede, medyada, sokakta söylemlerindeki güçlülüğü ve toplumların içindeki bunalımları da birleştirerek etkinlik ve gücünü artırmıştır. Demokratik sosyalist devrim gereğince devlet kurumlarının ele geçirilmesi için yoğun bir çalışma içinde olan sol başarısız girişimler neticesinde sivil toplum içindeki etkinliğini artırarak bir aracı geliştirmenin ve kendini yeniden inşa etmenin pratiğini yapmaktadır. Sınıf kavramının merkezi belirleyiciliği artık etnik, kültürel, heteretoks mezhepler, eş cinseller, toplum tarafından dışlanmış gruplar oluşturmaktadır. Toplum adına toplumun varlığını zayıflattığı düşünülen sapkın(!) akımlara sahip çıkılarak “toplumculuk” yapılmaktadır. Bütün toplumsal grupları kapsayacak bir toplumsal yeniden yapılanma yerine marjinal grupları merkeze alarak “çoğunluğun” bunlara uyumu gibi çelişkiler sadece sola özgü davranış kalıpları olarak göze çarpmaktadır. Kimlik tanımlaması da büyük ölçüde bu marjinal bakış açısından, çoğunluğun eksiklerinin gösterilmesi şeklinde olmaktadır. Solun düşünce ve tavır noktasında gösterdiği etkinliğin dışavurumları temel alınarak sosyolojik çözümlemelere girişilmelidir.

Türkiye solunun en mümeyyiz vasfı bir asırdır ihtilal, şiddet, askeri darbe teşebbüsleri, despotizm, jakobenlik, emperyalizm, sömürgecilik, darbe, irtica, faşist, sömürgeci kapitalist, burjuva vb. gibi çok güçlü bir düşman “öteki” retoriği üreten rahmidir. Sol hareketler, on dokuzuncu yüzyılın sömürülen işçilerin, yirminci yüzyıldaki mazlum halkların kurtuluş mücadelesi olarak sadece geçmiş dönemlerin nostaljik birer anısı haline gelmiştir. Bugün itibariyle Türkiye’de sol demek liberalizm, kapitalist, patron demektir.

Sol aydınlar Türkiye’de egemen sınıfın sözcüsü konumundadırlar. Sadece ülke egemen sınıfının değil onun ötesinde “küresel” hâkimlerin hegemonya araçlarının yerel iktidar araçlarıyla eklemlenmesinde çok büyük bir rol oynamaktadırlar. Söylemlerinin aksine ülkede egemen sınıfa bağlı olmuşlar ve toplumsal olarak burjuvaziye dayanmışlardır. Ekonomik egemenliği inhisarında bulunan sol, toplumda kendi kültür ve ideolojilerinin yayılması için her türlü imkâna sahip olmuştur. Kültür ve ideolojileri benimseterek toplumsal bir zemin yaratmaya büyük çaba sarf eden aydınlar büyük ölçüde amaçlarına ulaşmışlardır. Toplumun en küçük birimine kadar kontrol, denetleme ve etkileme mekanizmalarını oluşturarak hegemonya kuran sol, toplumla oydaşma imkânı olmayan bilgi, ideoloji, düşünce, tavır ve hareketleri normal, doğal, gerekli, zararsız olarak göstermiş ve toplum tarafından içselleştirilmesi bir bakıma sağlanmıştır. Sivil toplum içinde bir mücadeleden ziyade topumun bütün katman ve sınıflarını kontrol eden ve yönlendiren merkezi odakların ele geçirilmesi bir bakıma en kestirme, ucuz ve sonuç getirici strateji olmuştur. Bu strateji, toplumun “anormallerinin” normalleşmesi gibi bir duruma kaynaklık etmiştir.[4] Genel olarak bu niteliklere sahip olan sol “öteki”nin, inşasında da bu kontrol mekanizmalarını kullanmasını bilmiştir. İlk önce bilinmesi gereken solun kendisini tek gerçek ve doğru fikir, dava olarak görmesi, evrenselleştirmesi “diyalog” ve “anlama” gibi edimlerden uzak olmasını sağlamıştır. “Anlama” için ötekinin varlığını kabul edilmesi ve ciddiye alınması gerekir. Fakat sol kendi içindeki fraksiyonların varlığına bile tahammül edememiş silahlı şiddet kullanmakta bile bir beis görmemiştir. Kısaca solun fikri ve ideolojik, etkinlik gücü önemli ölçüde bu felsefi ve sosyolojik temele dayanmaktadır.

Siyasal davranışın formunu bulduğu sağ ve sol eylemler dünyası kendi mensupları tarafından yaratılan bilişsel bir dünyanın sahibidirler. Bu dünyanın dili, değerleri ve referans noktaları özgelik taşır. Öteki dünya mensuplarının diline genel olarak sahip olunmaz. Bunun için de onlarca üretilecek olan her bir söz, metin, konuşma kendi “anlam” bağlamı dışında anlamlandırılacaktır. Böylece diyalog yani karşılıklı anlama ve ilişkinin önü kapanmış olur. Türk siyasal davranış kalıbı olarak sol, sağ kadar ötekini anlama çabası göstermemiştir. Bunun sebebini solun kendi dilini, meşrulaştırma zeminin sürekli olarak “evrensel”, “ilerici”, “özgürlükçü”, “toplumcu” vb efsuni, sihirli, itiraz kabul etmez bir retorik kullanmış olmasıdır.[5] Yukarda ifade ettiğimiz gibi, kendi öznelliklerini de bu kavramlarla özdeşleştirmeleri “öteki” ile olan anlama, diyalog kapısını da kapatmış olmaktadırlar. Çünkü kendilerine yöneltilecek bir eleştiri doğrudan bu kavram ve taşıdıkları değerlere yapılmış kabul edilmekte bunun sonucu da ötekinin dünyasının lanetlenmesi olmaktadır.

Sol seçkinlerin önemli bir özelliği de liberal-Batıcı faşist bir özellik taşımalarıdır. Buradaki faşist kavramının Batıdaki anlamda müteradifi olarak kullanıyorum. Bir otoriterlik, dayatma, tek hakikatçi, dışlayıcı sıfatlarına müteallik olarak. Türkiye gerçekliğinde şu bir hakikattir ki bütün düşünce ve değer sahipleri için Batılılaşma bir gerçekliktir. Görece olan ise batılılaşmanın derecesinin tayinindedir. Milliyetçilik noktasında liberal faşizmin dayatması ise milliyetçiliğin bir içe kapanma, batı-karşıtlığı olarak tezahür ettiği yönündeki kabulüdür. Milliyetçiliğin olaylara, olgulara konulara yaklaşımı, kavrayışı değil Batıyı eleştirmesi başka bir deyişle eleştirel yaklaşımın düşmanlık olarak algılanmasıdır. Bu da bizi tek hakikatçiliğe götürmektedir. Sağcı ol, solcu ol ama Batıcı olmak zorundasın. Milliyetçiliğin makul olanı da Batıya karşı olmayan veya liberal-milliyetçi söylemi benimsemiş olanlardır. Demokrasi ölçü olmaktan bu zihinsel ortamda devre dışı kalmaktadır.

Sonuç

Batıcı düşüncenin zihinsel haritasında demokrasi, bir nirengi işlevi görmekten ziyade hedefe ulaşmak için veya bireysel ego tatmini niteliğinde bir araçsal konumdadır. Olay-olgu ve gündem konuları demokrasi ekseninde bir değerlendirmeye tabi tutulmaktan ziyade demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, özgürlük, düşünce özgürlüğü gibi ilke olarak evrensel kabul görmüş değerlerin öznel dar amaçları için ustalıkla kullanılmasından ibarettir. Bu kavramlara yapılan referans savunulan görüşü öznel olmaktan çıkararak nesnel bir konuma indirgemeye matuf bir çabadır. Yani saygın ve itiraz kabul etmez kavramların ustalıklı kullanımı bu camiayı da bir bakıma dokunulmaz kılmaktadır. Böylece kendilerine yapılan eleştiri sözü edilen kavramlara yönetilmiş kabul edilerek faşizm maskelenmekte edimlerden ziyade edimciler öncelenmektedir.[6] Zihin katmanlarında etkili olan ve güçlü bir şekilde varlığını sürdüren milliyetçilik, devlet, vatan, tarih gibi simgesel önemi güçlü olan kavramlara karşı duyulan husumet bu maske kavramlar aracılığıyla çok rahat bir şekilde eleştiri ötesi hakaret, tahkir, dışlamaya sebep olmaktadır.

Milliyetçiliğin sürekli olarak bir ırkçılık etiketi ile suçlanması Türk milliyetçiliğinin sosyo-kültürel temellerinin göz ardı edilmesinin bir sonucudur. Türk tarihinin batı literatüründe ki bir anlamda “ırkçı” bir boyut taşımadığı ve bu tip görüşlere de iltifat etmediği tarihsel bir gerçeklik durumudur. “Orkun gibi bir olgunun varlığı”ndan ısrarla bahsedilmesi ise Türk milliyetçiliğini “illaki” ırkçılıkla özdeşleştirmeye dayanan ve “anlama” eyleminden uzak bir bilişsel tutumdur. Türk milliyetçiliğinin düşünsel tarihi ve oluşturucuları noktasında bir değerlendirmeye tabii tutulsa Atsız’ın Türk milliyetçilik düşüncesine olan katkısı Türk tarihi ve Türk edebiyatı’na olan katkısına kıyasla cüz’i bir konumdadır. Türk milliyetçiliğini anlamadan ziyade olumsuzlama maksadıyla bir veri derleme niyeti sahih metinlerin çözümlenmesinde her zaman bir zaaf unsuru olacaktır. Türk tarihçilerinin üstadı Z. V. Togan, F. Köprülü, Ş. Baştav, H. N. Orkun gibi yazarların kadrosunda bulunan bir dergiye sadece “ırkçı” konseptinde değerlendirmek sosyal bilimlerin hiçbir yöntemine dayandırılamayacak bir hatadır. “Türk Düşüncesi”, “Yol”, “Töre”, “Türk Yurdu”, “Hareket”, “Hisar”, “Büyük Doğu”, “Türk Edebiyatı” vb. ciddi entelektüel bir üretim merkezi olan dergiler yok sayılarak Türk milliyetçiliğinin “yargılanması” araştırılan nesneden ziyade araştıran öznenin zihinsel çözümlenmesi için bir kaynaktır.

Kaynakça:

* Bu makale 2023 Dergisi, sayı: 85, 15 Mayıs 2008, s, 74-77 yayımlanmıştır.

[1] Bkz: Martin Heidegger, “Özdeşlik ve Ayrım”, (çev.: Necati Aça), Ankara: Bilim ve Sanat, 1997.

[2] Nuri Bilgin, “Siyaset ve İnsan”, İstanbul: Bağlam, 1998, s, 15.

[3] Emmanuel Levinas, “Ölüm ve Öteki”, Cogito, sayı 40. 2004

[4] Örneğin askerle çatışmada ölen nice solcu terörist “kahraman” lanse edilerek toplum içinde tepki gerekli olan doğması ve gösterilmesi önlenmiş oldu. daha somut olarak PKK ile mücadelede en büyük katkıyı sağlayan ve hizmeti gösteren Korkut Eken hapse atılırken teröre destekten hapis alan teröristler demokrasi ve insan haklarının bir göstergesi olarak serbest bırakılmış ve kendilerine aylık bağlanmıştır.

[5] Mesela şu tanıma bakın: “Eşitlik, özgürlük, demokrasi, toplumsal dayanışma ideallerini siyasal, iktisadi ve sosyal alanlarda dile getiren, milliyetçiliğin her türlüsüne karşı duran, iktisadi gelişmeyi mülklülerin kazanımları hanesinden değil, bunun toplumun alt kesimlerinde yaptığı insani gelişme ve refah katkısı açısından değerlendiren siyasal hareketlere sol denir”(Ahmet İnsel, “Sağ ve Sol Kalmadı mı?”, Radikal 2, 03–06–07).

[6] Bağlı bulunulan ideolojiye, cemaate göre demokratik davranışın tezahürü değişmektedir. Orhan Pamuk, Elif Şafak, Selçuk İlhan olaylarında “düşünce özgürlüğü” ve “demokrasi kültürü”nden bahseden Batıcı-faşist demokrat aydınların Yusuf Halaçoğlu, Banu Avar, Ozan Arif-İsmail Türüt, Vedat Yenerer, Güler Kömürcü karşısında takındıkları tavır sadece birkaç örnektir. Olaylar karşısındaki tavır alışın bu değişkenliği bir düşünme biçimi haline geldiği için münferit olaylar değildir. Siyasi alanda gelişen ve gündemi uzun süre meşgul eden bir olayda önemli bir örnektir. AKP destekçisi olan ve II. Cumhuriyetçi olarak anılan aydınların başörtüsü yasasında MHP ile işbirliği yapıldığı gerekçesi ile desteklerini AKP’den çekmeleri “maskeli demokratlığın” bir örneğidir.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 20
Dün Tekil 767
Bugün Tekil 225
Toplam Tekil 1637286
IP 54.161.130.145






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































5 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Üstümüze kılıç çekilmedikçe, ülkemize girilmedikçe, teb'ama cefa edilmedikçe Bizden kimseye zarar gelmez. (Fatih Sultan MEHMET)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.597 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu