İthal Modernitenin Arap Baharına Etkisi - Doç. Dr. Abbas KARAAĞAÇLI - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









İthal Modernitenin Arap Baharına Etkisi - Doç. Dr. Abbas KARAAĞAÇLI
Tarih: 08.01.2012 > Kaç kez okundu? 1956

Paylaş


Otoriter yönetimlerin yıkılmasına sebep olan Arap dünyasındaki toplumsal ve siyasal değişimleri daha iyi anlamak için geniş çaplı tarihsel bir analiz gereklidir. Toplumsal hareketliliğin dinamik gücünü oluşturan halk eylemleri sürekli ve yaygın hale gelmiştir. Sokakları ve meydanları dolduran kitlelerin eylemleri statükoya karşı verdikleri mücadeleyi sürdürmektedir.







Burada bireylerin tepkisi yabancı güçlerin varlığına isyandan daha fazlasını yansıtmaktadır. Sokakları dolduran topluluklar yıllardan beri elit yönetici zümresi ve çevreleri tarafından maruz kaldıkları horlanmaya ve aşağılanmaya bir son vermenin ve yok sayılan haklarının ve ezilen onurlarının peşindedirler.







Aynı hedef ve amaçlarla meydanları dolduran bu kararlı ve genelde örgütsüz halk yığınlarını bir araya getiren pek çok etken ve sebep bulabiliriz. Bu konuda yapılan çalışmalara bakıldığında birbirlerinden farklı ama aynı zamanda girift ilişkilere sahip iki bakış tarzı ortaya çıkmaktadır. Birinci bakış tarzı kitlesel psikolojiyi öne çıkarırken, ikinci bakış tarzı bireyi mercek altına alarak toplumsal hareketliliğin nedenlerini açıklamaya çalışmaktadır.





Sömürgecilik dönemi boyunca bu ülkelerde toplumlar aşırı baskıya ve ithal modernite anlayışının yerleşmesi için bir takım uygulamalara maruz kalmışlar ve böylelikle bu toplumlar öz benliklerinden ve kültürlerinden uzaklaştırılarak farklı bir kalıba sokulmak istenmiştir. Kanımca her iki yaklaşım da göz önünde tutulduğunda mevcut halk hareketleri kendilerine dayatılan kalıplara karşı yapılmaktadır. Doğal olarak sokak gösterileri ithal moderniteyi halka zorla kabul ettirmek isteyen bir projenin uygulayıcıları ve sembolü olarak görünen devlet yönetimlerine yönelmiştir. Bu durum sonucunda ortaya çıkan devlet imkânlarından eşit olarak faydalanamayan kitleler bu halk hareketlerinin itici gücü olmuştur.





Batılı devletler Ortadoğu’yu siyasi hedefler için şiddeti meşru gösteren Müslüman grupların merkezi ve kaynağı olarak görmekte ve bu grupları batılı değerlere uyum sağlayamadığından kendileri için tehdit olarak algılamaktadır. Ayrıca batılı ülkeler bu tür grupları basın yayın organlarında sıklıkla haberleştirerek bütün İslami hassasiyete sahip kişi ve toplulukları terörist veya terörizme yatkın olarak nitelemektedirler.





Gerçek olan şudur ki Ortadoğu halklarının çoğunluğu Müslümandır ve İslami kural ve değerler siyasi, toplumsal ve yaşamsal rehberleri konumundadır. Batıda ise İslam’a her türlü yöneliş ve İslami yaşam tarzını gündelik hayatta tatbik etmek toplumsal ve siyasal hayatta İslamcı ya da köktenci damgası vurulması, tehlikeli ve hatta terörist muamelesi görülmesi için yetmektedir.





Köktencilik sosyal bilimlerin belirsiz kavramlarından biri olarak özelikle 11 Eylül saldırılarından sonra dünya gündemine oturmuş bir kavramdır. Köken olarak Latince kaynaklı fundamentalis ya da fundamentum kelimesinden gelmektedir. Bu terim ilk olarak 1920’li yıllarda Protestan gruplar arasında baş gösteren ve Hıristiyanlığın temel öğretilerine sıkı sıkıya bağlanıp liberal teolojik yorumları reddeden gurupları tanımlamak için kullanılmıştır. Köktencilik Hıristiyanlık tarihinde çoğunlukla Katolik ve Ortodokslar arasında ortaya çıkmış Protestanlar tarafından ise eskiye merak ve dönüş eğilimi olarak değerlendirilmiştir. Kökten dincilik kavramı zamanla gelenekçilik, gericilik hatta mürtecilik (irtica yanlısı) gibi kavramlarla da benzer görülmeye başlamıştır. Köktenciler toplumsal ahlaki değerlerde gelenekçi, ideolojik havzada ise gerici eğilimli olanlar olarak nitelendirilmişlerdir.





Kökten dinciliğin yeni şekli ile ilk kez 1956 Süveyş kanalı krizi sırasında ABD’nin dönemin dışişleri bakanı John Foster Dulles tarafından kullanılmıştır. Bu tanımlama o tarihlerde batılıların tedirgin olmasına sebep olmuştur. Daha sonra 1960 yılında ünlü Amerikalı düşünür Harry Grip bu kavramı gündeme getirmiştir. 1979 İran Devrimi ile birlikte bu devrimin diğer Müslüman kitleler üzerindeki etkisi çerçevesinde bu kavram yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. Özellikle bu tarihten sonra başta ABD olmak üzere batılı haber ajansları ve gazeteciler haber ve yorumlarında, siyasiler ise verdikleri demeçlerde İslami hareketleri, grupları ve eylemleri şiddet içermese bile “aşırı Müslümanlar”, “terörist Müslümanlar”, “radikal İslamcılar”, “mücadeleci Müslümanlar”, “fundamentalistler” ve benzeri sıfatlarla nitelendirmişlerdir.





Batılılar İslami hareketleri, kişi, kuruluş, parti, dernek ve benzeri teşekkülleri birbirlerinden ayırt etmeksizin kategorize etmekte ve hepsine toptan köktenci damgasını vurarak kendi emperyal, sömürgeci ve çıkarcı amaçları için zemin ve ortam hazırlamaktadırlar.





Çeşitli batılı düşünce kuruluşları İslam dünyasında meydana gelen toplumsal hareketliliği olayları eylemleri hatta iktidar değişikliğine giden halk hareketlerini ön görememiştir. Açıkçası batılı kaynaklar Hüsnü Mübarek’ten sonra oğlu Cemal Mübarek’in iktidara geleceğini öngörmekteydiler. ABD’nin İsrail’den sonra bölgedeki en büyük müttefiki ve ABD yardımlarından en büyük payı alan ülkelerden birisi olan Mısır’daki Mübarek yönetimi aynen İran’daki Muhammed Rıza Şah Pehlevi yönetimi gibi birkaç ay direndikten sonra kitlesel halk hareketinin önünde duramayacağı gerçeğini anlamıştır.





Yine batılı düşünürlerden Robin Wright batılı siyasilerin İslami hareketlere yönelik yaklaşımlarını eleştirirken “İslami köktencilikle muhalefet eden batılıların siyasetlerinin temel nedeni bu hareketlerin düşünsel temel boyutunu anlamamaktan kaynaklanmaktadır” demektedir.



İslami düşünürlere göre, İslam bir din olmaktan öteye topluma intizam getirecek genel bir kurallar ve düşünce bütünüdür. Bu düşünce tarzına göre, siyaset kurumu İslami idare şeklinin bir yönü olarak iç ve dış politika sahalarında aktif bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Kanımca, İslam dünyasını sarsan son toplumsal hareketliliğin esas ve temel nedenlerinden biride bu hareketliliğe maruz kalan yönetimlerin İslami düşünce platformundan uzaklaşarak batılı değerleri benimsemeleri ve güncel yaşamdan siyasal mekanizmaya kadar her sahada batının değerlerini ön plana çıkarmalarından kaynaklanmaktadır.





1979 İran devrimi öncesini göz önünde tutarsak, Şah Pehlevi’nin İran’daki halkın inanç değerlerini yok sayarak ülkeyi batılılaştırmaya yönlendirmesi geleneksel yapıyı ülkenin şartları uygun hale gelmeden dönüştürmeye çalışması dini otoritelerin rahatsızlığına neden olmuştur. Yönetim polis ve istihbarat gücünün imkanlarını kullanarak hiyerarşik Şii din adamlarının nüfus sahasına girerek etkisizleştirme siyaseti başlatırken Ayetullah Humeyni önderliğindeki Şii din adamları var olan geleneksel hegemonyalarını korumak için yeni saldırılara karşı hareket alanlarını geleneksel faaliyet sahası olan camiiler’den sokaklara yönlendirmiş ve kısa sürede Şah’ın bütün güvenlik tedbirlerine rağmen sokaklara hakim olmuşlardır.





Açıkçası Şah yönetimi 1908-11 yılları arasında meydana gelen İran meşrutiyet devrimi sürecini iyi okusaydı o tarihlerde de dini otoritelerin kitleleri örgütleme, sokağa dökme ve cihad kartını kullanma yoluyla baskıcı yönetimi dize getirdiklerine şahit olacaktı. Ayetullah Humeyni ve çevresinin devrim sırasında kullandıkları temel argümanlar şunlardı:







• Güncel yaşamda İslami kural ve kaidelerine dönüş,



• Aşırı batılılaşma ve batılı değerlerin toplumsal yaşama hâkim olmasına karşı duruş,



• Dış politikada başta ABD ve diğer batılı devletlerin hâkimiyeti altına girilmesi,



• İsrail devleti ile yakın ilişki kurulması,



• Dış politikada onurlu ve bağımsız bir politikanın uygulanmaması.







İran Devrimi’nden çeyrek asır geçtikten sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da benzer şartlar ve koşullardan kaynaklanan toplumsal hareketlilik ve halk devrimlerine tanık olmaktayız. 1979 öncesi Şah yönetiminin iç ve dış politik yaklaşımları ile Mısır’daki devrik Hüsnü Mübarek yönetiminin ve Tunus’taki Zeynel Abidin yönetiminin uygulamaları bir çok benzerlik ve paralellik göstermektedir. Aynı şekilde yönetimleri zayıflamış olan ve önümüzdeki süreçte büyük muhalif halk hareketlerine maruz kalacaklarını ön gördüğüm Fas, Ürdün, Suudi Arabistan, Kuveyt, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi (gereksiz kullanım) Arap yönetimleri de aynı şartları barındırmaktadırlar. Devrilmelerine ramak kalmış Yemen’deki Ali Abdullah Salih ve Bahreyn’deki el-Halife yönetimleri de iç ve dış politik yaklaşımları itibariyle 1979 öncesi Şah, 2010 Mısır’daki Mübarek ve Tunus’taki bin Ali yönetimi ile benzerlik göstermektedir.





Köktencilik hakkında batılı düşünürlerin farklı yaklaşımları çeşitli düşünceler şeklinde kendini göstermektedir. Bazılarına göre reform talebi ve toplumun dönüştürülmesi fikrinin kaynağını oluşturmaktadır. Bu hususta Henry Munson, köktenciliği dinsel başkaldırı hareketleri temel yaklaşımı olarak değerlendirip şöyle delillendirmektedir: ;



• Köktencilik kavramı ön yargıya dayanarak kendi mezheplerinin

temeline dönmek isteyen mutaassıplar grubu olarak nitelenmektedir.



• Köktenciliğin kökü Protestanlıktadır ve İslam’a uyguladığımızda

o hareketlerin temel özelliklerinden ayrılmamızı sağlıyor.



• Bu kavram bütün dinsel hareketler için kullanıldığından

bu hareketlerin temel özelliklerini görmemizi engellemektedir.







Osmanlı İmparatorluğu ve İran’ın batılı devletler karşısında aldıkları ağır yenilgiler sonucunda toprak kaybetmelerinin yanı sıra prestij kaybetmeleri sonucunda Müslüman düşünürlerin teori ve tezleri öne çıkmaya başlamıştır. Bu doğrultuda iki yaklaşım şekli ortaya çıkmıştır:







• Yenilikçiler veya seküler batı yanlısı milliyetçiler ki İslami düşüncede

reform yaparak batılı değerlerle uyumunu gerçekleştirmeyi hedeflemişlerdir.



• Islamcılar ki geleneksel değerlere bağlı kalarak batı ve batı hegemonyası karşısında

İslam’ın özüne dönerek toplumu dönüştürmeyi hedeflemişlerdir.







Bu iki yaklaşım tarzı İslam düşünce hayatını yönlendirmiş ve halen yönlendirmektedir. İslami düşünce tarzını benimseyen düşünürler batının kültür emperyalizmi ve kültürel hegemonyası karşısında İslami değerleri ve İslam medeniyetinin elde ettiği başarıları ön plana çıkartarak Müslüman gençliğin kendi hüviyet, kişilik ve belleklerine sahip çıkmalarının önemini vurgulamıştır. Burada Samuel Huntington ve Bernard Louis’in kültürel çatışma ve medeniyetler arası çatışma teorileri gündeme gelmiştir. Özellikle 1900’lerin başından itibaren Müslüman toplumlarda yaşayanları genel hatları ile iki tip yaşam tarzını benimseyenler olarak değerlendirebiliriz. Birinci kısım iktidar nimetlerinden de faydalanarak ülkelerin kıt ekonomik kaynaklarını da kendi özel yaşamlarında hoyratça kullanan azınlık yönetici ve elit zümredir.





Bu grup halktan uzak hatta onların yaşam ve düşünce tarzlarına yabancı olarak mutlu bir azınlık kategorisinde batılı devletlerin de desteğini sağlayarak ülkelerinin yer altı ve yer üstü zenginliklerini kendi çıkarları doğrultusunda batılılara ve batılı şirketlere pazarlayan, buna karşılık kendi otoriter iktidarlarını sağlamlaştıran bir gruptur. Bu grup yönetici ve sözde aristokratlar, sonradan asil sıfatını kazanan kendilerini batı tipi ithal modernitenin temel ayakları olarak gören yönetici, sivil ve askeri bürokrat, iş adamı, aydın, yazar, sanatçı ve benzeri meslek erbabından oluşanlardır. Toplumun inanç değerlerinden uzak, kimi yerde gelenek ve göreneklere tamamen yabancılaşmış bu mutlu azınlık batılı klasik müzik, senfoni orkestrası, bale ve benzeri sanatsal etkinlikleri dinlemeyi ve izlemeyi batılılaşma ve modernite olarak algılarken, batının evrensel değerlere kattığı insan hakları, demokrasi, kişi hak ve özgürlükleri, katılımcı siyasal sistem, serbest seçimler, basın özgürlüğü, dini ve etnik azınlıkların haklarına saygı ve benzeri pek çok evrensel değeri görmezlikten gelerek iktidarlarını her ne pahasına olursa olsun devam etme yanlısıydılar.





İkinci gurup ise Müslüman ülkelerin büyük halk yığınlarından oluşmaktadır. Bu büyük kitle köylü, kasabalı ve kentli dar gelirli ve orta halli insanlardan oluşmakta idi. Bu önemli kitle geleneksel yaşam biçimlerini sürdürürken din adamlarının tesiri altında batı değerlerinden uzak geleneksel, sade ve her türlü refahtan uzak bir yaşam sürdürmektedir. Öte yandan sekülarizmi bir evrensel değer olarak değil de batılıların diğer devletlere ve medeniyetlere tahakküm için ortaya attıkları bir düşünce olarak görmüşlerdir. Açıkçası modernleşme ve sekülerleşme Müslüman ülkelerde gelişme, güvenlik ve ilerleme yerine güvensizlik, adaletsizlik, fakirlik, devlet baskısı ve diktatörlüğü getirmiştir. Sonucunda da İslamcılar sekülerleri geriye iterek iktidara gelmişlerdir.





Öyle ki 1960’lı yıllardan başlayarak 1990’lı yıllara geldiğimizde Ortadoğu’nun en karmaşık ve çözümü zor sorunu olan Filistin davasında George Habbaş ve Nayef Havetme gibi sol eğilimli liderlerin önderliğinde solcu ve Marksist örgütler ön planda iken, 1990’lardan sonra Hizbullah, İslami Hareket ve Hamas gibi direniş hareketlerin öne çıktığını, hatta liderliği kaptığını ve İsrail saldırılarına karşı tek direnç odağı olduklarını görüyoruz. Bu yıllarda Ortadoğu’nun yanı sıra Hindistan, Pakistan, Keşmir, Filipinler, Çeçenistan, Dağıstan, Mısır, Kenya, Sudan ve diğer coğrafyalarda yapılan eylemleri ve çatışmaları görüyoruz.





ABD önderliğindeki batılı devletler Irak’ta Saddam Hüseyin’i ve Afganistan’da Taliban yönetimini bertaraf etme, kitle imha silahlarını yok etme ve sözde terör ile mücadele bahanesi ile bu coğrafyaları işgal ederken milyonlarca suçsuz masum sivil halkın katledilmesi, yüz binlerce kişinin yaralanması ve mülteci durumuna düşmesi, kentlerin alt yapı ve üst yapısının tahribi, askeri üstler kurma girişimi, yer altı ve yer üstü kaynaklarının yağmalanması ve benzeri emperyal uygulamalar Müslüman halkların batıya karşı duydukları güvensizliğin derinleşmesine ve daha da yaygınlaşmasına neden olmuştur.





Sonuç olarak büyük İslam coğrafyasında siyasi, sosyolojik, ekonomik, siyasal, toplumsal, tarihsel vb. faktörlerin etkileri ile sosyal çalkantılar ve toplumsal hareketlilikler yaşanmaktadır. Bu süreç zarfında sarsılmaz gözü ile bakılan kimi otoriter, totaliter ve çeyrek asırlık diktatörler birbiri ardına devrilmekte veya büyük sarsıntı geçirmektedir. Önümüzdeki dönemde bu hareketlilik İslam coğrafyasının başka ülkelerini de kapsayacak gibi görülmektedir.





Yukarıda da sözünü ettiğimiz halktan kopuk, geleneksel değerlerden uzak ithal modernite ile ülkelerini yöneten mutlu azınlık yönetimler iflas etmiş meşrutiyetlerini kaybederek halk yığınlarının nezdinde itibarlarını yitirmişleridir. Toplumsal muhalefetin baskısı kimi yerde sonuç vermiş, bazı yönetimler iktidardan uzaklaştırılmış, kimileri ise binlerce masum sivil vatandaşın ölümü pahasına hala iktidarlarını sürdürmeye gayret etmektedirler.







KAYNAKÇA:







1- Rabin Right, Allah Yolunda Mücadele Eden Şiiler, Çev. Ali Andişe, Komes Yayınları, 1993, s. 11.



2- http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_

content&view=article&id=1067:arap-baharna-farkl-ak&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150



3- Henry Munson, “Fundamentalism is Ancient & Modern”,

http://www.fin Articles.com/deadalus/ sarmm 2003/ Articles / print friendly, (2004/5/3).





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 25
Dün Tekil 790
Bugün Tekil 434
Toplam Tekil 1639976
IP 54.211.82.105






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































8 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Benim Hayatta yegane fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir.
(Mustafa Kemal ATATÜRK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 2.002 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu