Türkiye’de Demokrasiye Lider Müdahalesi - Prof. Dr. Cihan Dura - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Türkiye’de Demokrasiye Lider Müdahalesi - Prof. Dr. Cihan Dura
Tarih: 02.02.2009 > Kaç kez okundu? 2002

Paylaş


Çoğumuz Türkiye’de demokrasi olduğunu sanırız. Oysa bu görüş doğru değildir. Demokrasinin temel değerleri özgürlük, eşitlik ve halk egemenliğidir[1].

Atatürk demokrasi rejiminin güzel bir tanımını şöyle yapmıştır: Halk için, halk içinde, halkla beraber. Bir tanımı da şudur: Halkın, iradesini ortaya koyarak kendisini yönetmesi. Bu ifadeler gerçek demokrasinin temel koşullarını içerir. Ülke yalnızca halkın çıkarları ekseninde yönetilecektir. Yönetime halkın hakiki iradesi katılacaktır. Bu irade hiçbir güç, hiçbir kimse tarafından saptırılmayacaktır. Demokrasi bir takım grup ve şahısların değil, halkın çıkarı için olacak, halk iradesi gerçekten tecelli edecek, halk kendi kendini gerçekten yönetecektir. Bu takdirde gerçek demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biri kendiliğinden ortaya çıkıyor: Halk iradesine herhangi bir gücün müdahalesi, örneğin lider müdahalesi olmayacaktır. Oysa bu koşul Türkiye’de gerçekleşmemektedir[2]. Türkiye’de demokrasiye lider müdahalesi vardır; bu, halkın iradesinin yerini tek kişinin iradesinin alması demektir. Bu sakınca başlıca şu şekillerde tecelli eder: Milletvekilini halk değil lider belirliyor, milletvekilinin davranışını halk değil lider belirliyor, delegeler halkın değil liderin menfaati yönünde seçiliyor.

I) MİLLETVEKİLİNİ LİDER BELİRLER

Gerçek demokraside milletvekilini, yani kendisini temsil edecek kişiyi serbest iradesiyle halk seçer. Oysa Türkiye’de bu koşul tam olarak sağlanamıyor. Bunun türlü sebepleri vardır, biri lider tahakkümüdür. Başka bir deyişle Türkiye’de demokrasiye güçlü bir lider müdahalesi, tek adam müdahalesi vardır. Şöyle ki Türkiye’de kimlerin milletvekili adayı olarak seçimlere katılacağını parti genel başkanları belirler. Başka bir deyişle bir lider istediği şahsı milletvekili yapar, istemediğini değil milletvekili yapmak, siyasetten bile silebilir. Seçmenlerin, kendilerini temsil etmelerini istedikleri kişileri belirlemede söz hakkı kısıtlanmıştır. Dolayısiyle demokrasinin önemli bir şartı yerine getirilmez, rejim de demokratik olmaktan çıkar, bir tür otokrasiye dönüşür.

Bu önemli sakınca bilinen bir gerçektir. Ancak Türkiye’de en demokrat geçinenler bile (örneğin 2. Cumhuriyetçiler, demokrat geçinen Siyasal İslamcılar) görmezden gelir, gündeme dahi getirmezler bu sakıncayı. Onlar için Türkiye’de demokrasiye asker müdahalesi sorunu vardır, ancak lider müdahalesi sorunu yoktur. Neden? Araştırılması gerekir. Ben burada söz konusu sakınca hakkında gözlem mahiyetinde bazı kanıtlar sunmaya çalışacağım. Kanıtlarım üç tanınmış politikacımızın gözlemleri, bir bakıma itiraflarıdır[3].

Birincisi, deneyimli politikacılarımız, Mehmet Dülgere aittir. Sayın Dülger rejimin “lider müdahalesi” sorununu, kendi partisini örnek vererek şöyle açıklıyor: AKP’de parti içi demokrasi yoktur. Görüşlerin tartışılabileceği zeminler yoktur. Son sözü başkan söyler. AKP’de milletvekili adayları tek ağızdan belirlenir. Parti lideri bu tek seçicilik konumundan müthiş bir haz duyar. Duyduğu haz öylesine büyüktür ki bu; Türkiye’de demokrasinin çıtasını yükseltmemesi, kendi partisi içinde demokrasiyi güçlendirmemesi için yeterli bir sebeptir.

Aynı çarpıklık CHP’de de mevcut. CHP Samsun Milletvekili Haluk Koç’dan dinleyelim: CHP’de iki kişi yan yana geldiği zaman birçok şey konuşabilir. Ama asıl söylenmesi gereken platformlarda susar, geri çekilirler. Bunun nedeni “korku üzerinden siyaset yapma” alışkanlığının mevcudiyetidir. Kaynağı ise CHP üst yönetiminin anlayışıdır. Bütün milletvekilleri merkez yoklamasıyla, bir çekirdek kadronun belirlediği bir sistem içinde, yerleştirme sırasına göre listelere girer. Dolayısıyla bu kritik kararı veren kişileri ürkütmemek, o karar sürecinin aktörlerini rahatsız etmemek herkesin temel kaygısıdır. Geçmişte ön seçimle yani üyelerin tercihiyle liste sıralaması yapılırken, sorumluluğu üyelere karşı duyduğundan, milletvekili; olumsuzlukları çok daha fazla ve daha rahat bir şekilde dile getirebileceği bir özgürlüğe sahipti. Ama bugün korkuyu, sistem doğurup büyütüyor. Bundan da cesareti kırılmış bir siyasal yapı sahip bulunuyordu. CHP içinde milletvekilleri ve parti üyelerinin muhalefet yapmaktan korktuğu, bir korku havasının ve bir sindirme atmosferinin mevcudiyeti -kısmen de olsa- söylenebilir.

Üçüncü tanık kıdemli politikacılarımızdan Kâmran İnan…, tespitleri şöyle: Bizde siyasi parti lideri parti içinde ve özellikle Meclis’te okumuş, bilgili, aydın insan istemez. Meydanda, göz önünde yalnız kendisi olsun ister. Sistem, zaman içinde iyice bu yöne götürülmüştür. Partilerde milletvekili adaylarını artık lider tespit ediyor. O tespitte de tek düşündüğü, milletvekili adayının emir kulu olmasıdır! Bu benim de başıma geldi. Ben Adalet Partisi’nde iken, milletvekili adaylığım engellendi. Daha sonra Parti liderinin bir yakını bana "sizin Meclis’e gelmeniz istenmedi" dedi.

II) MİLLETVEKİLİNİN NE YAPACAĞINI LİDER BELİRLER

Gerçek bir demokratik rejimde milletvekili, yasama işlevini kendi hür iradesi ile yerine getirmelidir. Oysa Türkiye’de bu şart da yerine getirilmiyor. Parti liderleri yalnız seçim sürecinde değil yasama sürecinde de mutlak hâkim konumundadır. Öyle bir yapıdır ki bu, liderin iradesinin, milletvekilinin, dolayısıyla halkın iradesinin yerini alması sonucunu doğuruyor.

Hemen bütün partilerde milletvekillerinin siyasi gelecekleri liderin iki dudağının arasından çıkacak söze bağlıdır. Lider bu gücünü kullanarak istediği gibi programlar milletvekilini; öyle ki milletvekili kendisine emir verilmedikçe konuşamaz, kanun teklifi getiremez. Bilir ki ilk görevi Meclis’te parmak deposu olarak bulunmaktır. İsterse arka sıralarda Tom Mix okuyabilir, yeter ki Meclis’de hazır bulunsun. Şu söz müteveffa liderlerden Turgut Özal’a aittir: “Siz biraz dışarda oynayın, siz oynarken biz kararı alırız.” Milletvekili sofraya gelince yemeği hazır bulur. Ya o yemeği sevmiyorsa? Bunu belli ettiği an, liderin yanıtı hazırdır: “Sevmiyorsan, yemezsin kardeşim; sofradan da kalk.”

Kararlar birlikte alınmaz, “yüce makam”da, lider katında oluşturulur. Karar parti başkanına vahy edilmiş gibi milletvekilinin önüne gelir. Milletvekili sadece, bu kararın meşruiyet kazanmasını sağlayacak bir araçtan, sayılacak bir parmaktan ibarettir. Eğer biraz karşı çıkacak olursa, gözdağı yine hazırdır: “Arkadaş, sen kendini ne sanıyorsun? Seni milletvekili yapan biz değil miyiz?” Demokrasiyi tahrip eden, işte bu yapıdır. Çünkü milletvekillerinin ezici çoğunluğu -ne yazık ki- liderlerinin ağzının içine bakar. Lider bir yasanın çıkmasını mı istedi, tek bir itiraz, tek bir aksi oy yoktur. Yüce buyruk, tam kadro halinde, bir ibadet gibi yerine getirilir. Getirmeyen, kendini kapının önünde bulur.

Sonuçta milletvekili temel fonksiyonlarının hiçbirini yerine getiremez: Özgürce konuşamaz, kanun teklif edemez, denetim yapamaz, vicdanıyla oy veremez. Dokunulmazlığa sığınıp konuşacak olursa, oyunu özgür iradesiyle kullanacak olursa parti yönetimi kellesini alabilir. Aranan, ortak akıl değil, sadece itaattir. Milletvekili ses çıkarmayacak, talimatlara boyun eğecek, oyunu genel başkanın gösterdiği istikamette kullanacaktır[4]. Oysa demokrasi birey üzerinde takakküm kurmaya yönelen güçlerle bağdaşmaz. Birey -örneğimizde milletvekili- devlet etkinliklerine serbestçe katılamıyor, temel siyasal kararlar alınırken, söz sahibi olamıyor.

Bu koşullarda hangi demokrasiden söz edilebilir Türkiye’de?

Parti liderinin böylesine geniş yetkiye sahip olduğu bir rejim, ancak keyfîlik getirir. Bu da en başta demokrasiyi zedeler. Rejim demokratik olmaktan çıkar ve bir tür otokrasiye, ya da oligarşiye dönüşür. Nitekim öyle de olmuştur; bugün AKP iktidarı altında durum bundan farklı değildir: Lider, tek bir şahıs Türkiye’de Cumhurbaşkanı atamıştır! O “filanca şahıs, benim kader arkadaşım, cumhurbaşkanı olacak” demiş; meclis de tam kadro, fire vermeden arzusuna boyun eğmiştir. Meclis’e “şu yasayı çıkaracaksınız” demiş, o yasa tam kadro, tek bir itiraz olmadan çıkarılmıştır. Daha da trajik olanı var: Türkiye’de madde madde, son söz lidere bırakılarak “anayasa” yapılmaya kalkışılmıştır.

Milletvekillerinin lider karşısındaki teslimiyeti, öyle sanıyorum ki zamanla şartlı refleks boyutuna ulaşmıştır; milletvekilleri boyun eğmeye, yukardan gelen buyruklara “evet” demeye bu derece alıştırılmıştır. Bu olguya, TBMM’de geçen yıl meydana gelen şu anlamlı olayı kanıt olarak verebilirim: CHP, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkında Ankara’daki su kesintisiyle ilgili olarak Meclis soruşturma önergesi veriyor. Önerge doğal olarak Genel Kurul’da reddediliyor (aksi zaten kıyamet alametidir). Buraya kadar normal, anormal olan şu: Oylama sonucunda 34 AKP’li milletvekilinin muhalefetle birlikte -dikkat, muhalefetle birlikte- ‘kabul’ yönünde oy kullandıkları anlaşılıyor. Adamlar hep “evet” demeye, hep kabul oyu kullanmaya öylesine alıştırılmışlar ki, birdenbire tersi bir durum karşılarına çıkınca şartlanmışlıktan çıkamıyorlar. Bu milletvekilleri “dalgınlığımıza geldi” diyerek kendilerini temize çıkarmaya çalışmışlarsa da, ben bu tersliği bir şartlı refleks olayı olarak değerlendiriyorum. Bu husus savunmalarından da anlaşılıyor, şöyle demişler: “Daha önce, hep kabul yönünde oy kullandığımız için, beyaz pul kullanırdık. Yanlışlıkla bu sefer de kullanmışız” [5].

III) PARTİ DELEGELERİNİ LİDER BELİRLER

Lider müdahalesi sadece milletvekillerini kuşatmaz; bir ahtapotun kolları gibi partinin her tarafına, örneğin delege seçimlerine kadar uzanır. Bu seçimler o şekilde yapılır ki lider kendini seçecek delegeleri adeta kendisi seçer.

Türkiye’de delege seçimleri, demokratik kurallardan tamamen uzaktır.

Çoğu yurttaşımız; aydınlarımız, üst düzey yöneticilerimiz, profesörlerimiz, generallerimiz,… Türkiye’de seçimlerin halkın isteklerini, eğilimlerini yansıttığını sanır. Bundan dolayı da seçim sonuçlarına saygı gösterir, başkalarının da böyle davranmasını isterler. Oysa seçimlerin bir de arka bahçesi vardır. Onlar işte -siyasi partileri yakından tanımadıklarından- bu arka bahçeden tümden habersizdir. Siyasi partilerin arka bahçeleri deyince, en önemli ögeler olarak malî yapıları, parti içi demokrasinin işleyişi gibi unsurların yanı sıra delege seçimleri akla gelir.

Delege seçimlerinin antidemokratik yapısını CHP üyeliğinde bulunmuş olan Muhittin Erden’den dinleyelim[6]:

Delege seçim süreci mahallelerde başlar. Mahalle seçimlerinde üye listeleri ilçe başkanının kontrolünden geçer. Bu aşamada muhalif olanlar tespit edilerek üzerleri çizilir. Ardından, bir takım mütevazı yurttaşlar partiye üye yapılır. Örneğin 200-300 üniversite öğrencisi ya da siyasi partide ufak işleri olan kişiler, 10-20’şer lira verilerek partiye üye yapılır. Ya da yöneticiler, kendilerine ekonomik bakımdan bağımlı kişileri, yanlarında çalışanları üye yazar. Bu kişilerin siyasi görüşü hiç önemli değildir. Eğer yeteri kadar üye bulunamazsa, aynı üyeleri değişik mahallerin listelerine kaydetme yoluna giderler. Hazırlanan yeni listeler il başkanına onaylatılır.

Mahalle seçimlerinde sahte üyelere oy kullandırılır. Bu üyelerden kendi delege listelerine oy vermeleri istenir. Neticede üst yönetimin, liderin arzu ettiği doğrultuda bir delege yapısı oluşturulur. Bu şekilde partiyi bir kere ele geçirenler, yani lider ve onun takımı, ömür boyu orada kalır. İlçe başkanı, yöneticileri ve il delegeleri bu yolla seçilir. İlde de aynı durum tekrarlanır. Genel başkana bağlı il başkanı ve kurultay delegeleri bu antidemokratik süreç içinde seçilir. Kurultaya gelindiğinde önceden programlanmış, “militan” delegeler tam kadro hazırdır. Genel başkan sonuçları -kendisinin seçileceğini- önceden bilir. Öyle bir sistem kurulmuştur ki bu yönde oy vermeyenler, sisteme çomak sokanlar derhal dışlanır, partiden ihraç süreçleri başlatılır. Parti içinde biri mi güçlendi veya üyeler tarafından ön plana mı çıkarıldı, sonu bellidir: Yok olmak!

Doğal olarak böyle bir yapıda namuslu ve yetenekli insanlar kolay kolay yer alamazlar. Eğer kazara böyle biri, söz konusu hiziplere karşı çıkarsa gerekli önlem derhal alınır. Herhangi bir il ya da ilçe başkanı bu gidişe “dur” demeye kalkışırsa, görevine son verilir. İl, ilçe yönetimleri; düşünceleri, muhalif oldukları ve kimi şahıslara yakın oldukları nedeniyle, tartışmaları, sorgulamaları bahane edilerek görevden alınır. Bu da partilerde lider müdahalesinin, iç demokrasi yokluğunun sağlam bir kanıtıdır. Bütün bunların dışında olanlar ise ses çıkarmaz, çünkü her biri bir gün bir yerlere aday olma umudu içindedir. Parti içinde dik durmasını bilen unsurlar da vardır: Hiç bir zaman ilkelerinden ödün vermeyen, koltuk peşinde koşmayan insanlar... Ama onlar maalesef parmakla sayılacak kadar azdır.

Böyle bir sistemde lideri değiştirmek, yetkilerini demokratikleştirmek mümkün müdür?

Neresi demokrasi bu rejimin? Bu bir otokrasi değilse, nedir?

SONUÇ

Türkiye’de yapılan seçimler demokrasi yerine, otokratik ya da oligarşik bir yönetime yol açıyor. Diyebilirim ki milletvekili seçimleri; en çok, liderin ve onun çevresindeki üç dört şahsın keyfî yönetimine meşruiyet kazandırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Halkın temsilcileri; bugünü ve geleceği tek bir adamın elinde olan bir emir kulu gibidir, sindirilmiştir, şartlanmıştır. Yasama işlevini hür iradesiyle yerine getiremiyor, tartışamıyor, fikrini açıkça söyleyemiyor. Sonuçta halka değil, lidere ve onun bağlı olduğu gruba hizmet zorunda kalıyor. Ayrıca delege seçimleri, dolayısıyla liderin seçilmesi de demokratik olmaktan uzaktır. Böyle bir siyasal yapıda namuslu ve yetenekli insanlara ise hayat hakkı tanınmıyor. Bu süreç halkın siyasal sisteme katılımını sınırlandırdığı gibi demokrasinin eşitlik ilkesini de zedelemektedir.

İdeal bir demokratik sistemde yönetim halkın isteklerini karşılar. Halkın tercihleri doğrultusunda oluşur, halkın tercihlerine bağlı olarak hizmet eder. Hemen bütün siyasal partilerde milletvekili adaylarını mutlak olarak lider, kendisinin ve birtakım menfaat gruplarının çıkarlarını düşünerek belirliyorsa, bir “apoletsiz emir komuta” düzeni içinde milletvekilleri “emir kulu” derekesine indiriliyorsa, o ülkede halk için, halk lehine yönetimden, yani demokrasiden söz edilebilir mi?

Aydınlarımız - özellikle 2. Cumhuriyetçiler, AB’ci demokrasi havarileri, Amerikan demokrasisi methiyecileri - mevcut rejimi, seçim sonuçlarını değerlendirirken, onun bu önemli eksiklerini de hesaba katmak zorundadır. Parti ve hükümet sorumlularına karşı tutum ve tavırlarını buna göre belirlemelidir. Demokrasiyi koruma ve geliştirme mücadelesi sadece parti dışı tehditlere karşı değil, parti içi tehditlere karşı da yürütülmelidir. Demokrasi ancak bu şartla kendinden beklenen faydaları sağlayabilir.

Halk; kendi vekillerini kendisi, yalnızca kendisi belirlemedikçe, demokrasiye lider müdahalesine son verilmedikçe, milletvekillerine görevlerini serbestçe yerine getirecekleri bir statü kazandırılmadıkça Türkiye’de demokrasiden söz edilemez. Çünkü demokrasilerde gerçek egemen, halktır. Bu kural Anayasa’mızda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi ile ifade edilmiştir.

Türkiye’de demokrasiden söz edilebilmesi için: Siyasal partilerde lider egemenliğine son verilmelidir. Kimin milletvekili olacağına lider değil parti üyeleri, demokratik yollarla karar vermelidir. Milletvekilleri liderine değil seçmenine karşı sorumlu olmalı, liderine değil seçmenine hesap vermelidir. Siyasi partiler yasası demokratikleştirilmelidir.

Kaynakça:

[1] Bkz: M. Akif Çukurçayır, Siyasal Katılma ve Yerel Demokrasi, Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya, 2002, s.14 vd.

[2] Türkiye’de demokrasinin sadaka dağıtımı yoluyla yozlaştırılması hakkında şu yazıma bakınız: Cihan Dura, “AKP’nin Sadaka Demokrasisi”, http://www.21yyte.org/tr/yazararsiv.aspx?yazar=53

[3] Bkz: Cihan Dura, “Türkiye’de Demokrasinin Perişan Hali”, http://www.21yyte.org/tr/yazi.aspx?ID=1004&kat=30

[4] Cihan Dura, “Türkiye’de Demokrasi Var mı?”, http://www.21yyte.org/tr/yazi.aspx?ID=906&kat=30.

[5] Tercüman, 4.11.2007

[6] Muhittin Erden, “Genel Başkan Nasıl Seçilir?” http://www.bizkackisiyiz.com/yazi.php?yazi_id=18063 (2.5.2008)





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 16
Dün Tekil 936
Bugün Tekil 104
Toplam Tekil 1642275
IP 54.87.114.118






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































11 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Yabancı kültürlere girmek demek, onun hakimiyetine girmek demektir.
(Mete'nin Oğlu)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.502 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu