ABDURRAHMÂN-I TÂGÎ - Haydar HEPSEV - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









ABDURRAHMÂN-I TÂGÎ - Haydar HEPSEV
Tarih: 08.08.2011 > Kaç kez okundu? 2986

Paylaş


Abdurrahmanı Tagi hazretleri, 1831 (h.1247) senesinde Şirvan'da doğmuş, 1886 (h.1304) senesinde Bitlis vilayetine bağlı Güroymak (Nurşin) ilçesinde vefât etmiştir; kabr-i şerifleri de oradadır





ABDURRAHMÂN-I TÂGÎ







“Tâgî, Tâhî ve Nurşînî” nisbeleriyle bilinen “Üstâd-ı A'zam ve Seyd┠lakaplarıyla meşhûr olan büyük Nakşibendî şeyhi Abdurrahmân-ı Tâgî kaddesallahu sirruhu-l-âlî hazretlerinin babası Molla Mahmûd Efendi, annesi Seyyid Molla Muhammed Efendi’nin kızı Meyâsin Hanım’dır. 1831 (h.1247) senesinde Şirvân'da doğmuş, 1886 (h.1304) senesinde Bitlis vilâyetine bağlı Güroymak (Nurşîn) ilçesinde vefât etmiştir; halen ziyaretgâh olan kabr-i şerifleri de oradadır.







O zamanın bir âdeti olarak göbeği Hz. Yusuf ile Züleyha hakkında yazılan bir aşk kitabı üzerine kesilerek Allah’a âşık bir zat olması arzu edilen Abdurrahmân Tâgî'nin bulunduğu ev, halk arasında “Sûfî evi” olarak şöhret bulmuştur. Çünkü babası Molla Mahmûd Efendi olgun, ilmiyle amel eden, Peygamber efendimizin yüce sünnetine uymakta titizlik gösteren sâlih biridir; önceleri Kaadiriyye yoluna girer, sonra Nakşibendî tarikatına bağlanır. Aslen Hazret-i Hüseyin radiyallahu anh efendimizin soyundan gelen yani seyyide olan annesi Meyâsin Hanım da sâliha bir kadınmış; gıybetten kaçınır, Allah’ın zikriyle ünsiyet edermiş.







Küçük yaşta tavrı ve hareketleri ile dikkat çeken Abdurrahmân Tâgî hakkında anne ve babası; "Cenâb-ı Allah'ın bize lütfettiği bu çocuk başka çocuklara benzemez. Bunun maddî bakımdan ziyade manevî yönden yetişmesine ihtimam göstermeliyiz" derler. Dedesi Molla Muhammed'in de en büyük arzusu onun ilimde ve maneviyatta yetişmesiydi. Hatta dedesi çocuğun omzuna elini koyarak; "Bizim ailemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devam eder. Hâlbuki benim oğullarımdan hiçbirisi bendeki ilmi talep etmedi. İlmime vâris, mirasçı olacak sen varsın." derdi.







Ailesinin de teşvik ve desteğiyle küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Abdurrahmân Tâgî, Kur'ân-ı kerim okumayı öğrenir. Anne terbiyesi ve yaratılışındaki temizlik sebebiyle akranları arasında fark edilir. Oyunla ve boş işlerle meşgul olmuyor, hep faydalı işlerle ve ilim öğrenmekle vakit geçiriyordu. Abdurrahmân Tâgî, çocukluğuyla ilgili olarak şöyle derdi: "Annemin güzel terbiyesi yüzünden ruhlar âlemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah'tan gafil olmazdım. Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm."







Abdurrahmân Tâgî on yaşına basınca, annesi vefat eder. Babası onun terbiyesine ve okutulmasına önem verir. Seyda-yı Tagî, Şafiî fıkıh kitaplarından İmam-ı Râfiî'nin Muharrer adlı eserini okur; Arapça gramer ilmini öğrenip Hadâik-ud-Dekâik kitabına kadar babasının yanında tahsile devam eder. Daha sonra memleketinin meşhur âlimlerinden Molla Abdüssamed'in yanına gider. O vefat edince büyük âlim Molla Diyâüddîn Arvasî'nin yanına giderek ilim öğrenir; ondan, Molla Câmî’ye kadar okur. Molla Diyâüddîn'in sevgisine kavuşup ondan hiç ayrılmaz. Molla Diyâüddîn Arvâsî de muhabbet ve yakınlıkla ona yönelir. Bu arada çevredeki diğer âlimlerden fıkıh, tefsir, hâdis gibi dinî ilimleri tahsil eder ve bu ilimlerde yüksek ilim ve derece sahibi olur; okuduğu hocalardan icazet yani bugünkü deyimle diploma alır. Sonra babasına vakfedilen Ispahart'taki medresede ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başlar.







Medresede ders verdiği sırada, bazen talebelerini akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek orada ders verirmiş. Dersleri esnasında Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren tabiat hâdiselerini anlatır; bazen de ders verdiği kitapta çözümü zor meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilâhî aşka dair bir kaside söylemelerini ister, sonra bu müşküllerin cevabını Allah teâlâdan kendisine bildirmesini dilermiş.







Bütün evliyalar gibi asıl gayesi, Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanmak olan Abdurrahman Tagî hazretleri, sevenlerinden birisine bu hususu şöyle anlatmıştır: "Bana yol gösteren bir mürşid-i kâmil, yol gösterici rehbere bağlı olduğum bir tarikat, yol olmadığı hâlde Cenab-ı Allah beni günahlardan koruyordu. Bir gece kötü bir yere gitmeye niyet ettim. Giderken çamurlu bir yerde ayağım kaydı ve yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkamaya başladım. Temizliğimi sabah olduğunda bitirebildim.”







Şeyh Abdurrahman Tâgî hazretlerinin resmi







Abdurrahmân Tâgî dünya mal ve rütbelerine gönül vermez; bu yüzden kendisine bulunduğu nahiyenin müdürlüğü, kadılığı ve müderrisliği verildiği hâlde bunlara iltifat etmemiştir. Çünkü o kendisini tasavvufta yükseltecek bir manevî rehber arıyordu. Hacı Emin Şirvânî'ye başvurarak Rufâiyye tarikatına girer. Arkasından günlük zikir ve nafile ibadetlere yönelir. Fakat bir müddet sonra Hacı Emin Şirvânî, Şeyh Abdurrahmân Talebânî tarafından reddedilince gidip Şeyh Hamza Telvî'ye talebe olur. Bir müddet sonra Kaadiriyye şeyhi Abdülbârî Çarçâhî'ye talebe olur. Şeyhi ona, oruç tutmak, az yemek, az uyumak ve sık sık mezarlıkları ziyaret etmek gibi vazifeler verir. Bazı geceler bir iki saat kabristanda kaldığı zamanlar olur. Bu arada insanlardan, dünya zevklerinden uzaklaşıp soğur. Hocası ona bir gün ve bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere "Lâ ilâhe illallah" demesini emreder ve "Kalbini ateşten bir taş ve “Lâ ilâhe illallah” kelimesini de ateşli bir demir parçası say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe içinde döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi kalbinden kıvılcımlar çıksın" der. Bu tavsiyelere uyan Abdurrahmân Tâgî manevî bazı hallere kavuşur.







Bu sırada büyük evliya Seyyid Şeyh Sıbgatullah Arvâsî kaddesallahu sirruhu-l-âlî hazretleri Külat'da oturuyor, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalışıyordu. Onun talebelerinden Süleyman Erbûsî arasıra Külat köyüne gidip geliyordu. Bir defasında Külat köyünden döndüğü bir zamanda Abdurrahmân Tâgî, alaylı bir şekilde; "Külat'taki sûfîler nasıldırlar? Ne yapıyorlar?" diye sorar. Süleyman Erbûsî, Abdurrahmân Tâgî'ye; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin" diye cevap verir; Süleyman Erbûsî'nin bu sözü Abdurrahmân Tâgî'ye çok tesir eder. O sırada şeyhi tarafından halife olarak vazifelendirilen ve birkaç müridi de olan Abdurrahmân Tâgî talebelerinden birine "Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi. Külat'a gidiyorum." der. Müritlerinin ısrarları onu kararından döndürmez, o gece boyunca içindeki arzu ve iştiyakla uyuyamaz. Seher vakti gelir gelmez Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin sofisi Süleyman Erbûsî'nin evine gider; onu uyandırarak; "Benimle birlikte Külat'a gelir misin?" deyince Süleyman Erbûsî "Gelirim" cevabını verir ve ikisi birlikte seher vakti yola koyulurlar. Süleyman Erbûsî'nin "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin" diye bahs ettiği yere gelirler. Abdurrahmân Tâgî, o dereyi geçerken kalbinde acayip bir hâl hisseder. Nihayet Külat'a ulaşırlar. Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri onu talebeliğe kabul ederek himaye ve tasarrufu altına alıp kısa bir müddet içinde yetiştirir.







Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir gün sabah vakti hocasının huzuruna giderek "Efendim! Ben her şeyde Lafza-i Celâl'in (Allah teâlânın isminin) zikrini duyuyorum. Hatta önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum" diyerek hâlini anlatır. Talebesinin, olgunluğa erdiğini gören Seyyid Sıbgatullah Arvâsî ona Ispahart nahiyesinde kadılık yapmasını emreder. Hocasının emri üzerine daha önce reddetmiş olduğu kadılığı iki yıl müddetle yürütür. Bu vazifesi esnasında insanlara, güzel ahlâkı ve hoş görüsüyle hizmet eder. Zaman zaman hocasının yanına gidip gelerek sohbetiyle şereflenir ve hasretini gidermeye çalışır.







İki sene sonra kadılık vazifesinden ayrılarak dünyadan tamamıyla uzaklaşıp Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerine döner. Çoğu geceler uyumaz, hocasının odasının penceresine bakan bir taşın üzerinde oturur, yaz-kış, kar-yağmur demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklermiş. Dokuz sene müddetle şeyhinin sohbetinde ve hizmetinde bulunduktan sonra evliyalıktaki en olgun ve en yüksek dereceye ulaşır. Sıbgatullah Arvâsî hazretleri ona icazet vererek irşadla, yani İslâmiyet’in emir ve yasaklarını anlatmakla vazifelendirir.







İnsan yetiştirmeye başlamadan önce bütün arazisini satarak Allah tealanın rızası için harcar ve tevekkül yolunu tutar. Bu hususta "İnsanlardan dünyayı terk etmelerini isterken nefsimin dünya malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim. Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin himmetiyle Allah'a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm" demiştir. İrşad için vazifelendirildikten sonra müridi Fethullah-ı Verkânîsî'nin dedesi Şeyh Muhammed'in Verkânîs köyündeki türbesini ziyaret eder. Bu ziyaret esnasında kendine; "Seyda" adıyla anılması işaret edilir ve Seyda ismi yayılır. Gittiği yerlerde insanlara İslâm dinînin emir ve yasaklarını anlatmak suretiyle, onların dünya ve âhiret saadetine kavuşmaları için çalışır.







Bir ara hac ibadetini ifa etmek için Mekke-i mükerremeye gider; bu vazifesini yaptıktan sonra sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin kabr-i şerifini ziyaret etmekle şereflenir. Orada İmam-ı Rabbanî hazretlerinin torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar Efendiyle buluşup sohbette bulunur. Hacdan dönünce, hocasının emriyle, Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nahiyesinde yerleşerek irşad vazifesine devam eder. Hocasının vefatından sonra insanlara Allahü teâlânın dinînin emir ve yasaklarını anlatmaya devam eder. Gönül alıcı sohbetleriyle insanların dünya ve âhiret saadetine kavuşmaları için çırpınır.







Abdurrahmân Tâgî hazretleri, birçok halife (mürşid) yetiştirmiştir. Halifelerinin en meşhurları şunlardır: Fethullah Verkânîsî (ondan da Muhammed Diyauddin, ondan Ahmed-i Haznevî, ondan Gavs-ul-A’zam Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî, ondan Sultan Seyyid Muhammed Raşid, ondan Seyyid Abdülbaki el-Hüseynî el- Üveysî el-Bilvânisî silsileyi devam ettirmiştir); Muhammed Sâmî Erzincânî (Pir-i Sami diye de bilinen bu zattan sonra Muhammed Beşir Saniyi-l-Erzincanî, Dede Paşa Bayburdî, ondan Abdurrahim Reyhan Erzincanî silsileyi devam ettirmiştir); Abdurrahmân Nurşînî, Molla Reşid Nurşînî, Allâme Molla Halil Siirdî'nin torunu Abdülkahhâr, Abdülkâdir Hizânî, Seyyid İbrâhim Es'irdî, Abdülhakîm Fersâfî, İbrâhim Ninkî, Tâhir Âbirî, Abdülhâdî, Abdullah Hurûsî, İbrâhim Çuhrûşî (Çukrûşî), Halil Çuhrûşî, Ahmed Taşkesânî, Abdullah Subaşı, Halife Mustafa Bitlisî, Hacı Süleymân Bitlisî, Hacı Yûsuf Bitlisî, Hacı Yûsuf Köşkî (kaddesallahum-ul-esrâzrahu-l-azîz).







Abdurrahmân Tâgî'nin sözlerini halifelerinden İbrahim Çukrûşî toplayarak İşârât ismini vermiştir. Bu kitap çok kıymetlidir; İşaretler başlığıyla yayınlanmıştır (haz. Mehmed Ildırar, Dr. Ali Okur, Umran yay., İstanbul 1989). Mektupları da Şeyh Abdurrahman Taği (k.s.)’nin Mektupları, başlığıyla tercüme edilmiştir (terc. Ahmed Yıldırım-Enbiya Yıldırım, Umran yay., İstanbul 1995).







Abdurrahmân Tâgî hazretleri vefat etmeden önceki son gecenin seher vaktinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkça kendisine görünerek bal yemeyi ve şerbet içmeyi emrettiğini söyler. Bu sözlerinden sonra kendisine "Aklınızdan yolculuk geçiyor mu?" diye sorulunca; "Evet geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamber efendimiz açık bir şekilde bana görünmezdi" buyurur. O günün ikindi vakti sıralarında yanına gelen zevcesi Seyyide Kadriye Hanımın eteğinden tutarak şu beyti okur: “Kâbe hareminin harîmine vâsıl olamazsın / Eğer evlâd-ı Alî'nin eteğine yapışmazsan” Bu beyti şefaat dilemek için okumuştur. Ağır hastalığına rağmen ailesine ve yakınlarına: "Allahü teâlâyı ve O'nun Resulünü sevmeyi, İslâmiyet’in emirlerine sıkıca bağlanmayı, yasaklarından şiddetle kaçınmayı ve şeyh Fethullah Verkânîsî'ye itaat etmeyi ve ona tâbi olmayı ihmal etmeyin" buyurarak yerine Şeyh Fethullah Verkânîsî'yi halife bıraktığını bildirir.







Son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muamele edip onlara rahmet nazarıyla bakar. Evlatlarına ise fazla iltifat göstermez; oğlu Molla Muhammed Diyâüddîn'e şöyle buyurur: "Oğlum, Şeyh Fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni başkalarından ayırmam, ama o seni diğerlerinden üstün tutar."







Bir ara kendisinden geçer, kendine geldikten sonra "İki meleğin ruhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara "Sizin ruhumu almanıza razı değilim. Ben çok sayıda âlime hizmet ettiğim için ruhumu âlimlere mahsus meleklerin almasını istiyorum, dedim. Bir müddet sonra benim ruhumu almaya gelen meleklere Allahü teâlânın, onun ruhunu benim dostlarımın ruhunu alan alsın, buyurduğunu duydum. Bu emri duyunca, o çabuk gelsin, dedim" buyurur.







Daha sonra talebelerinden Molla Abdülkahhâr'a dönerek "Güzel sesinle üzerime Kur'ân-ı kerim oku" buyurur. Talebeleri başından ayrılmayıp Kur'ân-ı kerim okurlar. Gece yarısına doğru çok sevdiği bir aile ferdini çağırır. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vefat etmek üzere iken hazret-i Âişe'ye çok yakınlık gösterdiğini, hatta başını onun göğsü ve çenesi arasına dayanarak öyle vefat ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek ister. Vücudunu ailesinin koluna dayar, elini eline koyar, bir süre sonra da elini çekerek sağ göğsünün altına gelecek şekilde tutar. 1886 (h.1304) senesi Aralık ayının yirmisine rastlayan Perşembe günü kuşluk vaktine doğru saat dokuz civarında vefat eder. Talebeleri ve sevenlerinden meydana gelen kalabalık bir cemaat tarafından cenaze namazı kılındıktan sonra Nurşîn'de defnedilir (kaddesallahu sirruhu-l-aziz).











Bitlis-Norşin'de Şeyh Abdurrahman et-Tâgî Dergâhı;

Foto: Müfid Yüksel, 26-02-2011.

(Fotoğrafın büyük hali için bkz.

http://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=181196521938446&id=546343818¬if_t=like#!/photo.php?fbid=201923636501515&set=a.101512829875930.3608.100000516415529&type=1&theater ) **







Nurslu Öğrencilere İyi Bakın !







Abdurrahman Taği’nin ismi, Bediüzzaman’ın ders aldığı hocaları arasında da zikredilmektedir; “Molla Said Şark'ın büyük ulema ve meşâyihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî, Şeyh Fehim ve Şeyh Mehmed Küfrevî gibi zevat-ı âliyenin her birisinden ilim ve irfan hususunda ayrı ayrı derslere nail olduğundan, onları fevkalâde severdi. (Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatına Kısa Bir Bakış, s. 65)”







Tağ köyü, Nurs köyüne yaya olarak iki saat kadar mesafededir. Tağ Medresesi’nde ders veren Abdurrahman-ı Tağî’den ders almak için gelen Nurs’lu öğrenciler de bulunmaktaydı. Hocanın, öğrencilerine sık sık şu öğüdü verdiği nakledilmektedir. “Bu Nurslu öğrencilere iyi bakın. Bunlardan biri İslâm dinine büyük hizmetler yapacak. Fakat hangisi olduğunu şimdilik bilemiyorum.” (Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, c. I. s. 26). Aralarında, henüz dokuz on yaşlarında olan Bediüzzaman’ın da bulunduğu Nurslu talebelere özel ilgi gösteren Tagî hazretlerinin, geceleri yatarken bu talebelerin üzerlerini örttüğü rivayet edilmiştir. Bediüzzaman'ın Emirdağ Lahikası’ndaki şu mektubu da Abdurrahman-ı Tağî'den anlatılanları teyit etmektedir:







“...nahiyemiz olan Hizan kazasına tâbi Isparta’da (Ispahart’ta), birden bire, meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlarla iftihar eder bir şekil aldığı zaman, içlerinde münazara-i ilmiye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir daire-i ilim ve tarikat içinde öyle bir vaziyet hissediyordum ki, güya rû-yi zemini fethedecek bu hocalardır.







Eski meşhur ulema ve evliyalar ve allâmeler ve kutublar—onların medar-ı bahsi oldukça ben de dokuz on yaşındayken dinliyordum, kalbime geliyordu ki, bu talebeler, âlimler, ilimde, dinde büyük bir fütuhat yapmışlar gibi vaziyet alıyorlardı. Bir talebenin bir parça ziyade zekâveti olsaydı, büyük bir ehemmiyet verilirdi. Münazarada, bir meselede birisi galebe çalsa büyük bir iftihar alırdı. Ben de hayret ediyordum, o hissiyat bende de vardı. Hattâ tarikat şeyhleri ve dairelerinde medar-ı hayret bir müsabaka, hem nahiye, hem kaza, hem vilayetimizde vardı. O hâletleri başka memleketlerde o derece göremedim.







Şimdi bir ihtar ile kat’î kanaatim geldi: O talebe arkadaşlarım, o üstadlar hükmünde hocalarım, o mürşidlerim, evliya ve şeyhlerim, bir hiss kablelvuku ile ruhu hissedip akıl bilmeyerek—ki en lüzumlu bir zamanda—o talebeler içinde ve o hocaların şakirtleri içinde ve o mürşidlerin müridleri içinde parlak bir nur çıkacak, ehl-i imanın imdadına gelecek diye, o istikbaldeki nimet-i İlâhiyeye gayet ağır ve acip şerait içinde ve hadsiz muarızların karşısında ve bin seneden beri kuvvet bulan dalâletin mukabilinde ve gayet vehham ve garazkâr düşmanlarımızın desiselerinin ihâtasında ve iki dehşetli mahkemenin uzun tetkikatında Risale-i Nur’un bu fevkalâde galebesi ve hârikulâde perde altında tenviratı ve düşmanlarını mecbur edip serbestiyetini kazanması gösteriyor ki, o mevkiine lâyıktır ki, kablelvuku İmam-ı Ali Radıyallahu Anh ve Gavs-ı Âzam (kuddise sırruhu) ondan haber verdikleri gibi, bunlar, köy ve nahiye ve vilâyetim, benimle beraber şuursuz olarak geleceğini hissedip mesrur olmuşlar. Sizi eski talebelerim ve eski arkadaşlarım ve kardeşim ve biraderzâdem Abdülmecid ve Abdurrahman’lar bildiğimden, bu mahrem sırrı size açtım. (Emirdağ Lahikası–1, 28. mektup, s.81–82)”







Abdurrahman-ı Tağî'nin oğlu Hazret namıyla anılan Şeyh Muhammed Diyaeddin hazretleri de Bediüzzaman'ın büyük kardeşi Molla Abdullah Nursî'nin hocası ve şeyhiydi (kaddesallahu esrarahum).



__________________











ZAMANIMIZIN MÜRİDLERİ







Abdurrahman-i Tâği (k.s.) dedi:







"Günümüzde tarikatların durumu bellidir. Ayrıca zamanımızın insanları da bellidir. Bakınız, bizim zamanımız ve bu beldelerin insanları çok cahildir. Dinin emir ve hükümlerini hiçe sayıyorlar. Büyük günahları işleyip, küçük günahları ise hiçe sayıyorlar. Bu devirde, dünyanın muhabbet ve sevgisini bir yana bırakıp Cenab-Hakk'a yönelenler, hiç bir hal sahibi olmasalar bile velidir.







Cenab-ı Hakk'ın bu zamanın insanlarına olan rahmeti geçmiş zamanın insanlarına olan rahmetinden daha fazladır. Bu devrin insanları daha fazla günah işlemelerine rağmen iş böyledir. Hal böyle olunca zamanımızın insanları tevbe edip, mürid olduktan sonra az bir amel ile kısa zamanda çok terakki edip makaamât alıyorlar. Elde ettikleri bu makamlar eskiden uzun riyazet ve çalışmalarla elde edilemezdi.







Günümüzde tevbe ettikten sonra bir gün sonra dahi hal sahibi olabilir. Nitekim olanlar da vardır. Şah-ı Nakşibend (k.s.) şöyle buyuruyor: "Bu tarikatın esasları çok sağlamdır. Büyük günah işleyenler, hatta büyük cürüm ve irtikâp edenler dahi bu yola dâhil olabilirler." …







Eskiden, insanlar Allah'ın emir ve hükümlerine bağlı ve salih amel işledikleri halde mürşid ararlardı! Çünkü mürşid olmadan işin zorluğunu, ayrıca mürşid-i kâmil kapısının kazanç kapısı olduğuna inanırlardı. Zamanımızın insanları çok değişiktir. Çok garip bir haldedirler. Günah bataklığına batmış olarak şeyhlerin kapısına geliyorlar. Zamanımızdakilerin seyri bir nevi kaçıştır. Eskilerinki ise böyle değildi. Onun içindir ki, bu devirden eski devirlere nazaran riyazetler azalmıştır.







Mevlâna Halid (k.s.) ilim ve amel sahibi idi. Ayrıca müşâhade ehli olup Kaadiri halifesi idi. Bu nimetlerle bezenmiş birisi olarak Şah-ı Dehlevî’ye intisap etti. Zamanımızın müridleri ise büyük günahları işlemiş olarak tarikata intisap ediyorlar. Zamanımızdakiler varlıktan dolayı değil de tam tersi (ilim-amel) yokluğundan dolayı mürşidlere gidiyorlar.”







(Abdurrahman-ı Tâğî, İŞARETLER, haz. Mehmed Ildırar, Dr. Ali Okur, Umran yay., İstanbul 1989, s.154-156)







* Bu metnin hazırlanmasında, “İşaretler” ve “Şeyh Abdurrahman Taği (k.s.)’nin Mektupları” adlı eserlerden ve Evliyalar Ansiklopedisi’nden (c. 1, s.236–245) faydalanılmıştır. Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde (DİA) ise bu büyük zatın bulunmadığını görünce üzüldük, şeyhi Sıbgatullah Arvasî’yi de, halifesi Fethullah Verkanisî’yi ve oğlu Muhammed Diyauddin’i de göremedik.







Ülkemizdeki Nakşibendîlerin birçoğunun müntesip olduğu bir ana kolun büyüklerinden ve medrese geleneğinin de önemli temsilcilerinden oldukları, halkın da hâlâ teveccüh gösterip akın akın türbelerini ziyaret ettiği zevattan bulundukları halde; DİA’da bu zatlara madde tahsis edilmemesi, bu ansiklopediye yakışan bir şey değildir. Birine yer verilmemesi, gözden kaçmayla yorumlanabilir, ama dördü birden bulunmuyorsa buradaki gaflete ne diyeceğiz? Umarız DİA’nın ikinci baskısında bu büyük eksiklikler giderilir.







** Müfid Yüksel Bey tarafından çekilen diğer fotoğraflar için bkz:







Bitlis-Norşin'de Şeyh Abdurrahman et-Tâgî'nin Evi; Foto:Müfid Yüksel, 26-02-2011: http://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=181196521938446&id=546343818¬if_t=like#!/photo.php?fbid=201929146500964&set=a.101512829875930.3608.100000516415529&type=1&theater







Bitlis-Norşin'de Merkad denilen Şeyh Abdurrahman et-Tâgî'nin Türbesi ve mezarlığı:



http://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=181196521938446&id=546343818¬if_t=like#!/photo.php?fbid=202184526475426&set=a.101512829875930.3608.100000516415529&type=1&theater











/// M. Sırrizade tarafından hazırlayan bu yazı, Yüce Devlet Dergisi’nin 1 Nisan 2010 tarihli 5. sayısında yayınlanmıştır.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 14
Dün Tekil 790
Bugün Tekil 555
Toplam Tekil 1640097
IP 50.16.107.222






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































8 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Benim Hayatta yegane fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir.
(Mustafa Kemal ATATÜRK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.502 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu