Arap Baharı’na Farklı Bakış - Doç. Dr. Abbas KARAAĞAÇLI - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Arap Baharı’na Farklı Bakış - Doç. Dr. Abbas KARAAĞAÇLI
Tarih: > Kaç kez okundu? 6817

Paylaş


Son aylarda bütün yakın coğrafyamızı saran ve genellikle medyada Arap Baharı diye adlandırılan kimi ülkelerde yönetim değişikliklerine varan, bazılarında ülkeyi iç savaş eşiğine getiren bazılarında da yabancı askeri işgale neden olan olaylara yönelik çeşitli yorumlar ve farklı yaklaşımlarla değerlendirilmeler yapılmaktadır.







Genellikle bazı çevreler bütün siyasal olayları ve gelişmeleri dış etkenli yaklaşım tarzı ile benimsemişlerdir. Ülkemizdeki kimi uzmanlar tarafından bu son olaylar hakkında yorumlar yapılmış ve Tunus’tan başlayarak bütün Arap dünyasını kasıp kavuran değişim rüzgârlarını ABD’nin kapalı kapılar ardındaki toplantılarda stratejistler tarafından kurgulandığı tezini ortaya atmışlardır.





Bu yaklaşım sahipleri işin kolayına kaçarak halkın demokrasi, değişim, anti-emperyalizm, anti-diktatörlük, demokratik hak ve hukuk talepleri ve yönetime katılım konusundaki haklı isteklerini görmezden gelerek bu büyük coğrafyadaki devrim niteliği taşıyabilecek kadar olan bu önemli gelişmeleri “Büyük Orta Doğu Projesi” ekseninde değerlendirme kolaylığına kaçtıkları kanaatindeyim.





Öncelikle aynı coğrafi alanda ve aynı zaman diliminde gerçekleşen bu hareketler özünde değişim ve demokrasi talepleri olsa da birbirlerinden bağımsız ve hatta kimi zaman farklı karakterler ve özellikler taşımaktadır. İlk önce Tunus’da (1) Zeynel Abidin bin Ali’nin devrilmesi ile Ortadoğu satranç tahtasında ABD ve dolayısıyla İsrail ve Suudi Arabistan bir uydusunu kaybetti. Bildiğimiz gibi bin Ali yönetimi, batı ve özellikle ABD, Avrupa ve İsrail ile sıkı münasebetleri bulunan batı yanlısı bir yönetimdi. Önümüzdeki dönemde gerçekleşecek olan seçimlerde kim iktidara gelirse gelsin Tunus artık eski Tunus olmayacaktır. Tunus halkı bundan sonra batı karşısında bağımsız irade gösteremeyen İsrail yanlısı bir iktidara geçit vermeyecektir. Arap halklarının genel düşünce ve yaklaşım tarzını göz önünde bulundurduğumuz takdirde Filistin, Lübnan vb. sorunların çözümü uzak olduğundan Tunus halkının İsrail ile mesafeli ve İslami duyarlılığı olan bir yönetimi iş başına getireceği söylenebilir.





Mısır’a (2) baktığımızda ise kanımca ABD ve İsrail’in Camp David (3) Anlaşması bağlamında oluşmasına ön ayak olan ve destek veren batı kuklası Hüsnü Mübarek yönetiminin çöküşü ile en önemli istikrar kalelerini kaybetmiştir. Bildiğimiz gibi Camp David Anlaşması’nı imzalayarak Mısır’ın İsrail karşısındaki onurlu duruşunu bertaraf eden Enver Sedat bu dönüşün ve imzanın bedelini canı ile ödemiştir. ABD desteğini de alarak otuz yıllık baskıcı yönetimi ile Mısır gibi iddialı ve mazisinde Arap dünyasının liderliğini üstlenmiş Cemal Abdul Nasır gibi liderler yetiştirmiş, Süveyş kanalını İngiltere ve Fransa’ya rağmen kamulaştıran bir devleti İsrail devleti karşısında küçük düşüren Mübarek yönetimi başta ABD’nin, İsrail’in, batılı devletlerin ve Suudi Arabistan gibi Arap devletlerinin desteğine rağmen ayakta kalamamıştır. Mısır halkı, büyük cesaret ve fedakârlıkla bu otuz yıllık dönemi Mübarek yönetimini devirerek ABD’nin bölgedeki en önemli kalelerinden birini düşürmüştür. Kuşkusuz ABD elindeki önemli ekonomik askeri, iletişim, istihbarat ve casusluk imkânları ile Mısır halkının devrimini yönlendirmeye gayret edecektir. Kısa dönemde muhtemelen geçiş sürecinde bu müdahaleler yoğun olarak sürecektir. Ama sonuçta ABD ve İsrail Ortadoğu bölgesindeki en büyük müttefiklerden biri sayılan Mübarek’i kaybetmekle büyük şok yaşamıştır.







Açıkçası Mısır halkının bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi taleplerinin tam olarak karşılanması uzun ve yorucu dönemeçlerden geçecek bir süreçtir. Hatta elde edilen ilk kazanımlara yönelik saldırılar daha şimdiden çeşitli terör saldırıları ile kendini göstermektedir. Nitekim geçen haftalarda Mısır’da kimi Müslüman gruplar ile Hıristiyanlar arasındaki kanlı çatışmalar bunun tipik örneğidir. Bildiğimiz gibi, Mısır’da yaşayan Kıpti Hıristiyanlar ülkenin seksen milyonluk nüfusunun % 12-15 civarında oluşturmaktadır. Mısır’da Mübarek’in devrilmesine neden olan halk ayaklaması sürecinde bu iki halk yan yana omuz omuza kardeşçe dayanışma içinde Mübarek’in saldırılarına karşı koymuş ve başarılı olmuşlardı. Esasen Mısır’ı yakından takip edenler bu ülkede Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında tarihten gelen yakın dostluk kardeşlik ve sıcak münasebetlerini bilmektedir. Öyle ki Mısırlı Hıristiyanlar, Müslümanların kutsal ayı ramazanda birkaç gün oruç tutarak Müslümanlara olan yakınlıklarını gösterirler. Peki, ne oldu da Mübarek devrildikten sonra bu iki halk arasına kin ve nefret tohumu ekilmeye başlandı? Burada şüpheler İsrail ve Suudi Arabistan kaynaklı Selefileri işaret etmektedir.





Bildiğimiz gibi Mısır’da Mübarek’in devrilmesine ülkedeki bütün siyasi akımlar yani reformistler, solcular, sosyalistler ve diğer bütün siyasi partiler iştirak etmiştir. Sadece Suudi Arabistan’ın destek ve sermayesi ile son yıllarda Mısır’da kendine yer bulan Selefiler bu isyana katılmamış hatta bu halk hareketini provoke etmeye gayret göstermişlerdir. Mübarek’in devrilmesinden sonra da İsrail istihbarat örgütleri ile işbirliği yaparak Hıristiyanların ve Müslümanların kutsal mabetlerine saldırılar düzenleyerek bin yıllardır barış içinde yaşayan toplumun iki temel unsurunu birbirlerine düşürme siyaseti gütmektedirler. Burada hedef kargaşa, kaos ve terör ortamı oluşturarak ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemek, mümkün olursa eski düzeni tekrar geri getirmektir. Açıkçası Mısır’da Mübarek’in devrilmesi ile Ortadoğu’daki taşlar yerinden oynamış ve sonuçta taşlar yerine oturma sürecine girmiştir. Mısır, otuz yıldan beri Mübarek ve Enver Sedat’ın izlediği ABD ve İsrail’e bağımlı dış politika sayesinde izole edilmekten kurtulmaya gayret ederek tekrar Arap ligi başkanlığına oynamaya hazırlanmaktadır.





Mısır’ın geçiş dönemi Dışişleri bakanı Nebil Arabî, Washington Post gazetesine verdiği bir demecinde Mısır’ın geriye değil ileriye baktığını söylemiştir. Açıkçası Mübarek’in devrilmesinden sonraki kısa dönemde Mısır yönetimi dış politikada gösterdiği farklı uygulamalarla değişimin işaretini vermiştir. Otuz yıldan beri İran’ın bütün taleplerine rağmen, Mübarek yönetimi bu ülkenin savaş gemilerinin Süveyş kanalından Akdeniz’e geçişine izin vermemekteydi. Oysaki yeni yönetim daha ilk icraatlarından birinde bu geçiş iznini İran savaş gemilerine vererek, ABD ve İsrail’in şimşeklerini üzerine çekmiştir. Ardından İran ile otuz yıldır kesik bulunan diplomatik ilişkiye yeşil ışık yakmış, Kahire’de bulunan devrik İran şahı Rıza Pehlevi’nin mezarı başındaki kraliyet sembolü taşıyan bayrağı iyi niyet işareti olarak kaldırtmıştır. Mısır, daha birkaç ay öncesine kadar İsrail işgali altındaki Gazze’ye uygulanan ambargoya tam destek sağlamakta hatta İsrail’in talebi üzerine bir buçuk milyon Gazzeli’ye ilaç ve yiyecek ulaşımı için kullanılan tek sınır kapısı olan Refah sınır kapısını kapalı tutmaktaydı. Ancak geçen haftalarda çatışma halinde bulunan Filistinli grupları El Fetih ve Hamas’ı başkent Kahire’de bir araya getirerek beş yıldan beri bu iki teşkilat arasında var olan savaş halini sona erdirmiş ve Filistin ulusal birlik hükümetinin tesisine önayak olmuştur.





Bilindiği gibi ABD, İsrail ve diğer batılı devletler Gazze’de seçim ile iş başına gelen Hamas ve bu teşkilatın kurduğu hükümeti terörist olarak nitelemektedir. Mısır, Hamas ve El-Fetih’e ev sahipliği yaparak artık bu ülkelerin direktifleri doğrultusunda dış politika izlemeyeceğini göstermiş, tarihi konumuna geri dönmek için önemli adım sayılacak bu adımı atmıştır. Daha şimdiden Mısır halkı sokaklarda çeşitli miting ve eylemler ile Mısır’dan İsrail’e doğalgaz sağlayan hattın kapatılması, Camp David Anlaşması’nın iptali ve hatta İsrail Devleti’nin Kahire’deki büyükelçiliğinin kapatılmasını talep etmektedir. Doğal olarak bu İsrail’i tedirgin etmektedir. Önümüzdeki dönemde geçiş hükümeti yerini seçilmiş sivil bir yönetime bıraktığında seçilmiş yönetimin halkın talep ve isteklerini göz önünde bulundurarak bu doğrultuda yeni adımlar atacağından kuşku duymamaktayım. Başta Hüsnü Mübarek ve devrik yönetiminin diğer önde gelenleri adil mahkemelerde yargılandığında ülke kamuoyu ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın Mısır üzerindeki hedeflerini öğrendikçe Mısırlı olmanın sorumluluğunun bilincinde hareket edecektir. Mısır’ın ardından değişim rüzgârı etkisini Fas (4), Ürdün (5), Libya (6), Yemen (7), Bahreyn (8), Umman (9) ve diğer ülkelerde göstermeye başlamıştır.





Olaylar sırasında en çok hasar gören ve hala belirsizliğin sürdüğü ülke kuşkusuz Libya’dır. Libya’nın bugünkü yönetimi, ordunun genç subaylarından Muammer Abu Minyar El-Kaddafi ve bir grup subayın Kral İdris’i devirip 1969 yılında askeri bir darbe yaparak Libya Arap Cumhuriyeti’ni kurup İslam ve sosyalizm karışımı bir idare kurmasıyla ortaya çıkmıştır. Libya, uzun yıllar Batı karşıtı bir siyaset güderek bağımsız bir devlet görünümü sergilemiştir. Nitekim Mısır’la İsrail arasında imzalanan Camp David Anlaşması’nın imzalanmasından sonra Araplara tahmil edilen zillet ve aşağılama politikasına karşın Cezayir (10), Suriye (11), Demokratik Yemen Cumhuriyeti ve benzeri devletlerden ret cephesi oluşunca Libya bu anti-emperyalist ve anti-Siyonist cephede yerini almıştır. 1990 yılından itibaren Libya gizli istihbarat servisinden bir subayın da iştirak ettiği öne sürülen Lockerbie Faciası’nın (12) ardından Batı ve özellikle ABD’nin tepkisine maruz kaldı. Nükleer faaliyetleri ve terörizme destek sağladığı iddiasıyla ABD’nin hava saldırısına maruz kalıp Kaddafi ailesinin yaşadığı çadır, ABD uçakları tarafından vurulunca bu ülke yeni bir dönemece girdi. Kaddafi uzun bir sessizlikten sonra 2005 yılından itibaren Avrupa devletleri özellikle Fransa ve İtalya’nın ara buluculuğu ile giderek Batıyla ilişkilerini normalleştirdi. Demokrasi talepleri Libya sınırlarına dayandığında kimse 40 yıldır ülkenin tek hükümdarı konumunda bulunan Kaddafi yönetiminin bu denli kırılgan olacağı ihtimalini düşünemezdi. Halk hareketi kısa sürede büyük bir halk ayaklanmasına dönüşüp merkezi Bingazi olmak üzere büyük bir toplumsal isyana dönüştü. Kaddafi yönetimi başından itibaren demokratik talep ve isteklere olumlu yaklaşacağına şiddet ve askeri güç kullanarak isyanı bastırmayı hedefine koyarken ülke fiilen Bingazi merkezli isyancılar ve Trablus merkezli Kaddafi yandaşlarının denetiminde bulunan iki bölgeye ayrıldı. Diğer kentler muhalefet ve yönetim güçleri arasında çatışma sahasına dönüşürken sivil halk büyük zarar görmeye başladı.





Batılı devletler başta Fransa-İngiltere-ABD, Birleşmiş Milletler’in belirsiz kararına dayanarak Libya’ya müdahale etti. Özellikle Fransa ve İngiltere ekonomik sanayi alt yapıyı tahrip etme saldırısına dönüşen bu harekâta öncülük etti. NATO uçaklarının saldırıları sivil kayıplara neden oldu. Kara savaşını ve muhtemel zayiat göze alınamadığından Kaddafi yönetiminin kolayca devrileceği öngörülmemekte, buna karşılık her gün bu ülkenin ekonomik sanayi alt yapısı yıkılmakta, kentler tahrip edilmektedir.







Ülke halkı Kaddafi güçleriyle, NATO güçleri arasında sıkışmıştır. Olay insani büyük bir krize dönüşmüştür. Ülkenin alt yapısı tahrip edilince sağlık sistemi çökmekte, temiz suya ve temel gıdalara ulaşmak imkansız hale geldiğinden ülkede büyük bir insani dram ve kaos yaşanmaktadır. Batı, Bingazi merkezli geçici yönetimi ülkenin yasal yönetimi olarak kabullendiğini, geçici yönetimin Batılı başkentlerinde irtibat büroları açmasına izin verdiklerine şahit olmaktayız. Hemen hemen bütün Batılı devletler başkent Trablus’daki diplomatik misyonlarını geri çekmiştir. Geçici yönetimin lideri konumundaki Mustafa Abdülcelil birkaç gün önce ülkemizi de ziyaret ederek başta Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ü ziyaret etmiştir. Ülkemiz de Mustafa Abdülcelil yönetimindeki geçiş dönemi konseyini Libya’nın yasal temsilcisi olarak gördüğünü açıklamıştır. Önümüzdeki dönemde Libya’da daha da fazla kan akacağından iç savaşa doğru hızla ilerleyen ülkede büyük can ve mal kaybı yaşanacağından kuşku duyulmaktadır. Libya’da gerçek bir kaos ve iç savaş yaşamaktadır.





Yemen, Aden Körfezi ve Kızıldeniz kıyısındaki Arap ülkeleri arasında ekonomik olarak en fakir ve yoksul ülke konumundadır. Yemen 1918’e kadar Osmanlı yönetiminde bulunmaktaydı. Lozan Antlaşması ile birlikte Kuzey Yemen bağımsızlığını kazanmış, Güney Yemen ise İngiliz işgaline girmiştir. Kuzey Yemen’de 1924 yılında İmam Yahya kendini Yemen Kralı olarak ilan etmiştir. 1948 yılında bir suikasta kurban gidince yerine oğlu Ahmet geçmiş, 1962 yılında oğlu Seyfül İslam lehine yönetimi bırakmıştır. 27 Eylül 1962’de gerçekleşen askeri bir darbe ile iktidarı Abdül Sellal ele geçirmiştir. Nihayet uzun, çalkantılı bir siyasi dönemden sonra halen iktidarı bırakmayarak yüzlerce Yemenlinin ölümüne sebep olan Ali Abdullah Salih 6 Şubat 1978 yılında iktidara gelmiştir. Güney bölgesi ise 30 Kasım 1967’ye kadar İngiliz işgalinde kalmış bu tarihte bağımsızlığını ilan etmiştir. 30 Kasım 1970 yılında adını Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti olarak değiştirmiş ve Salim Rubai Ali devlet başkanı olarak seçilmiştir. 1978 yılında iktidara Ali Nasır Muhammed getirilmiş daha sonra Sosyalist Parti genel sekreteri Abdül Fettah İsmail devlet başkanı olmuştur. 1986 yılında Komünist Partisi üyeleri arasında çıkan silahlı bir çatışma sonucunda Ali Nasır Muhammed taraftarları yenilgiye uğramış Ali Salim El-Beydi iktidara gelmiştir. Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti Arap coğrafyasının sosyalist yönetimiyle yönetilen ilk ve tek örneği olarak hayatını 1990 yılına kadar bütün zorluklara rağmen sürdürebilmiştir. Nihayet dünya konjonktüründe meydana gelen gelişmeler sonucunda 22 Mayıs 1990’da iki Yemen birleşme kararı almıştır. Bu birleşme çok sancılı bir süreçten geçmiştir. İki bölge arasındaki anlaşmazlık 1994 yılında ülkeyi iç savaşa sürüklemiştir. Birleşme ardından doku uyuşmazlığı sürmüş, Ali Abdullah Salih yönetiminin uyguladığı baskı ve ayrımcılık politikaları sonucunda ülkede gerçek bir birleşme sağlanamamıştır.





Öte yandan ülkedeki aşiretlerin yönetimle olan anlaşmazlıkları ayrıca kuzeyde El Husi hareketi şemsiyesi altında merkezi yönetimle çatışma halinde bulunan Şia azınlığın meselesi ve 2000’li yılların başında Yemen’i bir üs olarak kullanan El-Kaide’nin eylemleri ekonomik, sosyal ve siyasal olumsuzluklarla birleşerek Yemen’i bölgenin en istikrarsız ve sorunlu devletlerinden biri konumuna getirmiştir. 1978 yılından beri ülkeyi baskı ve şiddet yöntemleri kullanarak idare etmeye çalışan Ali Abdullah Salih ise Suudi Arabistan ve ABD’den aldığı destekle halkın demokratik taleplerini silah kullanarak bastırma yöntemini kullanmış ve kullanmaya devam etmektedir. Bölge uzmanlarının ittifakla üzerinde durdukları konu, Yemen ve bölgenin diğer baskıcı yönetimlerinin temel güç kaynağının Suudi Arabistan, ABD ve İsrail üçgeninin yardım ve desteklerine dayandığıdır. Nitekim geçen sene El Husi hareketi isyanı sırasında da Suudi Hava Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri bölgeyi işgal etmiş; köyler, kasabalar sürekli olarak bombalanmış ve bu hareket kanla, şiddetle bastırılmaya çalışılmıştır. Şimdi ise Yemen halkı fakirliğe, diktatörlüğe, rüşvete, yolsuzluğa ve ülkelerinin ABD ve İsrail güdümünde politika geliştirmesine karşı ayaklanmış aylardır, demokratik haklarını aramaya başlamıştır. Hiç bıkmadan Ali Abdullah Salih’in güvenlik güçleri, paralı milisleri ve Suudi Arabistan askeri birliklerine rağmen aylardır sokaklarda, meydanlarda ve özellikle Cuma namazı çıkışlarında barışçıl eylem ve yürüyüşüne devam etmektedir. Her gün birkaç gencin, kadının ve erkeğin güvenlik güçlerince öldürülmesine rağmen Yemen halkı onurlu mücadelesini sürdürmektedir. Suudi Arabistan yönetimi bir taraftan diktatör Ali Abdullah Salih yönetimine destek verirken öte yandan aşiret ve kabile reislerini petrol dolarlarıyla satın alarak etkisi altına almaya ve böylece halk isyanını zayıflatmaya yönelik çabalarını sürdürürmektedir. Riyad, Ali Abdullah Salih yönetiminin yumuşak bir geçişle “Körfez İşbirliği Konseyi”ni devreye sokarak devrimi yönlendirmeyi ve rayından çıkartmayı hedeflemektedir. Yemen halkı ise karşı direnişini sürdürmekte ve Ali Abdullah Salih yönetimi son bulmadıkça direnişini sürdüreceğini açıklamaktadır.





Kuşkusuz Yemen halkı bu demokrasi ve özgürlük savaşında büyük bedeller ödeyecektir. Ama çok uzun yıllardan beri Ali Abdullah Salih yönetiminin acımasız yönetimi altında onursuz bir yaşama mahkûm bırakılan Yemen’in onurlu halkı bu ağır bedeli ödemeye hazır görünmektedir. Yemen’de son olarak geçtiğimiz Cuma Başkent Sana’da bulunan başkanlık sarayına isabet eden roket atar mermileriyle diktatör Ali Abdullah Salih ve diğer yöneticiler yaralanmışlardır. Ardından Ali Abdullah Salih, Başbakan Muhammed Mecuz, Millet Meclisi Başkanı Yahya El Rai, Danışma Meclisi Başkanı Abdülaziz Abdülgani, Başbakan yardımcıları Raşit El Elimi ve Sadık İsna Uras’ın da içinde bulunduğu üst yönetim kadrosu Suudi Arabistan’a kaçmak zorunda kalmışlardır. Kamuoyuna bu adı geçen yöneticilerin Cuma namazı sırasında yaralandıkları ve tedavi maksadıyla Suudi Arabistan’a gittikleri haberi geçilmiştir. Aslında olayların şiddetlenmesi ülkenin en önemli aşiretlerinden Haşit aşireti lideri Şeyh Sadık El Ehmer’in evine yapılan saldırılar sonucunda gerçekleştirilmiştir. Ali Abdullah Salih ve diğer üst düzey yöneticilerin ülkeyi terk etmeleri halkta büyük sevinç ve mutluluğa neden olmuştur. Başkent Sana’da halk El Teğhir (değişim) ve ülkenin diğer önemli kenti olan Teğez’de El Hürriye (özgürlük) meydanlarında toplanarak diktatör ve yandaşlarının gidişini kutlamıştır. Öte yandan El Ahmer aşiretinden yapılan açıklamalara göre başkanlık sarayına yapılan roketli saldırıyla bir ilgilerinin bulunmaması kimi çevrelerde bu saldırının önümüzdeki günlerde bir askeri darbe ve yönetime zemin hazırlama girişimi olarak değerlendirilmiştir.





Ali Abdullah Salih ülkeyi terk ederken yerine yardımcısı Abdhrabe Mansur Hadi’yi atamıştır. Ardından ABD, Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi Yemen’de yumuşak geçiş sürecine katkı sağlamak amacıyla ABD Başkanı Obama’nın başdanışmanı El Hadi ile gizli bir görüşme yaparak önümüzdeki dönem için planlamalar yapmışlardır. Yine San’a’daki ABD büyükelçisi Abdhhrabe Mansur Hadi ile uzun bir değerlendirme toplantısı yaparak halk isyanının bastırılması ve önünü kesmek için değerlendirmelerde bulunduğu haberi gelmektedir. Öte yandan Salih’in oğlu Ahmed Salih ise halen ülkedeki özel güvenlik ve istihbarat örgütlerinin başkanlığını yürütmektedir. ABD ve Suudi Arabistan’ın bütün entrikalarına rağmen halk yığınları meydanlarda, üniversite öğrencileri üniversitelerde, diktatör ve yandaşlarının ülkeyi terk etmelerini büyük bir sevinçle karşılamış ve kutlamalara girişmiştir. Son olarak Yemen ordusunun güçlü komutanlarından General Abdullah Ali Üveyli de bir basın toplantısı düzenlemiş Abdullah Salih yönetiminin halka karşı uyguladığı şiddet politikalarını kınayarak isyancılara katıldığını bildirmiştir. Daha önce de bazı komutanlar halkın yanında saf tutmuşlardı. Önümüzdeki günlerde Yemen’deki olayların daha da şiddetlenerek devam edeceğini tahmin etmekteyim.





Arap Baharı diye adlandırılan demokratik taleplerin etkilediği Kuzey Afrika ve Orta Doğu coğrafyasındaki Arap devletleri soğuk savaş döneminden itibaren Batı kampında yer almıştır. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra da bu ülkeler ABD, Suudi Arabistan, İsrail ekseni çerçevesinde hareket ederek halk yığınlarının anti-emperyalist ve anti-Siyonist tutum ve davranışları karşısında ABD ve İsrail’in desteğini de alarak halkları ve kitleleri sindirmeye gayret göstermiştir. Bu ülkeler iç siyasi yapılarında otoriter bir yönetim şekli uygularken, dış politikada ise Batı eksenli tutum izlemiş ve bütün uluslararası kuruluşlarda ve toplantılarda ABD’nin yanında yer almayı kendilerine amaç edinmiştir. Bu devletler ABD’nin güdümünde hareket ettiğinden dolayı ABD yönetimi hangi ülkeye veya gruba terörist damgasını vurduysa aynı yolu izlemiş, ABD hangi devleti tecrit ettiyse aynı tutumu takınmış, ABD kime ambargo uygulamışsa gönüllü olarak bu ambargoya destek vermiştir.





Tabiatı ile bu devletlerin dış politikaları kitlelerde umutsuzluğa ve hayal kırıklığına yol açmıştır. Bu doğrultuda yıllardan beri Ürdünlüler, Faslılar, Bahreynliler, Ummanlı ve diğer Arap halkları bir yandan otoriter monarşi yönetimleri altında pek çok ekonomik, sosyal ve geçim sıkıntısıyla baş etmeye çalışırken, öte yandan devletlerinin ABD güdümlü dış politika siyasetlerine karşı büyük bir öfke duymaktadır. Bu tepki ve öfkeler zaman zaman kendini büyük gösteri ve halk hareketlerinde bulurken, çoğunlukla güvenlik güçlerinin aşırı tepkisi nedeniyle akim kalmıştır. Ama Tunus’tan başlayarak Mısır’da Mübarek yönetimini deviren rüzgâr bu gibi devletlerde de etkisini göstermeye başlamıştır. Daha önceleri 3 kişinin siyasi bir meseleden dolayı bir araya gelmesi büyük





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 14
Dün Tekil 828
Bugün Tekil 763
Toplam Tekil 1638652
IP 54.205.150.215






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































6 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Türk Devletinin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk Milletinin teminatı ve istikbali gençliktir.
(Alpaslan TÜRKEŞ)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.788 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu