Türkiye’de Milliyetçiliğin Kırılma Noktaları ve Mevcut Durumun Seracamı - H. Okan Balcıoğlu - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Türkiye’de Milliyetçiliğin Kırılma Noktaları ve Mevcut Durumun Seracamı - H. Okan Balcıoğlu
Tarih: 21.01.2009 > Kaç kez okundu? 2000

Paylaş


Osmanlı devletinde Türkçülük düşüncesi, milliyetçilik algısı sınırlarımız içinde ki azınlıkların algılarından daha sonra ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Bu süreç Tanzimat yöneticilerinden ve aydınlarından sayılan Ahmet Cevdet Paşa ile başlar. I. Meşrutiyet döneminden II. Meşrutiyete kadar (1908) gelen dönem içinde ancak kültürel ve eğitim anlamında yetişmiş, ayrıca bunların bir kısmı Avrupa’da bulunmuş küçük bir kitle ile özellikle Rusya’dan sürgün veya Okhrana’nın ( Rus Çarlık İstihbarat Örgütü) takibinden kaçan Rus sömürgesi Türk yurtlarına mensup soydaşların İstanbul’da propagandasını yaptıkları, üzerine makaleler yayınladıkları bir görüş idi. Fakat gerek Osmanlı siyasi yapısı gerek ise kozmopolit yaşam tarzı bu düşüncenin bir sistem olarak algılanmasına imkan tanımıyordu. Zaten çok milletli Osmanlı coğrafyasında bu düşüncenin paylaşımına devlette müsaade etmiyordu.

Osmanlı devleti mensubu milletler özellikle II. Meşrutiyet sürecine gelirken rahatlıkla kendi milliyetçi düşüncelerini paylaşabiliyor, dernekler açıp propagandasını yapabiliyordu. Bir Türk için çok kültürlü Osmanlı devletinde milliyetini söylemek ve bunun için çalışmak bir arada yaşamayı sağlayan Osmanlı sihrinin bozulmasına sebep olacağı, bölücülükle suçlanılacakları korkusu ile tercih edilmez, ancak grup içi ortamlarda paylaşılabilirdi.

II. Meşrutiyet’e gelindiğinde özellikle askeri okullarda okuyan ve mezun kesim ile yine yüksek eğitim almış Türk gençler arasında Türkçülük fikri kendine yer bulmaya başlamıştı. 1912 ‘de açılan ilk Türkçü dernek olan Türk Ocağı bu düşünceye sahip olan aydınların ve gençlerin buluşma yeri olmuştur. Oysa bu seneye kadar İstanbul’da Osmanlı tebaası bir çok millet daha önceden kendilerine dernekler açmış ve çalışmalarını sürdürmekteydi. Bunların başlıcaları Arnavut, Arap, Rum, Ermeni, Bulgar ve Yahudi dernek ve kulüpleri idi. Görüldüğü gibi tebaamız olan bütün milletler bizden çok önce organize olmuşlar, milli gayeleri için çalışmaya başlamışlardı.

Çoğunluğu yüksek eğitim almış olan asker ve sivil Türklerin en büyük amacı ülkenin asli unsuru olmasına rağmen yönettiği onca millete göre daha geri, cahil ve fakir kalmış olan Türkleri bir millet şuuru altında toplayarak onların konumlarını yükseltmek idi. Meşrutiyet bunun için en uygun sistemdi çünkü o günkü coğrafya incelendiğinde Türk nüfusunun diğer yönetimimiz altında ki diğer milletlere göre daha fazla olduğu görülecektir. Meşruti sistem içinde seçim ile meclise girecek milletvekillerinin çoğunluğunun Türk olması demekti. Tabi ki bu lehimize bir olaydı.

Bu dönemde özellikle Türk Ocağında Z, Gökalp gibi ülkemiz düşünürlerin yanında Y. AKÇURA, İ. GASPIRALI, A. AĞAOĞLU gibi Rusya Türklerinden düşünürlerin fikirleri tartışılmakta, basılan dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlanmaktaydı. Ne yazık ki bu ittihatçı kesimin amaçları Balkan Harbi (1912-13) ile sonlandı. Balkan topraklarımız ile üzerinde yaşayan milyonlarca soydaşımızda o ülkelerin hudutları içinde kaldı. Artık meclisteki Arap milletvekili sayısı Türk nüfusuna çok yaklaşmıştı. Büyük savaşın (I. Dünya savaşı) ayak seslerinin iyice yaklaştığı bir ortamda Türkçülük üzerinde ısrarcı olmak sadece Osmanlıdan ayrılmasına zaten ramak kalmış ve verilen her türlü siyasi tavize rağmen ayaklanmaların – huzursuzlukların son bulmadığı Arap coğrafyasının bizden kopmasına sebep olabilirdi.

Burada bir önemli bir hususa değinmeden geçemeyeceğim. Osmanlının bir çok kimsenin dediği gibi bir imparatorluk olmadığını sadece bir devlet olduğunu vurgulamak isterim. İmparatorluk negatif yüklü bir tanımlama olup sömürgeci kavramına atıfta bulunmaktadır. Oysa sadece gerek I. gerek ise II. Meşrutiyet meclisleri üyelerinin mensup oldukları etnik mensubiyetler incelenecek olursa, son derece adil ve nüfusa endeksli bir milletvekili sayısının meclis çatısı altında bulunduğu görülecektir. Aynı dönem içinde Osmanlı devletinin muadili ülkelerde ise böyle bir örneğe denk gelinmesinin imkanı yoktur. Sözgelimi İngiliz parlamentosunda Hint kökenli veya Afrika kökenli kaç milletvekili vardır yine sözde demokrasinin beşiği Fransız meclisinde kaç Kuzey Afrika kökenli Arap, Senagalli veya Kamboçyalı milletvekili vardır? Hayır hiç yoktur. Onu bırakın aynı dönemde İngiliz parlamentosun da Katolik mezhebinden İrlanda kökenli milletvekili bile bulunmamaktadır.

I. Dünya savaşının sonunda Osmanlı ufalanır ve tarihin tozlu sayfaları arasına karışır. Artık elde kalan sadece üzerinde Türklerin ve Türkler ile kader birliği yapmaya karar veren topluluklar kalmıştır. Düşmanlara karşı milli ve dini kaygılar ile bir kurtuluş savaşı verilir. Bu süreç H.E. ADIVAR’ın dediği gibi Türk’ün ateşle imtihanıdır.

Bu milli mücadeleden başarı ile çıkıldı ve Türkiye Cumhuriyeti adında milli bir devlet kurulur. Yeni devletin anayasasının oluşturulması aşamasında Osmanlı devletinden alınan dersler ve edinilen tecrübeler çerçevesinde “ cilik ve lilik “ gibi takılara, eklere yer verilmeyerek net, kesin bir vatandaşlık tanımı yapılmıştır. Bu kapsamda Türkiye cumhuriyetini kuran ve ne mutlu Türküm diyebilen herkes vatandaşlık kapsamında olup, hiçbir kimse arasında herhangi bir konuda ve hakta ayırım yapılaması hususunda karara varılmıştır.

Fakat ülke fakir ve nüfusu salgın hastalıklar, savaşlar yüzünden azalmıştır, sağ olan erkek nüfusun ise belli bir kısmı ise uzun yıllardır devam eden ayaklanmalar ile savaşlarda oluşmuş sakatlıklardan dolayı çalışacak durumda değillerdi.. 1923 yılında imzalanan Lozan anlaşmasının ilgili maddelerince Yunanistan ile nüfus mübadelesi yapılır. Yüz binlerce Türk vatandaşlığa alınırken ülkedeki Rum nüfus Yunanistan’a gönderilir.

Yeni kurulan ülkenin yöneticileri geri kalmanın sebebi gördükleri bir çok uygulamayı kaldırmak ve yerine ileriki süreçte Türkiye’nin müreffeh, çağdaş ülkeler seviyesine çıkabilmesi için gerekli olan atılımları inkılaplar yaparak çözümleme yoluna gitti. Arka arkaya inkılaplar gerçekleştirildi. Bunları desteklemek için eğitim seferberliği başlatıldı, kurslar, okullar açıldı. Türk milletinin tarihi geçmişi, değerleri ve ne kadar köklü bir medeniyete sahip olduğu, kültürünün zenginliği hususunda toplum yoğun bir şekilde bilgilendirilmeye tabi tutuldu. Hatta Cumhuriyetin ilk yıllarında basılan paraların üzerinde ve bazı devlet evrakı ile tabelaların üstünde bile Türklüğün geleneksel sembolu kurt ( Börü ) motifi görülmekte idi.

Osmanlı devleti zamanında Türkler ihmal edilmiş asli unsurdu. Yüzlerce yıl Türklükleri vurgulanmayan ve sadece Müslüman ümmetinin en fedakar kolu olarak geçen bu millet daima dini bakımdan Araplara özendirilmişti. Bu sebeple Araplaşma yaygınlık göstermiş Halep ve Şam’da bir çok Türk boyu Araplaşmıştı. Hatta yeni ülkenin güney illeri bile yoğun Araplaşmanın etkisi altına girmiş bir çok özbeöz Türkmen boyu dilini kaybetmiş, kılık kıyafet olarak Araplara benzemeye başlamıştı. Daha yeni devlet oluşumu esnasında toplanan ilk meclis üyeleri arasında bile kurulacak yeni devletin resmi dilinin Arapça olmasını önerenler çıkmıştı.

Eğitim seviyesi arttıkça halk bilinçlenmeye başladı ve milli değerlerinin, tarihinin, kültürünün farkına vardı. Artık duyarlı bir Türk milliyetçiğinden söz edilebilirdi. Buna örneklerden biri 1933 yılında ki Vagon Le olayıdır. İstanbul’da bulunan Belçika kökenli bir demiryolu şirketinde çalışan Türk personelin Fransızca yerine Türkçe kullanmasından dolayı işten atılması üzerine çıkan olay ve yapılan gösteriler o dönemlerde gençlerin, öğrencilerin ne kadar milliyetçi olduklarına güzel bir örnektir.

Bunun yanında M.K ATATÜRK devlet içindeki milli yapın geliştirilmesine ön ayak olacak bir çok milli kurumun ( Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları gibi.) kurulması talimatını vermişti. Türk dünyasını araştıracak, bu hususta ileri dönük çalışmalar yapması gayesi ile ülkenin o zor şartlarında Türk Dil ve Tarih Fakültesi gibi ciddi bir eğitim kurumu Ankara’da faaliyete sokulmuştur. Türklük ve Türkler ile ilgili bir çok eski yazıt, kitabe ve kitaplar günümüz türkçesine çevrilmiş, binlerce adet basılarak yurt sathına dağıtımı yapılmıştır.

Peki nasıl oldu da bu günlere geldik? Türk milliyetçiliğinin o günlerden bu günlere gelirken nerede makas değiştirdi? Neden aynı duyarlılık toplumumuzda ve gençlerde yok?

1932 Yılında Y.K. KARAOSMANOĞLU dönemin hükümetinden Kurtuluş savaşımızın amaçları ve İnkılapların gerekliliği hususunda topluma bilgilendirme hususunda yayın yapacak bir dergi basımı için izin istedi. Bu düşünce kabul gördü ve gerekli izin verildi. Gerek ATATÜRK’ün gerek ise hükümetin amacı yapılan bunca inkılabın sebepleri ve felsefesi hususunda milletin bilgilendirilmesi idi. Çünkü bu inkılapları uygulayan kesimin dışında millet bunların ne amaçlarına nede uygulama metodları hakkında bilgi sahibi değil idi. Dolayısı ile vatandaşlar bu uygulamaların ve değişikliklerin getirisini öğrenmeli ve ikna olmalıydı.

Y. K. YAKUPOĞLU kendi dışında 4 arkadaşı ile yola çıktığı bu dergiye Kadro ismini verdi. Onun dışında ki diğer arkadaşlarının hepsi Marksist kökenli idi. Bunlar Ş.S. AYDEMİR, V. N. TÖR, İ. H. TÖKİN ve B. A. BELGE’dir. Ş.S.AYDEMİR yazmış olduğu kitabında dergi hakkında şunları diyecektir;

“Türkiye bir inkılâp içindedir. Bu inkılâp durmadı... ihtilal bir inkılâbın gayesi değil vasıtasıdır. İnkılâbımız bir ihtilal safhasında dursaydı, kısır kalırdı. Halbuki o genişliyor, derinleşiyor. O henüz son sözünü söylemiş, son eserlerini vermiş değildir... İnkılâbın idare ve menfaati, inkılâbı duyan ve yürüten azınlık, fakat şuurlu bir avangard’ın, azınlık fakat ileri ve disiplinli bir öncü “Kadro”nun iradesinde temsil olunur. Bu Kadro; inkılâbın realitesinden, gerçeklerinden çıkarılan ve onun akışına uygun bir düzende izah edildikçe, aydınlatıldıkça şekilleşen prensipleri kendine şuur edinir...İnkılâbımız, kendine prensip ve onu yaşatacaklara şuur olabilecek bütün fikir unsurlarına maliktir. Ancak bu nazariye ve fikir unsurları, inkılâba ideoloji olabilecek bir fikir sistemi içinde derlenmiş, düzenlenmiş değildir”(Aydemir, 1990: 73–74).

Daha sonra kadrocular hareketi adını alacak bu hareket, metaryelist tarih yaklaşımını tercih etmiş tarihi olayları millet hassasiyeti ve ruhu ile değil ekonomik güç, sınıflar arası mücadele, sermaye odaklı değerlendirmişlerdir. Milliyetçilik algıları yine Marksizmin bir sonucu enternasyolonizme yakın gevşek bir nasyolonizmdir. Türk kavramı Türkiye cumhuriyeti sınırlarında biter öteye çıkmaz. Anadoluculuk esaslı bir milliyetçilik anlayışları olup bunu yine ATATÜRK’ün “ Yurtta sulh Cihanda sulh” vecizesine dayandırdılar. Eski Marksist olarak ama ondan aldıkları dersle daha farklı olan ve Türkiye şartlarına uygun gördükleri sıkı bir devletçi ekonomiyi savunmaktaydılar.( Oysa Atatürk gevşek ve duruma göre değişir bir devletçilik görüşüne sahipti.) Bu dergide Başbakan olan İ.İNÖNÜ de yazılar yazmıştı. Bu görüş yakınlığı ATATÜRK’ün vefatı ile cumhurbaşkanı olan İ. İNÖNܒnün kadrocu hareketin görüşlerini birebir dönemin hükümetince uygulanması hususunda telkini ile uygulamaya geçilerek ATATÜRK’ün gerek ekonomi, siyaset politikalarından farklı bariz sol tendanslı bir hatta geçilmesine sebep olacaktır.

Derginin yayınları bir süre sonra gerek milliyetçi kesimden gerek ise STALİNİST bir görüşe sahip olan N.H.RAN ve diğer sol görüşlü kesim tarafından yoğun eleştiriye uğramaya başlar. Bir kesim onları Türklüğü sol bir çizgiye sokmakla suçlarken diğer bir kesim kendileri gibi TKP kökenli iken partiden ayrılan bu eski arkadaşlarını şimdi sistemin yalakası olmakla suçladılar.

Dergi gelen iç muhalefetten dolayı 1935’de kapandı. Dergi yazarları İ. İNÖNÜ hükümeti tarafından çeşitli devlet kadrolarına yerleştirilir. Bu süreçten itibaren kadroculuk hareketi özellikle Kemalizm adı altında her yere yayılmaya başlar. Özellikle bu görüşleri kendine yakın bulan akademisyenler ve yetiştirip mezun ettikleri ile devlet memurları belli yerlere gelmeye başladı. Fakat yukarıda da belirtildiği gibi kendilerine göre bir eski siyasi düşüncelerinden etkilenmiş bir Kemalizm tarifi yapmışlar ileriki süreçte bu da CHP’nin parti programına girmiştir. Özellikle 1938 den son Kadrocular ile CHP’li elitler arasında uzlaşma oluştu. Eğitim sisteminde ve

II. Dunya savaşında önce Nasyonel Sosyalist ( Faşist) Almanya’da ki azınlıklara, Yahudilere yapılan uygulamalar ile savaş sonucu Almanya’nın ve bütün dünyanın içine düştüğü feci durumdan tek sorumlu olarak milliyetçilik sorumlu tutuldu. Oysa tarihin hiçbir döneminde Türkler ırkçı bir sistem denememiş ve uygulamamıştır. Suçlanması gereken ırkçılıktı ama milliyetçilik bu dönemde itildi ve lanetlendi. İktidarda ki düşünce bu görüşe sahip olanları cahillik, ırkçılık ve hayalci – Turacılık peşinde koşmak ile suçladı. Oysa o insanlar yine bizzat ATATÜRK’ün “ Bir gün Sovyetler Birliği’de yıkılacak ve oradaki soydaşlarımız hür kalacaktır.” Vecizesinde ki o kutlu günün gerçekleşmesinin çok yakın olacağını umuyor ve bekliyorlardı. Özellikle savaşı kazanan taraflardan birinin SSCB olması, iktidarda ki hükümeti endişelendirmiş bu nedenle birçok Türkçü, milliyetçi düşünürü, akademisyen ve gazetecinin çeşitli suçlar ile ceza evlerine atılmalarına sebep olmuştu. CHP aynı dönemde halkın inanç değerlerine ve dine karşıda gösterdiği ilgisizlik ve yanlış uygulamalar ile tepki toplamaktaydı. Bunun altında da yine Kadrocu hareketin sol ve materyalist dünya algısının yeri olduğunu belirtmekte fayda vardır.

1950’ de A. MENDERES hükümeti iktidara geldi. Bunda en büyük sebep CHP’nin halkın değerlerini yadırgaması ve yadsıması idi. DP bunları çok iyi değerlendirmiş ve seçim propagandasını bunların üzerine oturtturmuştu.

II. Dünya savaşının akabinde CHP ile başlayan ABD-TÜRKİYE ilişkileri bu hükümet zamanın da hızla gelişti. II. Dünya savaşından galip olarak çıkmış olan ABD, İngiltere’nin aynı savaşta terk ettiği süper güç olma rolüne soyunmuştu. İki kutuplu dünyada Türkiye gibi ülkeler önlerinde ki seçeneklerden birini seçmek zorunda idi. Tabi ki tarafsız da kalabilirdik. Ama Ruslar ile yüzyıllardır yaptığımız komşuluk ilişkileri yöneticilerimize yayılmacılık hususunda kuzey komşumuzun nasıl bir hırsa sahip olduğunu gösterdiği için seçilmesi gereken safın ABD olması daha uygun gelmişti.

ABD küresel bir güç olmanın yolunun tarihte kurulmuş olan büyük devlet sistemlerini inceleyerek onlardan çıkartılacak dersleri dikkate almakla gerçekleşeceğini biliyordu. Onun içinde İngiltere’nin emperyal devlet politikasını benimsemişti. Bu ise yönetilen veya yönetilmesi arzulanan ülkelerde kendi çıkarlarına muhalefet gösterecek milliyetçi yapılanmalara izin vermemek, bunun için ise o ülkelerin dinlerini yine o milleti yönetmekte kullanmaktan geçiyordu. Bu iki kutuplu dünya ABD için bulunmaz bir ortam idi. Bir yanda atesit – Komünist SSCB diğer yanda tek tanrıya inanan ve bütün dinlere saygılı ABD.

Türkiye’de de bu propaganda çok yapıldı. İklili ilişkiler hızla ilerledi, belli alanlarda işbirliğine dönüştü. Fakat ABD için bir sorun vardı. Bir tanesi Kemalist olduğunu söyleyen bir sol kesim ile kendi tarihine ve yine Atatürkçü, milletini her şeyden üstün tutan, büyük ideallere, ülkülere sahip milliyetçi kesim. Bunların ikisi de ABD’ye mesafeli duruyor hatta güvenmiyorlardı. Bu eğer ABD Türkiye’de kalmayı ve etki gücünü sürdürmeyi düşünüyorsa mutlaka kendisine karşı olan bu olumsuz havayı değiştirmeli idi. İkili ilişkiler çerçevesinde ABD işi baştan aldı. Önce devrin hükümetine, eğer gelişmeyi ve modernleşmeyi arzu ediyorlarsa mevcut eğitim politikalarını değiştirmelerini önerdi ve kendisinin bu konuda yardımcı olacağını belirtti. Öneriyi kabul eden hükümet milli eğitime yeni bir şekil verilmesi hususunda, içinde ABD’li üyelerinde olduğu bir çalışma grubu kurarak yeni bir eğitim programını oluşturulması için çalışmalara başlattı. Bu çalışmalar bir süre sora sonuç verdi. Yeni bir eğitim programı oluşturulmuştu. Eski eğitim programından en büyük farkı sosyal bilgiler de inkılap değerlerinin çok yoğun vurgulamaması, tarih kitaplarında Türklerin İslam dinini kabul etmeye başladıkları 10 yy ve daha çok ta Osmanlı devletinin işlenmiş olduğu idi. İ. İNÖNÜ hükümeti ile ATATÜRK sonrası CHP iktidarı döneminde dine karşı mesafeli duruş ve bazı yanlış hareketler. Özellikle şehirlerde ki dini yaşantının zayıflamasına ve kırsala çekilmesine sebep olmuş, bir çok cemaat – tarikat gizlice yapılanmıştı. Yeni iktidara gelen parti dini faaliyetlerin rahatça icra edilmesine anlayışla bakıyordu. ABD’nin de desteğiyle dini bir rahatlama toplumda görülmeye başlandı. Dini cemaatler, tarikatlar şehirlerde de organize olmaya başladılar. Bir çok dini görüşe sahip dergi ve gazete yayımlanmaya başladı.

Yukarıda bahsettiğim eğitim komisyonunun bir kararı da dini eğitime izin verilmesi idi. Bu imam hatip liselerinin açılmasını böylelikle toplumda ki din adamı ihtiyacının giderilmesini arzulayan masumane ve gayet iyi niyetli bir düşünce ile alınmış karardı. Fakat bunda ABD’nin umduğu amaç vardı. Halkın dini değerlerini rahatça istismar edeceği bir zemin oluşturarak, kendine muhalif gördüğü kesimlere karşı halkı manuple etmek ve yanına çekmek bu suretle de kendisi ile iyi geçinecek, dileklerini yerine getirecek bir hükümeti veya hükümetleri iktidara getirmek idi.

Sol görüş ağırlıklı Kadrocu Kemalist kesim ülkenin en eğitimli kesimini teşkil ediyordu. Milliyetçi kesim ise özellikle CHP iktidarı zamanında çok horlandığı ve hak etmediği suçlamalar yüzünden sindirildiği için arzu edilen eğitimli – bilinçli insan sayısına sahip değildi. ABD sonunda amacına ulaşmış ülke içi kutuplaşmayı sağlamıştı. Türk milletinin ATATÜRK tarafından çizilmiş olan milli eğitim politikası önce CHP tarafından değişikliğe uğratılmış, sonrada DP hükümeti tarafından ABD desteği ile yeni bir şekil verilmiştir. Bu değişikliklere örnek vermek gerekirse ATATÜRK zamanında Türk tarihi ders kitaplarında detaylı bir şekilde işlenir, Türk coğrafyası ve üzerinde yaşayan soydaşlarımız, kültürleri ve Türk efsaneleri hakkında öğrenciler bilgilendirilirdi. CHP döneminde ise bunun yerine batı klasikleri, Yunan felsefesi ve batı medeniyeti – sanatı üzerine eğitime ağırlık verildi. DP hükümetinin ise ne tür bir müfredatı tercih ettiğini yukarıda bahsetmiştim.

Dinin sosyal hayatta değerlerin önüne çekilmesi toplumun algı değerlerinin değişmesine sebep olmaya başladı. Milli duyarlılık yerini dini duyarlılığa bırakmış toplum ülke içi ve yurt dışında ki gelişmelere bu perspektifle bakmaya başlamıştı. Zaten aydınları ve dava adamları törpülenmiş olan milliyetçi kadroya DP dönemindeki eğitim sisteminden mezun olanların katılımı ile Türk milliyetçiliği yerini Osmanlılağa özenen ve onunla gurur duyan İslam öncesini yadsıyan, Türk İslam sentezi olarak adlandırılan görüşe bıraktı. Artık diğer Türk topluluk ve tarihinden kopmuştuk. Şah İsmail Sultan Yavuz Sultan Selim ile savaştığı için bizden değildi, Timur Han ise Orta Asya’dan kalkmış gelmiş koca Yıldırım Beyazıtı esir almıştır. Oda hata yapmıştır. En kötüsü artık Türk milliyetçisi olarak adlandırılan bir grup ATATÜRK’e de karşıdır. Onlara göre koca Osmanlıyı yıkmış bir Osmanlı paşasıdır. Ama onlar bir şeyi unutmaktadır, oda eğer kendilerini hala Türk olarak veya Müslüman Türk olarak adlandırıyorlarsa bu onun kurduğu devletin sayesinde olmasıdır. Samimi Atatürk milliyetçileri ise bu dönemde kendilerini geriye çekerek bu oluşumlardan uzak kaldılar. Çünkü eski Türk tarihinin de irdelenmesini savundukları için dinsizlikle ve ırkçılıkla suçlanma ihtimalleri vardı.

Özellikle şehirlere kırsal bölgelerden gelen yoğun göçler varolma mücadelesi veren ve şehirlerin varoşlarında yaşayan insanlarımız için din tek dayanak noktası haline gelmişti. Bu kitlenin de hızla artması beraberinde eğitim eksikliğinin beraberinde getirdiği milli bilincin oluşmaması sadece kendini Müslüman olarak adlandıran ve milliyetçiliği dinen günah olarak gören bir kitlenin de ortaya çıkmasına neden oldu. Oysa Allah’ın Kuran-ı Kerimde gerek ise Peygamberinin hayatındaki uygulamaları gerek ise hadisleri bir insanın önce kendi ailesine sonra akrabalarına sonra komşularına ve sonrada kavmine faydalı olması gerektiğine dair nasihat, tembih ve ikazlar ile doludur. Dolayısı ile kendi ailesi, akrabası ve kavmi sıkıntı ve zulüm içinde iken önceliğin nereye verilmesi izafiyet götürmeyecek bir kesinlikle ifade edilmiştir.

Günümüze gelirde bunca anlatılanların çerçevesinde ne dersler alınması gerektiği hususunu açıklamadan önce millet tanımını yapmak istiyorum. Millet aynı dili konuşan, aynı kültüre – adet ve geleneklere ve müşterek tarih – kader birlikteliğine sahip olan gelecekte de beraber yaşamaya azimli topluluklara denir. Millet bir ailedir. Her ailenin nasıl kendine göre yemek alışkanlığı, ev düzeni var ise büyük bir aile olan kavmin, milletinde kendine özgü yaşantısı, kültürü ve algısı vardır. Buna din algısı bile girer. Bir Türkün dini algısı ile Arabın ki, Farsın ki başkadır. Ama ne yazık ki özellikle son 20 -30 senedir iktidardaki hükümetlerin milliyetçiliğe ve milli değer, kültüre mesafeli yaklaşımı toplumun dini algısının Araplaşmaya, milletsizleşmeye – milli değerleri olumsuz algılamaya doğru çekildiğini göstermektedir. Geleneksel değerlerimiz, kültürümüz binlerce yıllık algılarımız değişmekte, değiştirilmektedir. Artık düğünlerde eğlenilmiyor sadece mevlut veya Kuranı Kerim okunuyor, bayramlarda eğlenceler yapılmıyor, şenlikler düzenlenmiyor, resmi bayramlarda – düğünlerde bayraklar asılmıyor. Türk geleneğinde olmayan kaçgöç fazlalaştı. Bayanların bayramlarda bile kendi akrabasının yanına bile çıkmadığı yerler var. Esası biz de bayanın yeri bayının yanıdır. Türklerde kadın eşinin arkasında durmaz onun yanında dır. Ayrıca buna başka bir örnek dış olaylara bakış tarzında ki değişmedir. Çok yakın bir zaman önce halkının tamamı Türk ( Aynı zamanda Müslüman) ve halihazırda Irakın kuzeyinde bulunan 600 bin nüfuslu Tel Afer kentinde yaşayan sivil halk ABD ordusu ile peşmergelerce haftalarca bombalanmasına, binlerce insan ölmesine rağmen, Filistinliler için yapılan gibi bir gösteri gerçekleştirilmemiştir. Yine ne Doğu Türkistan’da zulüm gören soydaşlarımız için, Ermeniler tarafından işgal edilmiş Karabağ için, ne Kırım’da her tür zorlukla karşı karşıya kalan soydaşlarımız için, nede Tataristan’da bağımsızlık talep eden soydaşlarımızı desteklemek ve onlara moral vermek için bir gösteri - bir miting düzenlenebilmiştir. Bu bize milletimizde gittikçe artan bir seviyede bilinç kaymasının yaşandığını göstermektedir. Oysa dinimiz bile önce aileye ve akrabaya sahip çıkmayı emreder. Kendi güçlü olmayan ve akraba topluluklarına, öncelikli menfaatlerine sahip çıkmayan bir devletin dünyada dikkate alınacağını ummak bir saflık olur.

Küresel dünya olarak adlandırılan başını ABD’nin çektiği emperyalist düzende var olmamızın yegane şartı milli değerlerimize ve milletimize sahip çıkmaktan geçtiği görülmektedir.Günümüzde tarihi İngiliz kolonyalciliğini çağdaş usuller ile devam ettirmeye çalışan ABD kaynaklı bir söylem olarak devamlı Müslüman ülkelere telkin ettiği ılımlı İslam düsturu İngilizlerin Hint Müslümanlarının kendilerine karşı cihada geçmelerini önlemek için kurdurttuğu Ahmediye tarikatına benzemektedir.

Tekrar günümüze dönersek SSCB’nin dağılması ile çöken komünizmin rakibi sadece ABD ve onun temsil ettiği arsız kapitalizm kalmıştır. Ülkemize ve etrafındaki ülkeler üzerinde ki (Bu Osmanlı coğrafyasını kapsamaktadır.) yürütmek istediği siyasi etki gücünü ve korumayı düşündüğü menfaatler için Osmanlı imparatorluğunun dinler birliği adlandırılabilecek, ona karşı çıkması muhtemel milliyetçiliğin iğdiş edildiği dini cemaatler topluluğu bir devletler federasyonu tipi örgütlenmeler tartışma platformlarında gündeme gelmekte ve o ülkenin strateji kuruluşlarınca da önerilmektedir. Bunu yaparken de dini hoşgörü ve tolerans adı altında sözde tanrı adına esas ama amaç çok kültürlülüğe ve kendilerine itirazsız, yadsımasız tahammülü telkin etmektedirler. Bu süreç zamanla onların kendi dinlerini de temasta oldukları başka toplumlara kabul ettirme hususunda misyonerlik yapmaları için bulunmaz bir imkan sağlayacaktır. Aynı İncil’in Matta bölümünde geçtiği gibi." Şimdi yılanlar gibi kurnaz güvercinler gibi saf olun." Bir Müslüman olarak şurada belirtmek isterim ki İslam dinin yabancılara tanıdığı haklar zayıf bir ekonomi - askeri güce sahip bir ülke için zafiyet içermektedir. Onun için nüfusu Müslüman bir çoğunluğa sahip bir ülke mutlaka güçlü olmalı ki düşmanlarının istismarına maruz kalmasın.Kuvvetli bir devlet, yaradanın inananlarına bir farzı, emridir. Aksi durumunda ise çekilenler uyulmamış, dikkate alınmamış bir emrin cezasıdır. Onur, şeref ve namus hepsi ama hepsi güçlü bir ülkenin vatandaşı olmanın verdiği gurura endekslidir. Bu ise tek olmak, bir olmak ve güçlü olmaktan geçer. Arap alemi bu konuda kötü bir örnek olarak gösterilebilir.

Türkiye Cumhuriyeti gelmiş olduğu şu an itibari ile zor bir durumda dır. Çünkü zamanın da yapılması hazırlanılması gereken, hatta bu ülkenin kurucusu büyük ATATÜRK’ün defalarca vurguladığı Türk birliği hususunda hazırlık yapılması hususunda ki vasiyeti ve nasihatı tutulmamış, o günler için ne çalışılmış nede hazırlık yapılmıştır. Aksine bunu gaye ve amaç edinenler ırkçılık ve hayalcilikle suçlanmıştır. Bu yüzden Türk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde hazırlıksız yakalanarak büyük bir fırsatı kaçırmış olduk.

Bugün eski kadrocu sol görüşlerden koparak kendilerini milliyetçi – ulusalcı olarak adlandırmaktadır. Bu Türk milliyetçiliği için çok önemli bir olaydır. Artık Türk milliyetçiliğini savunan kadrolar eskisine oranla daha güçlüdür aydın ve düşünür sayısı artmıştır. Bu değerli insanlarımız on yıllarca girmeye çalıştığımız AB’nin ve müttefikinin ülkemizde yapmaya çalıştıkları çok kültürlülük - mozaik söylemleri – propagandalarını artık eskisi gibi demokratik haklar – talepler olarak görmemekte, aksine bunun ülkeyi parçalamak, bölmek için bir oynanan emperyal bir oyun olduğu hususunda görüş bildirmektedirler. Eski Kadrocu anlayış sahipleri milliyetçilik fikrine kayarken, tarihin bir garip cilvesi eskiden komünist düşünceye sahip olanlar ise SSCB’nin dağılması ile yıkılan ideal mihraplarının yerine ümmetçi – liberal görüşlere sarılmışlardır. Tabi ki bu görüş ABD’nin coğrafyamızda arzuladığı sistemin ta kendidir. ABD Türkiye’nin Orta Asya Türk devletleri ile bir birlikteliğe gitmesini değil, kendi bölgesin de aynı Osmanlı devleti gibi kendi dediklerini uygulayacak ve uygulatacak bir İslam – hilafet devleti arzulamaktadır. Onun içinde Türkiye’nin laiklikten vazgeçmesi ve aynı Osmanlıda ki gibi her türlü cemaat ile çok etnikli yapıyı kabul eden bir yönetim sistemini kabul etmelidir. Bu görüşü savunanlardan ve sahibinin sesi görevini üstlenenlerden biri olan eski solcu yeni ümmetçi- liberal ( Yeni Osmanlıcı) gazeteci E. MAHÇUPYAN’ın 13.Ocak.2009’da Zaman gazetesinde yazmış olduğu makalesinden birkaç paragrafı aşağıya alıyorum.

E. MAHÇUPYAN’an bir grup Türk vatandaşı ile gittiği Ermenistan’da gördüklerini, duyduklarını anlatırken konu hakkında düşüncelerini de şöyle aktarmış;

Söz konusu durumun en ilginç örneklerinden birini, yukarıda bahsettiğim Taşnak ziyareti sırasında yaşamıştık. Grubumuzdan bir arkadaş parti sözcüsüne Müslümanlara nasıl baktığını sormuştu. Cevap aynen şöyleydi: "Bizim Müslümanlarla bir sorunumuz yok... Biz Müslümanları severiz. Bizim karşı olduğumuz şey Türk milliyetçiliği..."

Bu çok kimlikli kültürde toprağı hak etmek, onun kıymetini bilmekle, onu zenginleştirip paylaşabilmekle ilişkilidir. Yoksa daha fazla kan dökmekle değil... Tam da bu nedenle bugün Ermeni diasporası Türkiye’ye ve Türklere öfkelidir. ’Soykırım’ geriliminin nedeni sadece geçmişte yaşananların inkârı değil, onların gözünde ’Türklerin’ bugün Anadolu’ya layık olmamasıdır. Sorun kültürel değerleri korumak bir yana, tahrip eden bir devlet siyasetinin sergilenmesi ve bu stratejinin farklılıkların kıymetini bilmeyen bir milli kültürle bütünleştirilmesidir. Bütün Türklerin bu hamurdan olmadığını tabii ki Ermeniler de gayet iyi bilirler. Ama Türkiye halkının kendi fikirsel çeşitliliğini kamusal alana yansıtmamasını, genelde devlet tavrının kabullenildiği şeklinde yorumlarlar.

Dolayısıyla soru şudur: Eğer Osmanlı zihniyet olarak çok kimlikliliğe bu denli yatkınsa ve Cumhuriyet de imparatorlukla kültürel bir kopuşu bu denli önemsemekteyse, hâlâ İttihatçı kimlik stratejisinden kurtulamamanın açıklaması nedir? Tarihe serinkanlı bir bakış bize bu sorunun yanıtını açıklıkla verir. Mesele kültürel kopuşu böylesine zorlayan yeni rejimin gerçekte İttihatçı yönetimle siyasi ve ideolojik bir süreklilik içinde olmasıdır. Ermeni kıyımında rol almış olan insanların bir bölümü Cumhuriyet döneminde bürokrat, siyasetçi veya ideolog olarak devletin içinde yer almaya devam etmiştir. Cumhuriyet’in azınlıklara karşı siyaseti ise hiçbir değişiklik olmadan İttihatçı zihniyeti sürdürmüştür. Dahası yeni rejim İttihatçıların alt kadrolarını istihdam etmiş, onları korumuş, günümüzde ’devlet içinde devlet’ intibaı veren bir kadrolaşmanın zeminini hazırlamıştır.

Ancak mesele sadece suçlunun gizlenmesi veya benimsenmesi meselesi değil... Cumhuriyet aynı zamanda ’temiz’ bir tarih yaratmanın, bu tarihten hareketle kimlik üretmenin ve söz konusu kimlik etrafında devlete itaatkâr bir toplum inşa etmenin de çerçevesini oluşturdu. ’Türk’ kimliği bugün hâlâ esas olarak topluma değil, devlete ait bir kimlik... O nedenle devlet her fırsatta bu kimliği güçlendirmek için çaba sarf ediyor. Toplum ise devleti yitirdiğinde kimliğini de kaybedeceğini sanarak, ’millileşen’ her konuda devletin yanında yer alıyor. Vatandaşlığın tanımı bile buna göre şekilleniyor... Nitekim devletin istediği gibi düşünen, onun istediği gibi konuşanlara vatandaş, diğerlerine vatan haini muamelesi yapılabiliyor.

Bu sürekli inşa halinin en kritik noktalarından biri ise ’Ermeni meselesi’... Çünkü bu konu devletin üretmiş olduğu geçmişin gerçekliğe tekabül etmediğini ortaya koyan bir döneme gönderme yapmakta. Bu nedenle söz konusu mesele Türkiye’de devletçi siyasetin meşruiyetini sorguya açıyor. Devlet ise bunu engellemeye çalıştığı ölçüde, Ermeni kimliğini Türklüğün anti tezi gibi sunuyor. Aynen Ermeni milliyetçilerin Türklüğü kullanması gibi... Öyle ki bugün her iki taraftaki milliyetçiler için de ötekinin kimliğinin ’dışlanması’, kendi kimliklerini oluşturma sürecinin ayrılmaz parçası haline gelmiş durumda. Oysa bu toprakların artık ’kendisini’ hatırlamaya ihtiyacı var. ’Kendisinin’ ne denli melez, karışık, iç içe ve zengin olduğunu fark edip, bunun keyfini çıkarmaya ihtiyacı var. Milliyetçilik hiçbir toplumun kendini sakınamadığı bir hastalanma hali... Ama bu topraklarda sıradan bir hastalıktan öte, kişiyi insanlığından çıkaran, toplumun dokusunu bozan bir yozlaşma. İyileşmenin yolu tarih üretmekten değil, geçmişi hatırlamaktan geçiyor. Çünkü ’kendimiz’ o unutulmuş, unutturulmuş geçmişin içindeyiz hâlâ...

İşte yazımın başından beri anlatmak istediklerim bu Ermeni kökenli vatandaşımız tarafından net olarak aktarılmıştır. Bu süreç biz Türkler olarak tarihin bize yapmamız için sunduğu ve halihazırda gecikmiş – gecikmekte olan Türk Birliği oluşumunu gerçekleştirmek için çalışmamızda daha da kırbaçlayıcı olmalıdır. Yaşanmışlıklar bize gerçekten dostumuz olmadığını, gösterebileceğimiz en küçük bir zaaf veya zayıflık durumunda düşmanlarımızın bizi yok etmek için faaliyete geçeceklerini sadece yakın tarihlerde yaşanmışlıklar bile defalarca göstermiştir. Kurulması düşünülen bu birlik sayesinde sadece iç ve dış düşmanlarımızın ülkemiz için planların değil aynı zamanda büyük güçlerin coğrafyamızda arzuladıkları yapıların – sistemlerin önüne geçebileceğiz. Böylelikle ülkemizin kurucusu büyük ATATÜRK’ün de vasiyetini tutmuş olacak ruhunu şad ettirmiş olmanın mutluluğunu milletçe duyacağız. Gelecek günlerin geçirmiş ve geçirmekte olduğumuz günlere nazaran daha güzel günler göstereceğine dair inancım bir Türk milliyetçisi olarak tamdır. Yazımı biri Atatürk’ün diğeri Bilge Kağanın olan iki vecizle bitirmek istiyorum. ATATÜRK “ Ne mutlu Türküm diyene” Derken. Bilge Kağan bugüne “ Ey Türk milleti işit! Üstteki mavi çökmedikçe, alttaki yağız yer delinmedikçe senin ilini, töreni kim bozabilir…” Şunu unutmayın Allah bu milleti daima korumuş ve sakınmıştır. Yine inanıyorum ki koruyacak ve yüceltecektir. Çünkü Türklük yüceldiğin de sadece din kardeşlerimiz değil bütün bir insanlıkta arzuladığı adalete ve huzura kavuşacaktır.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 21
Dün Tekil 863
Bugün Tekil 507
Toplam Tekil 1639259
IP 54.166.112.64






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































7 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


TÜRK, Yıldırımdır, kasırgadır, Dünyayı aydınlatan güneştir
(Mustafa Kemal ATATÜRK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.621 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu