Küreselcilik ve Türkiye’nin Çıkış Yolları - H. Okan Balcıoğlu - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Küreselcilik ve Türkiye’nin Çıkış Yolları - H. Okan Balcıoğlu
Tarih: 13.01.2009 > Kaç kez okundu? 2384

Paylaş


Küreselcilik terimi özellikle son 10 – 15 senedir gündemimize oturdu. Özellikle ABD’nin karşıt değeri olan SSCB ve onun savunduğu değer sisteminin çöküşü ABD’nin kendi hegemonyasını ve savunduğu değerleri dünyaya adapte ettirmek için bulunmaz fırsat vermiştir. Nesnel bakıldığında esasında diğer sisteminde yayılmacılık ve emperyalizm vurgusunda ve uygulamasında ABD’den aşağı kalmadığı dağılan eski SSCB birliği ülkelerinin hala kendilerine gelemeyişinden, Rus sempatisinden, dil ve kültür etkisinden bellidir. Bu açıdan bir ülkenin ne kadar sömürgeci ve emperyalist olduğu onun etki sahasında kalmış olan ülkelerin vatandaşlarının günlük yaşantısı ile sosyo kültürel algılarından belli olur. Günümüzde kültürü kullanmadan sömürgecilik yapmak son derece kaba ve tepki çeken bir eylemdir. Ama kültürel emperyalizme maruz kalmış toplumlar kendilerinin sömürgeciler tarafından sağılmasına ses çıkarmazlar. Bunu en iyi ifade edenlerden biri V.İ LENİN’dir. Lenin “ Kapitalizmin emperyalizmin ön aşamasıdır.” Der. Tabi vecizi ifade eden bireylerin de kurmuş oldukları sistemin ne derece zalim ve katı bir emperyalist anlayış olduğu SSCB’nin 80 yıllık sürecinde görüldü. Aradaki fark ABD sömürü unsuru olarak dini kullanırken, SSCB ideali din olarak algılatarak toplumları, milletleri sömürmüş, zihinlerini yıkayıp ruhlarını yok sayarak onları Rustlaştırmaya olmazsa en azından homosovyetikuslaştırmaya çalışmıştır. Eski SSCB coğrafyasında yaşayan insanlara bakıldığında bu amaçla en yoğun çalışmaların Türklere yönelik uygulandığını, ama buna karşın yine sisteme karşı en yoğun dirennç ve direnişin yine Türklerden geldiği görülecektir.

Günümüzde küreselcilik tabiri sermayenin sınırsız ve hür bir şekilde hareket etme ilkesinden başka bir şey değildir. Sanmıyorum ki içimizden küreselciliği 1960 ların çiçek çocuklarının hayat felsefelerinde olduğu gibi sınırsız, hudutsuz bir hayat ebedi kardeşlik, barış olarak algılayan çıksın. Böyle bir dünya olmadı olmayacakta. Günümüze kadar gelen sistemler içinde en eşitlikçi olduğunu iddia eden komünizm bile ne kadar suistimallere, eşitsizliklere açık olduğunu gösterdi. Her sistemin maddi yani altında insan ruhuna hitap eden yönü de vardır.Zaten aksi halde bir prematüre bir düşünce akımı olarak kalır.

Küreselciliğinde kendine göre acımasızlık yanını gizleyen ve sözde insani yanını ön plana çıkaran popülist yanı vardır. O da kültürel sahada yaşanmaktadır. İletişim araçlarını diğer teknolojik güçler gibi ellerinde bulunduranları görüntülü ve yazılı medya kanalları ile uluslar üstü algılar ve değerler oluşturup, popüler kültür adını verdikleri ama temeli kendi kültürel algılarına dayanan silikonlaştırılmış değer ve yargıları dünya toplumlarına sindirttirmeye - benimsetmeye çalıştıkları hepimizce malumdur. Türk toplumunun 20 yıl önce tek kanallı televizyonumuzda oynayan Dallas dizisinde işlenen hayat tarzına ve değerlerine o günkü toplumumuzun verdiği tepki, bakış açısı ile günümüz toplumumuzun verdiği tepki, yaklaşımı aynı seviyede midir. Hayır Türk toplumu kısmen değişime uğratılmış ve daha da uğraşılmaktadır. Tabi ki varolmak, yaşamak değişmek demektir ve bu da kaçınılmazdır. Ama bu dışarıdan gelen telkin ve zorlamalar ile değil ülkenin iç dinamiklerinin teşvik ve ısrarı ile oluşmalıdır. Yani bir gerek ve zorunluluk durumunda olmalıdır. Milletimizin 20 sene öncesi algıları ve değerleri, günümüzdekiler ile mukayese ettiğinizde, köprünün altından çok sular aktığını göreceksiniz.

İşte küreselcilik bu size fark ettirmeden sizi kendi değerlerine yaklaştırıyor, bizleştiriyorlar. Tabii aniden ortaya çıkan bir olgu değil bu uzun ve aşamalı bir sürecin sonucudur. Gaziantep’de bir deyim vardır – Gıdıklayarak öldürmek – diye. Bu süreci ya fark eder karşı çıkmaya çalışırsınız veya zehirli bir örümceğin soktuğu avının felç olmuş bir şekilde avcısının kendisini yemesini beklemesi sakince, elinizden bir şey gelmeden olacakları izlersiniz. Tabi ki bu onurlu duruşunda getireceği sıkıntılar olabilir. Sözgelimi Cemal Nasır hükümette olduğu dönemde Mısır halkının ahlakını bozduğunu düşündüğü Hollywood filmlerinin ülkeye girmesini ve sinemalarda oynatılmasını yasaklayan bir karar alınca, ABD nin sıkı ambargosuyla karşılaşmış en sonunda kararından vazgeçerek tekrar filmlerin ülkeye girmesini serbest bırakmıştı. Günümüzde ne yazık ki biz Türkler bize karşı yürütülen yoğun emparyelist propaganda ve kültürel asimilasyon saldırılarına karşı omurgalı bir siyaset yürütemiyoruz. Ben burada siyasete veya siyasi tarihimize girmek istemiyorum ama son 50 – 60 yılı okuyan veya yaşayanlar bu konuda bendenize hak vereceklerdir. Küreselcilik kaçınılmaz da değildir. Direnebilirsiniz Önemli olan halkın inanması ve dayanmasıdır. Bugün bunun örneklerini ön Asya ve Latin Amerika’da görmekteyiz. Ama sofraya otururken kebap yemeyi umarak oturan bir insani kusturacak kadarda yemek yedirseniz kebap yemediği sürece sofradan aç kalkacaktır. Küreselcilik bir yerde büyük iletişim kanalları ile oluşturulmuş küresel açlıktır, tüketim merakı, popüler kültür metaları ve yaşam tarzından ibarettir.

Küreselciliği kendimce nasıl algıladığımı ifade ederek, bu olguya karşı neler yapılabileceğini aşağıya belirteyim.

Önce – Cahil dostun olacağına akıllı düşmanın olsun. – atasözüne atıf yaparak soruyorum Akilli düşman daha anlayışlı, daha mı insaflıdır? Ama bana inanınız ki ziyadesi ile akıllı düşman sahibiyiz belki tahmin edemeyeceğinizden bile fazla. Denilir ki cahil dostlardan fayda görmedik hatta zarar gördük. Peki akıllı düşmanlarımızdan hep dostluk ve faydamı gördük? Hayır ne yazık ki hala da onların milletimizin başına sardıkları fitneler ile uğraşıyoruz. Cahil düşman ile akıllı düşmana bir örnek vereyim.

Cahil kasap aldığı hayvanı hemen açık bir yere götürür , çukurunu kazar sonrada boğazlar. Akıllı kasap ise önce hayvanı bir ahıra götürür, yol boyunca kaybettiği kiloları telafi etmek ve daha fazla kilo alsın diye besiye çeker. Bu süreçte istifade edilir yanlarından yararlanır daha sonra onu yürüterek mezbahaya götürür ve orada boğazlar.

Simdi aşağıda dökümünü yaptığım hususlar hakkında ki görüşlerimi ifade edeyim.

1- Günümüzde dünyada küresel değerler denilen ama emperyal kökenli toplumlara ait kültürel algılar yine kendilerinin sahip oldukları kuvvetli iletişim ağları sayesinde çok hızlı bir şekilde yayılmakta olup, dikkat edilirse bu küresel değerler suyun dalgaları gibi ard zamanlı (diakronik) olarak dünyadaki milletleri, toplumları sürekli etkilemektedir. Bu yoğun benleştirme bombardımanına karşı koymak neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bu eylemlerin sahipleri çok önceden edindikleri sömürgecilik pratiğinden edinmiş oldukları dersler ile ülkeleri askersiz nasıl kolonileştirileceklerini ve nasıl gönüllü köleleştirecekleri hususunda şaşmayacak – sarsılmayacak teoriler geliştirmişlerdir. Bunların kaynağı Batı Avrupa ve ABD’dir. Bunların içinde ise en etkilisi ABD’dir. Atatürk daha 1919 senesinde ABD hakkındaki görüşlerini şöyle ifade etmektedir. “ Bu maddi ve menfaatperest devletten büyük bir şey beklemek doğru değildir. Dostumuz yoktur. Dostumuz milli birliğimizdir.” ( Atatürk’ün Bütün Eserleri, 5/130, 131) Tabi sadece bu hükümetlerin tasarrufu ile bu düşüncenin yürüdüğünü düşünmek saflık olur. Bunlara destek veren köklü , güçlü dünyayı sığındıkları ülkenin altından yönetmeye azmetmiş holdingler, gruplar ve tröstler bulunmaktadır. Peki diyelim ki küreselcilik kaçınılmaz o zaman ne yapmak gerekli ? Bu ancak halkı kendi köklerini, öz kültürel ve milli değerlerini iyice sindirtip, ulusal menfaatler hususunda bilgilendirdikten sonra ortaya çıkacak soyut ama mantıksal netliğe ulaşmış ve sizden çıkan dalgalar ile onlardan gelen küresel dalgaların birbiriyle çatışması sonucu ortaya çıkacak ortak, melezleşmiş veya kabul edilebilir hale gelmiş olması halinde kabul edilebilir olmalıdır. Yoksa tek taraflı, hakim gücün tek taraflı kültürünü benimsemek kültürsüzlük ve soysuzluktan başka bir şey değildir. Bu açıdan madem dünyaya hitap ediyor biraz Hint, biraz Arap, biraz Çin, biraz Türk, biraz İtalyan, biraz Fransız vbg. içinde bütün dünya kültürlerinden etkiler bulunan ve her ülke insanının yadsımadan kullanabilecekleri , benimseyebilecekleri değerleri içeriyor olması lazımdır. Yoksa yukarıda belirttiğim gibi sadece batı ve kuzey den gelen alçak basınç kültür emperyalizmi dayatması olmamalıdır. Karşılıklı alış veriş olmalıdır.

2- Yukarıda da değindiğim gibi küreselcilik ortak değerlerin oluşturulması ve/veya paylaşılması olacak ise herkese acık olmalıdır. Ama küreselci görüş için kültür sadece amaçtır. Esas gaye kültürel değil iktisadidir. Sermayenin rahatlıkla dünyanın her ülkesine girebilmesi, istediği rezervlerden istediği gibi istifade etmesi, her tur gıda maddesine en kolay ve ucuz bir şekilde ulaşılmasıdır. Peki kültürel değerleri paylaşma dayatması olan böyle bir dünyada sermayede paylaşılabilecek midir? Mesela dünyanın en büyük hammadde kullanıcısı ABD’dir. Sözgelimi yabancı bir şirket sinirsiz ve gümrük korumasız bir şekilde Bangladeş için çok önemli - dünyada başka yerde rezervi olmayan veya çok az olan rezervini istediği gibi kullanacak ABD’ye taşıyacak o ülkede küreselcilik adına sermayenin serbestçe kendi ülkesini talan etmesine göz yumacak bu bir çağdaş talan ve sömürüdür. Bir canlı örnekte ülkemizden vereyim. Dünya boraks rezervinin % 70 ne sahip olan ülkemiz ne boraks ihracatını nede işlemini arzu ettiği gibi kendi tasarrufunda yapabilmektedir. Nedeni dünya boraks rezervinin %24 ABD’dedir ve oradaki bütün rezervler Braks and Chemical adlı büyük bir şirketin kontrolündedir. Bu şirket ayni zamanda Arjantin’de bulunan bir boraks rezervine de sahiptir. Anlaşıldığı gibi tam anlamıyla dünya çapında bir karteldir. Peki Türkiye ile bağı mı ne? Türkiye’ye uluslararası bir baskı yapılarak Türkiye’nin kendi madenini isletmesi ve arzu ettiği miktarda ihraç etmesi engellenmektedir. Bir dönem bor minarelini zenginleştirerek dış piyasaya satışını yapmak maksadıyla Bursa’da kurulan koca tesis işleme girmeden atıl duruma çıkartılarak paslanmaya bırakılmıştır. Gerek boraks piyasasında ki fiyatı belirleyen Amerika burada da tekliğini göstermekte aynı zamanda piyasasını kontrol etmektedir. Evet sunu demek isterim stratejik yerler yabancı sermayeye açılmamalıdır.Tabi o zaman da devletçilikle suçlanacaksınız. Ne derlerse desinler. Bakiniz küreselciliğe dünyadaki en çok örnek gösterilen ülke hangisidir ben söyleyeyim ABD değil mi ? O zaman okumaya devam edin bundan iki sene önce New York kentindeki bir rıhtıma Çin merkezli büyük bir şirket talip oldu peki ne mi oldu diyeceksiniz? Sermaye akışının serbest bırakılmasını isteyen dünyanın en büyük liberal ülkesinin parlamentosundan ret kararı çıktı. Sebep rıhtım stratejik bir taşınmazdır o sebeple satışı mümkün değildir diye. Kendi ülkelerinde yabancı sermayedarların taleplerine karşı çıkan , engeller çıkartanlar iş Türkiye’ye gelince bizi ilkel, modası geçmiş devletçilikle suçluyorlar. Şunu yine teyit etmek isterim ki yekpare bir yabancı sermayeye açılmaya bir vatandaş olarak karşı olduğum gibi dünyada söz sahibi bulunduğumuz, o ürün veya madende rakibimizin bulunmadığı, az bulunduğu kalemler ile özel eşsiz , stratejik coğrafya parçalarımızın özelleştirilmesine kesinlikle karşıyım. Bu esasla yabancılara gayrı menkul satışını da onaylamıyorum ve karşı çıkıyorum. Bunun altında yayılmacı emeller gören eski sömürge ama günümüz sözde medeni batılı ülkelerin bulunduğuna kesin olarak inanıyorum. 1858 Yılında kabul edilen ve Osmanlı imparatorluğunun 1839 da kabul ettiği Tanzimat fermanında ki maddeleri teyit eden Islahat fermanına hepimizce malum ülkelerce ama o zaman için kamuoyunca bilinmeyen ve gereksiz yere ferman maddeleri arasına sıkıştırılmış olan yabancılara gayrimenkul satışını serbest bırakan maddenin sokuşturulmuş olması ile ilgili olarak aynı yıl içinde (1858) İngiltere’de basılan Time gazetesinin yorumu ilginçtir. Bu makaleden kısa bir paragrafı günümüze atıf yapmanız niyetiyle aşağıda aktarıyorum.

“ Toprak mülkiyeti hakkının yabancılara tanınması, Osmanlı ve Anadolu topraklarında yapılan yatırımların teminat altına alınması demektir. Bu bir diplomatik başarıdır. Batı sermayesi bu toprağa nüfus etmeli, ona sahip olmalıdır.”

3- Söz sahibi olmak için güçlü olmaya gelince önce iç dinamiklerimizi ( maden, insan, bilgi vbg ) devreye sokarak açıkları kapamak gereklidir. İç ve dış borçları ödemeliyiz. Borç insanlar için olduğu gibi ülkeler içinde bir utanç kaynağıdır. Kalkınmak için illa ağır sanayiye gerek olmadığına inanıyorum. Türkiye 3 unsur üzerine eğilse inanıyorum ki dünyanın refah seviyesi en yüksek ülkeleri arasına girer. O unsurlar turizm, ziraat ve hayvancılık ve madencilik sektörleridir.

Önce Turizmi açmak isterim. Hali hazırda tarihi alan ve ören yerlerinin hangi bakanlığa ait olduğunu biliyorsunuz .Peki bu bakanlığımıza genel bütçeden ayrılan payı biliyor musunuz? % 00,4 (binde 4 )Evet yanlış okumadınız düşünsenize ilgili bakanlığa ayrılan oran en azından % 0.5 olsa ve kazılara önem verilip bir çok tarihi kent gün yüzüne çıkartılsa ve sit alanlarındaki tarihi yapılar onarılsa ben inanıyorum ki nüfusu 50 milyon İspanya’ya bir yılda 50 milyon turist gidiyorsa en azından bir o kadarda Türkiye’ye gelir. Böyle bir ülke nasıl olurdu düşünebiliyor musunuz.

İkincisi tarım ve hayvancılık. Önümüzde ki zaman süreci içinde teknoloji ve sanayi şimdiki gibi etken bir faktör rolünü kaybederek yerini beslenme, gıda üretiminin kaçınılmaz başatlığına bırakacaktır. Çünkü dünya nüfusunun çoğalması, gıda üretimine elverişli sahaların yerleşime açılması ve ekolojik koşulların olumsuz anlamda değişmesi bunu gerekli kılmaktadır. Beslenme ise hayatın devamı için olmaz ise olmazıdır. Ülkemiz ise gerek iklimi gerek ise tarıma elverişli alanları ile dünyanın bir çok ülkesinin gıpta ettiği bir konumdadır. Hayvancılık ise son zamanlar da uygulanan yanlış ekonomik uygulamalar yüzünden sekteye uğramış, bir gelir kapısı olarak görülmekten vazgeçilmiş olmasına rağmen eğer ekonomik destekler verilip ve teşvikler uygulanırsa en kısa zamanda Türkiye’nin hayvancılıkta arzu edilen noktalara çıkacağına inancım tamdır. Ayrıca tarım ve hayvancılığı bilimsel anlamda desteklemekte gereklidir. Bu amaçla botanik, hayvancılık, toprak analizi üzerine araştırma yapacak enstitüler, laboratuarlar ve bu sahalarda bilinçli faaliyet gösterilmesi için gerekli olan elemanları yetiştirecek üniversiteler, yüksek okulların kurulmasına çalışılmalıdır. Böylelikle tohum ve hayvan ıslah çalışmalarında dışa bağımlılıktan kurtulunacağı gibi ayrıca bu sahada yapılan çalışmaların ürünlerini dünyada iddialı ihracat kalemi haline dönüştürerek, ülke ekonomilerine büyük girdiler sağlayan Hollanda ve İsrail gibi ülkelerin seviyesine çıkılabilecektir. Bu sayede kırsalda yaşam şartlarının zorlaşması ve ürettiklerinin değer etmemesi yüzünden çiftini bozarak büyük şehirlere göç etmiş, insan için barınmaya elverişsiz koşullarda yaşamaya çalışan ve gerek işsizlik gerek ise zor geçinme şartlarının oluşturduğu sosyo kültürel ve ekonomik ortamda suç işleyerek toplumsal düzeni riske etme tehlikesi olan bu tür insanlarımızın geldikleri kırsal yerleşim birimlerine geri dönerek alıştıkları üretim tarzına yönlendirilmeleri sağlanabilir. Şu unutulmamalıdır ki tarım ve hayvancılık da diğer sömürü unsurları kadar istismara açık bir alandır. Sözgelimi IMF fındık üretiminde dünya da birinci sırada olan ülkemizin, sözde ekonomik getirisi düşük olduğundan dolayı fındık yetiştirmek yerine başka mahsulleri denemesi tavsiyesinde bulunurken, bir ironi teşkil edecek şekilde Ermenistan ve Gürcistan gibi ülkelere, fındık fidanları dikimi hususunda hangi uluslar arası birlik ve örgütlerin tavsiyede bulunup teşvik kredileri verdikleri araştırılmalıdır.

Türkiye dünyada kullanılan bir çok minareli coğrafyası içinde barındırmaktadır. Bunların içinde son derece stratejik olanlardan kıymetli olanlarına kadar geniş bir çeşitlilik bulunmaktadır. Bunların satışında ülke politikası ve stratejisi esas alınmalıdır. Programlı bir üretim yapılmalı, çıkan mineral mutlaka yine ülkemizde zenginleştirilerek yurt dışına satılmalı böylelikle işlemenin getirdiği artı değer ülkemizde kalmalıdır. Mevcut maden yataklarının tespiti yapılmalı, düzenli ve randımanlı olarak çıkartılması hususunda programlar geliştirilmelidir. Değerli maden yatakları ya devlet eli ile yok özelleştirilecek ise öncelik tanınmış ülkemiz şirketleri eli ile çıkartılmalıdır.

Bir iktisatçı olmamama rağmen yukarıda ifade etmiş olduğum alanlarda yoğunlaşmamız durumunda ülkemizin halihazır durumundan çıkarak arzuladığımız gelişmiş ülkeler standartlarını yakalayacağına dair güvencim tamdır. Eskisi gibi kendine yeten ama daha önemlisi kendine güvenen ve inanan bir devlet olursak o zaman şimdiki gibi onun bunun gibi birliklerin kapısında devletçe bekleyip milletimizin şerefinden taviz vermemize gerek kalmayacaktır. Eğer bir birlik kurulacak ve içinde bulunulacaksa yegane birlikteliğin Türk dünyası ülkelerinin bir araya gelerek oluşturacakları bir oluşum olması gerekmektedir. Bu oluşum sayesinde süper güç olma yolunda bütün eksikliklerimizi birbirimizden karşılayarak giderilmesi yıllarca üyesi olmak için emek ve zaman harcayıp, ekonomik – siyasi büyük tavizler verdiğimiz AB gibi birliklere girmekten çok daha yararlı ve hayırlı olacaktır. Böylelikle düşmanlarımızın da bizim milli beraberliğimiz ve toprak bütünlüğümüz üzerine fanteziler kurmalarına bir set çekilebilecektir. Eğer bu yazıda bahsettiğim hususlar dikkate alınmaz tarihin bize tanığı fırsatlar kullanılmaz, coğrafyamızın yine bize sunduğu nimetler değerlendirilmez ise bunda sadece Türkiye ve Türklük kaybetmeyecektir. Bütün dünyanın ezilmiş ve mazlum ülkeleri kaybedecektir. Şunu unutmayalım eski düşmanlarımız kimse yenileri de onlardır. Belki bazılarının ismi veya yönetim sistemi değişmiş olabilir ama Türkiye’ye ve Türklere bakış açıları aynıdır. Bununla ilgili olarak bir örnek vermek isterim. Bir Rus vatandaşı olan Vladimir JABOTİNSKY’nin 1916 da yazdığı ve yaşadığı dönemin küresel güçlerinin Türkiye’ye ve Türklere nasıl baktığını anlatan Türkiye ve Savaş isimli kitabından bir paragrafı konuyu daha da açıklayıcı olacağını düşünerek ve yine bu güne atıf yapmanız kaydıyla aşağıya aktarıyorum.

“ Bir komşunun ağzını tekrar tekrar sulandıran şey, bomboş kaynaklar ve şu andaki sahibinin bunları yapmaktan aciz olduğunun farkında olmasıdır. Doğanın boşluktan nefret etmesi ile ilgili eski bir inanış vardır. Bu nedenle Türk mirasına olan susuzluk giderilmedikçe bu boşluk asla yok olmayacaktır. Ve bu susuzluk ancak savaş yoluyla giderilebilir. Hali hazırdaki çatışmalar zaten bu susuzluğu gidermek için ortaya çıktı.”

“ Halihazırda başımızda ki belanın kökleri küçük Asya’dadır ve savaşın ilk ve nihai hedefi Doğu Sorunu’nun çözümlenmesidir.”

Yazımın sonuna geldiğimde şunu önemle vurgulamak isterim ki ne siyasi ne iktisadi hususta yabancıların telkin ve tavsiyelerini kesinlikle kaale alınmamalı gelen tekliflere şüpheli yaklaşmalıdır. Dış işlerde daima ulusal menfaatleri ön planda tutulmalıdır. Atatürk “ Hangi millet vardır ki yabancıların nasihat ve tavsiyeleri ile yükselmiştir? Tarih böyle bir şey kaydetmemiştir.” Diyerek çok güzel bir şekilde ifade etmiştir. Özellikle sözde medeni Avrupa ülkelerinin sergilemiş oldukları ikircimli, haksız, zalimce uygulamalarına, yaklaşımına şahit olmuş Atatürk ve kuşağı bu olayları hiç unutmamıştır. Atatürk Avrupa’dan dolayısı ile kapitalist tabir ettiğimiz dünyadan gelen vaat ve tekliflere karşı her zaman duyarlı ve temkinli davranmıştır. Atatürk o ülkelere karşı ihtiyatlı yaklaşımını “ Avrupalıların namusuna güvenemeyiz” Derken. Bulunduğu mecliste İngilizlerden bahsedilirken “ Milletimiz namusludur, namuslu muhatap ister.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 15/87) 1923 yılında Avusturyalı bir gazeteciye şöyle söylüyor “ Batı haraplığımızı çabuklaştırmak için ne lazımsa yapmıştır.” (Aynı eser,16/118) Atatürk’e göre “ Avrupa milletlerinin bizimle münasebetlerinin can damarı siyasi entrikalardır.” ( Aynı eser, 16/37) “ Onlar bizi adam saymaz, bize karşı vefasızlığı namusa aykırı görmezler.” (Aynı eser, 5/28)

Bu kadar yaşanmışlığın bize aktardığı bunca nasihattan sonra onların kurduğu birliklere sözde üye olabilmek için onlarca yıl inadına beklenmiş yinede bir ümit ile beklenmektedir. Türkiye bir birlik içinde yer olacaksa o hiç girmeyeceğimiz veya transformasyona uğramış olarak girebileceğimiz Avrupa Birliği değil, yukarda ki paragrafta belirttiğim gibi ancak özü, dili, kültürü bir ve zengin kaynaklara sahip Türk dünyası ülkelerinin oluşturacağı bir birlikte yer almalıdır. Atatürk’ün “ Türk birliğinin bir gün olacağına görmüş gibi inanıyorum.” Vecizesini kendimize düstur alıp bunun gerçekleştirilmesi hususunda hepimiz çalışmalı ve insanlarımızı bu konuda bilinçlendirmeliyiz.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 16
Dün Tekil 880
Bugün Tekil 31
Toplam Tekil 1641266
IP 54.167.149.128






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































10 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Yüksel Türk; senin için Yüksekliğin Hududu Yoktur. (Mustafa Kemal ATATÜRK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.406 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu