Tarihteki Yaşanmışlardan Alınacak Dersler ve Geleceğe Yansıması - H. Okan Balcıoğlu - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Tarihteki Yaşanmışlardan Alınacak Dersler ve Geleceğe Yansıması - H. Okan Balcıoğlu
Tarih: 09.01.2009 > Kaç kez okundu? 2067

Paylaş


Tarihteki hiçbir olay anın sonucu değildir. Her olayın tarihin devamlılığı süreci içinde meydana gelmiş başka olayların sonucunda ortaya çıktığı bir gerçektir. Ortaya çıkan oluşum diğer başka oluşumların altlığı görevini yaparak rutin bir devinim içinde devam eder gider. Gerçekleşen hiçbir olay yoktur ki nedenleri – sebepleri geçmişe dayanmasın.

Osmanlı devletinde, aydınlanma ve talep hareketleri birbirini tekrar edecek şekilde çok kısa zaman aralıkları ile meydana gelmiştir. Tanzimat ve Islahat fermanları akabinde I. ve II. Meşrutiyetler. Bu oluşumların hepsi 100 yıllık bir zaman içinde gerçekleşmiştir.

Sultan II. Mahmut devletin sınırlarının hızla gerilemesinin yegane sebebi ile buna endeksli olan vergi gelirlerinin düşmesini, ülkede çıkan ayaklanmaları Avrupa’nın ileri ülkelerinin sahip olduğu teknoloji ve askeri sistemine ayak uyduramamak olduğunu görmüştü. Eğer Osmanlı’nın devlet olarak devam etmesi gerekiyor ise güçlü ülkelerin uygulamakta olduğu sistemlerin örnek alınmasında gerek olduğu kendini göstermekteydi.

Sultan Mahmut bu hususta o dönem için radikal sayılacak kararlar aldı ve bunları uygulamaya başladı. Ordu sistemini yeniledi. Devlet idaresi iç ve dış olarak ikiye ayrıldı. Tüzük ve yönetmeliklerin hazırlanması için komisyonlar tesis edildi. Büyük eyaletler illere bölündü, ayanlıklar kaldırıldı ve doğrudan idare olarak merkeze bağlandılar. İnsan yetiştirmek için bir çok yeni okullar açıldı. Posta ve karantina teşkilatları kurulup, yol yapımına önem verildi.

Sultan II. Mahmut 1839 de hayatını kaybedip yerine Sultan Abdülmecit geçtiğinde halefi padişah tarafından yapılan çalışmalara bir form verme ve geliştirme yapılmasının gereği kendini göstermekte idi. Osmanlı devletinin din merkezli millet anlayışında çok büyük bir güce ve yere sahip olan Ortodoks azınlık kendiside Ortodoks olan Rusya’nın sürekli ilgi sahasında bulunmakta, bunu devletin iç işlerine karışmak için sebep olarak kullanmakta idi. Sırp ve Yunan ayaklanmasında Rusların bu yöndeki taraflı çalışmaları ve yayılmacı siyasetleri Osmanlı idarecileri ve Batılı güçlü ülkelerce ( Avusturya – Macaristan, Fransa, İngiltere imparatorlukları.) Batılı ülkelerin Osmanlı idarecilerine telkini Rusların Ortodoksları bahane ederek devletin iç işlerine müdahale etmesini, engelliyecek reformların yapılması idi.

Nihayet Hariciye nazırı Mustafa Reşit Paşa, devlette belli konularda düzenlemeler yapılması hususunda genç padişahı ikna ederek onaylattığı Tanzimat fermanını 03 Kasım 1839 da ilan etti. Artık herkes devlet karşısında eşitti. Vergi ve askerlik her vatandaşın görevi olup, her tür dini ayrımcılık kaldırılmıştı. Bu dönemde devlet adamı ve batılı tarzda asker yetiştirmek için gerekli olan bir çok yeni okul açıldı. Ülkenin muhtelif yerlerinde küçük ölçeklide olsa sanayi kuruluşları faaliyete geçti. Azınlıkların eşit vatandaş oldukları tekrar teyit edilerek eskiden sadece Rumlara tanınan devlet memurluğu hakkı bütün gayrimüslimlere de tanındı. Hukuksal hakları genişletildi. Ama en ilginci ise buraya sokulmuş olan yabancılara toprak satış hakkının tanınmış olmasıdır.

Özellikle Islahat fermanının çıkması hususunda ön ayak olan ülkelerin telkini ile eklenmiş olan yabancılara toprak satışı maddesi özellikle Fransa ve İngiltere’de sevinç ile karşılanmış, büyük bir diplomatik başarı olarak görülmüştür. Tabi ki bu maddeyi Osmanlı bürokratları kendi arzularınca eklemiş değillerdi. Bu maddenin eklenişi Kırım Harbinde, Osmanlıyı Rusya’ya karşı destekleyen İngiltere, Fransa ve Avusturya’nın 1856 Paris Konferansı öncesinde, Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’nın müdahalelerine karşı korumanın bedeli ve Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa Devletleri ailesine katılmasının şartı olarak ileri sürülmüş ve kabulü talep maddelerden sadece biriydi.

İlk önce Rusların ülke içindeki Ortodoksları bahane ederek Osmanlı devletinin iç işlerine karışmasına engel olmak için kabul edilen Tanzimat fermanı ile daha önce azınlıklara tanınmış olan hakları daha genişletilmiş bir şekilde teyit eden Islahat fermanı Osmanlı devletinin arzu ettiği amaca ulaşması hususunda bir yarar getirmedi. Aksine işler eskisine oranla daha da sarpa sardı. Çünkü eskiden sadece azınlıkları bahane siyasetini sadece Rusya yürütürken şimdi Avrupa ülkeleri de Osmanlı devletine müdahil olmaya başlamıştı. İngiltere bu tarihlerde meşhur şark sorunu kavramını oluşturmuş, bunun ile ilgili üzerinde yoğunlaşacağı siyasi argümanları tespit etmişti.

Gerek Tanzimat gerek ise arkasından gelen Islahat fermanı ile tanınan haklar Osmanlı azınlıklarının özelliklede Hıristiyanlarının ayrılmacılığı amaçlamış milliyetçilik akımlarının daha da kuvvetledirmekten başka bir işe yaramadı. Artık daha rahat organize olabiliyor, propaganda maksatlı yayınlar yapıyor, toplantılar düzenliyorlardı. En önemlisi ise arkalarında artık sadece Rusya yoktur, Osmanlı devleti coğrafyasının bir çok kentinde konsolosluklar açan ve onların hamisi rolüne soyunan İngiltere ve Fransa gibi dönemin süper gücü ülkeler vardır. Osmanlı bürokratlarının oluşturmaya çalıştıkları Osmanlılık kimliği kendini Türklere yakın hisseden çok küçük bir Hıristiyan tebaa dışında dikiş tutmamış, benimsenmemişti. Bu kimlik sadece dini anlamda kendilerini aynı dinden gören Müslüman tebaa için söz konusu idi. Burada bile bağlayıcı etmen Osmanlılık değil geleneksel ümmet anlayışı idi. O dönem incelendiğinde Araplar arasında da yavaş yavaş milliyetçilik esaslı taleplerin kendini göstermeye başladığı göze çarpmaktadır.

Tanzimat ve Islahat fermanlarının ilan edildiği süreç incelendiğinde vatandaşlık hakları Müslüman tebaa ile eşit konuma getirilen, hatta bazı maddeler iyice irdelenirse daha da geniş imkanlar sağlanmış olan Hıristiyan tebaanın ekonomik ve eğitim seviyesinde ciddi bir yükselişin olduğu görülecektir. Bunun başlıca sebebi özellikle Tanzimat fermanı ile Osmanlı topraklarına gelen ve sahil şehirlerine yerleşen batılı tüccarlardır. Osmanlı Türkçesinde Levanten olarak adlandırılan bu kesim ülkenin iç kesimlerine yolculuk yapmanın ve yerli halkla temas etmenin onlar açısından risk, zorluk getireceğini düşünerek Osmanlı vatandaşlığı olan Hıristiyanları kendileri adlarına ticarette kullanmaya başlamışlar, bu suretçe hem o aracı şahıslar hem de onların gittikleri yerde temasa geçtikleri azınlıklar hızla zenginleşmişlerdir. Azınlıkların gelir seviyesinin artması ile çocuklarına daha iyi bir eğitim aldırtma kaygısı ortaya çıkmış gerek Balkanlarda, Anadolu’da gerek ise Arap coğrafyasında bir çok Hıristiyan cemaat okulu açılmış olup batı eğitim müfredatı ile eğitim vermeye başlamışlardır. Bunun yanı sıra bir çok kökü Avrupa ülkelerine dayanan misyonerlik örgütleri Osmanlı coğrafyasının genelinde bir çok okul açmışlardır. Cemaatlerin içinde ki güçlü aileler çocuklarının yüksek tahsil alması için yurt dışına (İngiltere ve Fransa ) göndermişlerdir. Yurt dışına giden gençler o ülkelerde millet esaslı sistemlerden etkilenmiş, milliyetçilik duygusu Hıristiyan gençler arasında hızla yayılmış, ülkeye geri dönüşlerinde kendilerine tanınmış haklardan ve Avrupa ülkelerinin onlar üzerindeki verasetinden cesaret alarak sürekli hak talep eder bir konuma gelmişler ve kendi milletlerinin bağımsız yaşayacağı bir ülke gayesi ile siyasi olsun, silahlı olsun organize olup çalışmaya başlamışlardı.

Yaşanılan dönem içinde Müslüman tebaanın kendi gibi cemaat olarak gördüğü Hıristiyanların kendilerinden daha avantajlı bir konuma gelmeleri ile buna endeksli olarak gelir ve eğitim seviyelerinde ki yükselişi kolay kabul edilebilecek bir şey değildi. Özellikle Sultan Abdülaziz döneminde yurt dışına eğitim için gönderilen Türk gençlerin Avrupa ülkelerinin ihtişamından ve gücünden Hıristiyan vatandaşları kadar etkilenmemeleri imkansızdı. Bu gençler zamanla içine düştükleri aşağılık kompleksinden kurtularak ülkelerinin de bulundukları ülke gibi neden olamadığını ve nasıl olması gerektiğini sorgulamaya başlamışlardı.

Eğitimlerini tamamlayıp ülkeye geri dönen gençler Osmanlı devletinin batı karşısında geri kalmasının ve onun karşısında zayıf düşmesinin sebebini mutlaki yönetime ve iktidarı kendilerinden başka güçler ile paylaşmayı arzu etmeyen Tanzimat ve İslahat fermanının hazırlayıcıları ve uygulayıcıları olan üç paşaya bağlıyorlardı. ( Ali, Mustafa Reşit ve Ahmet Cevdet Paşalar ) İlginç olan şudur ki kaderin bir cilvesi, kendilerinden 50 yıl sonra iktidara gelen İttihat ve Terakki için de aynı sebepten dolayı üç paşa suçlanacaktır. ( Enver, Talat ve Cemal Paşalar)

Batılı eğitim almış ve bulundukları ülkelerin yönetim sistemlerini analiz etmiş olan gençler mevcut despot yönetimin sonlandırılması gerektiğini bunun yerine batı ülkelerinin ki gibi meşrutiyet sisteminin tercih edilmesi gerektiğine inanmakta idiler. Bu amaçla arzu ettikleri sistemi Osmanlı devletinde uygulatmak için, çoğu Avrupa ülkelerinde yüksek eğitim almış gençlerden oluşan bir grup İttihadı Osmani adı ile 1865 yılında örgütlendi. İttihadı Osmani mensupları özellikle Tunuslu Hayrettin Paşanın dönemin gelişmiş ülkeleri ile mevcut durumu karşılaştırdığı ve 1868 de basılan Akvemü’l-Mesalik fi Ma’rifet_i Ahvali’l Memalik (Ülkelerin Durumunu Öğrenmek için En Emin Yol) adlı kitabından çok etkilenmişlerdi. Teşkilat amaçları doğrultusunda çalışmalarına hız verdi. Fakat çalışmalar dönemin iç işleri bakanı Ali paşanın dikkatini çeker ve bu örgütün mensuplarına tutuklama emri çıkarttırır. İttihadı Osmani üyelerinin büyük çoğunluğu yurt dışına kaçar ve kendileri hakkında tutuklama kararı çıkarttıran Ali paşanın ölüm tarihi olan 1871 yılına kadar ülkeye dönemezler. Bu zaman zarfında bulundukları ülkelerde teşkilatlarının adına çalışmalar yaparlar. Bu çalışmalar, yabancı ülke bürokrat ve siyasileri ile görüşüp onlara düşündükleri sistem hakkında bilgilendirme yapmak ve siyasi desteklerini talep etmek, Osmanlı vatandaşlarına meşrutiyet lehine propagandalar yapmak, gazeteler ve broşürler bastırtıp bunları Osmanlı topraklarına gizlice sokarak dağıtımını gerçekleştirmek gibi faaliyetlerdir.

Peki bunların yönetim sisteminin meşrutiyet olmasındaki ısrarları sadece Avrupa’ya kuru bir özentiden mi ibaretti? Tabi ki hayır. O zaman esas maksatları ne idi?

İttihadı Osmani üyeleri incelendiğinde çoğunluğun Müslüman – Türk kökenli olduğu görülecektir. Osmanlı devletinin son 200 yılı özellikle Avusturya ve Rusya ile yapılan savaşlarda büyük toprak kayıpları ile başlamıştı. Bunu içinde bulundukları yüzyılın (19.) başında ki Yunan ve Sırp ayaklanması takip etmiş, Avrupa ülkeleri haksız yere despotik olarak adlandırdıkları Osmanlıya karşı ayaklanan milletleri desteklemiş, o coğrafyalarda katledilmiş on binlerce masum Türkü görmemezlikten geldikleri gibi Osmanlı devleti ile hiçbir sorun yaşamadıkları bir dönemde İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları Yunan ayaklanmasını bastırmak için Mora yarımadası sahilindeki Navarin’de demirlemiş olan Osmanlı ve Mısır donanmasına ani baskın düzenleyerek 30 bin askerimizin şehit olmasına sebep olmuşlardır. Bunu takip eden zaman içinde batının Osmanlı devletine yaklaşımı hiç değişmemiş ne olmasına ne de ölmesine denilecek bir şekilde yaşamını sürdürmesine tahammül gösterilmiştir. Özellikle Rusya’nın müdahalelerine son vermek için İngiltere’nin teşviki ile kabul edilen Tanzimat fermanı ile yine Rusya ile yapılan 1855 Kırım harbinin arkasından Osmanlı devletine destek olan ülkelerin teşviki ile kabul edilmiş olan Islahat fermanı arzu edilen toplumsal barışı getirmediği gibi azınlık problemlerinin daha da genişlemesine ve azınlıklar ile Müslümanlar arasında ki ekonomik – siyasi uçurumların oluşmasına sebep olmuştur. Müslümanlar tebaa mevcut durumdan son derece rahatsızdı.

Bu durumun düzeltilmesinin tek çaresi o dönemin en ideal çoğulcu yönetimi olan meşrutiyetti. Oluşturulacak mecliste her milletten temsilci düşüncelerini ve kendi mensup olduğu cemaatin sorunlarını ifade edebilecekti. İşte bu meclis çatısı İttihadı Osmaniciler için devletin devamı ve bakası için çok önemli idi. O günkü coğrafyamızda Müslüman nüfus oranı Hıristiyan nüfus oranında çok fazlaydı. Dolayısı ile bölgelerden yapılacak seçimle meclise girecek olan Hıristiyan temsilciler her halükarda yine seçilmiş olan Müslüman temsilci sayısından daha aza düşecekti. Böylelikle meclis içi oylamalarda Müslüman çoğunluğun düşünceleri ve dilekleri daha çok kabul görecek hem de bu demokratik ortamda gerçekleşeceği için kendileri gibi aynı veya benzer sistemle yönetilen, Osmanlı devletinin iç işlerine çeşitli bahaneler ile karışmayı alışkanlık haline getirmiş olan ülkelerin de böylelikle önü tıkanmış olacaktı.

Bu İttihadı Osmanicilerce açıkça ifade edilmeyen ana hedefti. Meşrutiyet hususunda fikirlerini paylaştıkları İngiltere Osmanlı devletinin bu sistemi tercih etmesinden rahatsız olmuştu. Çünkü mevcut sistem de ikna edilecek kişi sayısı bir padişah ile 3- 4 kişiyi geçmiyordu. Ama mecliste bu oran siyasi partiler seviyesine çıkıyor daha fazla efor, daha fazla zaman ve para gerektiriyordu. Ayrıca İngilizler Müslümanları kendi dinleri ile yönetmenin yolunu Hindistan’da öğrenmişti. Bunun için sömürge valiliğince sahte, paravan tarikatlar bile kurularak Hintli Müslümanların cihat anlayışı hadım edilmiş sözde ılımlı hale dönüştürülmüştü. İngilizlerin Osmanlı devletinde gerek Türk gerek ise Araplardan kendine yakın gördüğü ve onların lehine görüş bildiren sözde din alimleri, tarikat şeyhleri vardı. Meşrutiyet sisteminde bunların toplum içinde ki etki gücünden de istifade etmek zora girecekti. ( Siyasette dini kullanmak İngilizlerin en çok kullandığı metodlardan biriydi. II. Meşrutiyettin ilanından sonra vukuu bulan ve Şeriat yönetimi talebiyle İstanbul’da meydana gelen 31 Mart ayaklanmasınında altında İngilizlerin olduğuna dair kanıtlar bulunmuştur.) Fakat Osmanlının meşrutiyet ile yönetilmesi fikrinin Fransızlarca memnuniyet ile karşılanması üzerine İngiltere isteksizde olsa bu görüş sahiplerine olumlu yaklaşmak ve desteklemek zorunda kaldı.

Yaşanılan olayların ve ekonomik uygulamaların getirdiği karmaşa ile 1876 yılına gelindiğinde içinde Midhat paşanın da bulundu bir grup ittihatçı Abdülaziz’i tahttan indirerek yerine V.Murat’ı geçirdiler. Fakat yeni padişahta psikolojik rahatsızlıklar tespit edilince onu yerine tahta II. Abdülhamit’i geçirdiler. Yeni sultan ittihatçıların meşrutiyeti uygulama düşüncesini biliyor, o sistemin mevcut durum için ideal olmadığını ve ülkeyi daha da kötüye götüreceğini düşünüyordu. Ama Abdülhamit tahta çıktığı günler ile beraber Balkanlarda’da ayaklanmalar başlamış, Çarlık Rusya’sı Osmanlılara bir ültimatom vermişti. Büyük Avrupa devletlerinin İstanbul’da toplanan bir konferansta Balkan sorununu tartıştıkları ve Osmanlı devletinden reformlar yapmasını istedikleri sırada, iç ve dış baskılara daha fazla dayanamayan II. Abdülhamit siyasal bir manevrayla 23 Aralık 1876’da Kanuni Esasi’yi (anayasa) ilan etti. Mithad paşa ise sadrazam seçilmişti. Böylece meşruti yönetime geçilmiş oluyordu. Kanuni Esasi uyarınca iki kanatlı bir parlamento oluşturuldu. Üyeleri seçim yoluyla belirlenen meclise Meclis-i Mebusanı, üyeleri atama yoluyla belirlenen meclise de Âyan Meclisi deniyordu. İki meclisin oluşturduğu parlamento Meclis-i Umumi (Genel Meclis) olarak adlandırılmıştı.

İlk günlerde meclisin çalışması devletin geleceği için umut vaat eden bir izlenim verdi. Fakat daha sonra karmaşa başladı eskiden sadece Hıristiyanlardan gelen bitmek tükenmek bilmeyen şikayetlere ve taleplere devletin Müslüman tebaası da eklenmişti. Araplar, Arnavutlar Hıristiyanlara tanınan imkanlardan da istifade etmek istiyorlardı. Bu sırada Rusya’nın Rumeli’ye göndermiş olduğu Rus subayların komuta ettiği eşkıya çeteleri işbirliğine girip Türk ve devlete bağlı Bulgar yerleşim yerlerine saldırıya geçmesi ile 1876 Bulgar ayaklanması başladı. Devlet askeri tedbire başvurarak bu ayaklanmayı bastırdı. Fakat Avrupa ve Rusya her zamanki gibi olayları kendi perspektiflerinden daha doğrusu görmek istedikleri gibi gördüler. Osmanlı devletine karşı olumsuz hava dış dünyada hızla artıyordu. Tam bu sırada yeni kuruluna Karadağ devleti Osmanlı devleti ile sınırı üzerinde bulunan ve nüfusunun tamamı Sırplardan oluşan küçük bir kasabanın kendilerine verilmesini talep etti. Osmanlı meclisi bunu oturum gündemine aldı. Yapılan tartışmalarda yukarıda belirttiğimiz gibi nüfusunun tamamı Sırp olan ve terki durumunda hiçbir sorun yaşanmayacak olan kasabanın Karadağa’a verilmesinin söz konusu olamayacağına karar verildi. Karadağ ile savaşın eşiğine gelindi. Karadağ Ortodoks bir devletti ve hamisi de Rusya idi. Bu Ruslar için topraklarını Balkan yarımadasına doğru genişletmek için bulunmayacak bir fırsattı. Zaten 1876 Bulgar ayaklanmasından dolayı Avrupa’da Osmanlı devleti aleyhine kuvvetli bir kamuoyu oluşmuştu. Bunun en büyük destekçisi ise İngiliz Başbakanı Gladstone’du.

Abdülhamit kendisine göre yersiz bir zamanda ve karar ile Rusya gibi bir güçlü bir ülkeyle savaşa sokan meclisin çalışmalarını durdurdu. 1878 de yeniden toparlanma çalışmaları yapan meclisi tamamen kapattırdı. Yıllar sonra o mecliste bulunan ve Rusya ile savaşa girilmesi hususunda oy veren Hıristiyan ve Arap milletvekillerinden bazıları bunu kasten yaptıklarını, bu yolla Osmanlı devletini zayıf düşürerek kendi devletlerini kurmak veya daha özerk bir yapı kazanma kaygısı içinde olduklarını ifade etmişlerdir. Bu Tanzimat ve Islahat fermanları ile meşrutiyetin sonucunu kısaca değerlendirmek gerekirse;

Bu fermanlarla, devletin çöküşünün toplumsal ve ekonomik nedenleri araştırılmadan, bazı Avrupa kuruluş yapıları ile anlayışlarını ülkeye getirmekle devletin kurtarılabileceği sanılmış fakat bu fermanlar ve uygulamalar aynı bir bebeğe kebap yedirmeye kalkmak gibi toplum algısına yerine göre fazla, yerine göre ters gelmiş sistem kuruluş ve anlayış ikilemine düşmüştür. İslam dünya görüşü ve bu anlayışla kurulan kuruluşlarla birlikte batı taklitçisi kuruluşlar türemiştir. Bu iki ayrı görüş ve kuruluşlar arasındaki çatışmalar sonucunda toplumun içinde daha büyük sorunlar, çatışmalar, ayrışmalar çıkmış, çöküşü önleyeceği düşünülen fermanlar ve meşrutiyet uygulaması kendilerinden beklenen etkiyi gösterememiştir. Bu dönemde batının ekonomik desteğine, vereceği borçlara gereksinim duyan Osmanlı devleti bunları ancak batı devletlerine çeşitli imtiyazlar vermek koşuluyla elde edebilmiştir. Bu imtiyazlar sayesinde Osmanlı topraklarına giren yabancı sermaye ve yatırım, sahip olduğu imkan ve güçle yerli sanayii büyük ölçüde öldürmüştür. Böylece Osmanlı devleti yarı sömürge haline gelmiş, bütün ekonomisi ile yer altı ve üstü zenginlikleri batılı devletlerin kontrolüne geçmiştir.

Bu savaşın sonunda Ruslar hem Balkanlarda hem de doğuda ciddi miktarda topraklar almışlar, yüz binlerce sivil ve asker ölmüş, yine yüz binlerce kişi göç etmek zorunda kalmıştır. İstanbul’un banliyösü olan Yeşilköy’e ( Ayastefanos) kadar gelmiş ve Osmanlı devletine çok ağır koşulları olan bir barış antlaşması imzalattırmışlardır. Balkanlarda Bulgaristan adında yeni bir devlet doğmuş yanı sıra devlet doğu Rumeli sorunu denilen yeni problem ile karşı karşıya kalmıştır. Devletin Rusya kalmış olduğu acizlikten cesaret alan Anadolu Ermenileri içindeki ayrılıkçılar cesaretlenmiş, ileride devletin başına büyük gaileler açacak örgütlenmelerinin alt yapılarını oluşturmaya başlamışlardı.

Bu tarihten II. Meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılına kadar Abdülhamit’in durumu idare etme becerisi ve günü kurtarma çabasıyla (İdareyi maslahatı) gelinmiştir. Bunun yanı sıra devlet yinede toprak kaybetmiştir. Söz gelimi 1878 de Bosna Hersek’in Avusturya – Macaristan İmparatorluğu tarafından işgali, 1882 de Tunus’un Fransızlar, Mısır’ın ise İngilizlerce işgali, 1885 de doğu Rumeli’nin Bulgarlarca ilhakı, 1895 de Sudan’ın, 1901 de Kuveyt’in yine aynı tarihlerde Sana’nın kuzeyinin İngilizlerce işgali. 1909 da Girit sadece hukuksal anlamda bağlı idi.

Abdülhamit dönemi Bu süre bir istibdat yönetimi idi ama o ortamda I.Meşrutiyeti hazırlayan zemin kadar ikincisini hazırlamaya müsait bir zemin oluşturuyordu. Fakat bu Osmanlı devletinin artık son devamlılığı hususunda yapacağı son deneme olacaktı. II. Meşrutiyet’e (1908) gelindiğinde artık kendilerini genç Osmanlılar değil genç Türkler olarak ifade ediyorlardı. Türklüğü Osmanlı coğrafyasında ön plana çıkartmayı arzuluyor bu hususta parti programı oluşturuyorlardı. Fakat 1911 de Trablusgarb’ın İtalyanlarca işgal edilmesinin akabinde 1912 Balkan savaşının başlaması her şeyi değiştirdi.

Balkan savaşı (1912 – 13) bittiğinde artık oluşturmayı düşündükleri oluşum bir hayal olmuştu. Çünkü Balkan savaşında sadece 125 bin km2 toprak kaybetmemiştik aynı zamanda o topraklar üzerinde yaşayan ve Türkleri Osmanlı milletleri içinde baskın hale getiren eğitimli bir nüfusu da o coğrafyada bırakmış olduk. Artık Türkler mecliste eskisi gibi baskın değildi Arap milletvekili sayısı Türk milletvekili sayısına çok yaklaşmıştı. (80 Türk, 50 Arap milletvekili) Bundan sonra iktidarda ki parti I.Meşrutiyet ve öncesinde ortaya atılan fakat toplum tarafından dikiş tutmayan, benimsenmeyen Osmanlılık kimliği yerine Osmanlıcılık ( Türkiyecilik gibi) kimliğine sarıldı. Zaten de 1914 senesi itibariyle savaş kapıda idi. Arap coğrafyası üzerinde İngilizlerin uzun süredir istihabarati çalışmalar yapıp ayaklanmaları hususunda Arap milliyetçisi kesimler ve aşiretler ile temas halinde oldukları biliniyordu. Ama ileride yaşanalar ve devletin sonunu getiren I.dünya savaşıda gösterecektir ki bu coğrafi - ümmet birliğini savunan siyasi düşüncede, azınlık olarak adlandırılan toplumlara tanınan her türlü imtiyazlarda, taleplerine verilen olumlu yanıtlarda onların devletten ayrılmasına ve düşmanın kucağına düşmelerine engel olamayacaktır. Böylelikle Osmanlının son kalan toprağı da tuzla buz olacak devlet olarak kendisi de tarih kitaplarının tartışmalı bir konusu olarak kalacaktır.

Kurtuluş savaşı konumuna gelindiğinde artık ulus devlet sınırlarımız neredeyse belli olmuştu. Yakın tarihte yaşadıklarından aldıkları dersle, kurucu kesim bir millet oluşturmanın mayonez oluşumu kadar zor olduğu bilinci ile bunun içine esnek ve muğlak lik - ciliklik gibi takıları katmaktan uzak durmuş, ilerde güçlü devletlerin Osmanlı devletinin iç işlerine karıştığı gibi müdahale etmesine kesinlikle izin vermeyeceği bir anayasal vatandaş – kimlik tanımı yapmışlardır.

Yazımın sonunda belirtmeliyim ki tarihin tekerrür etmesi insanoğlu için bir lütuftur. Bu sayede insanlar ve milletler tecrübelerini, güçlerini arttırır, olması muhtemel olumsuzluklara karşı tedbirler alırlar. Acı olanı bu tekerrürü bizim yaşamamızdır. Keşke gelişmiş, güçlü ülkeler gibi başka ülkelerde tekrar eden olayları biz takip etsek de bu laboratuardan arzu edilen sonuçları çıkarabilsek. Umarım yazı çerçevesinde anlatılan yakın tarihimizdeki açılım kaygılarının ve yabancı tavsiyeleri ile hareket eden kimi samimi, kimi art niyetli devlet adamlarının Osmanlıyı nasıl hızla kaçınılmaz şekilde çöküşe götürmesinden gerekli dersler çıkartılır. Bir atasözü vardır derki bir kere aldanırsan suç seni aldatandadır ikinci defa yine aynı kişi tarafından aldatılırsan bu sefer suç senindir. Biz Türklerin tarihi incelendiğinde aynı hataları bir çok kez tekrar ettiğimiz ve düşmanlarımızın oyununa geldiğimiz görülecektir. Artık ülkenin bekası hususunda sadece devleti yönetmekle sorumlu olan siyasiler ve onların altında çalışan bürokratlar değil biz bütün vatandaşlarda son derece duyarlı olmalıyız.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 14
Dün Tekil 767
Bugün Tekil 401
Toplam Tekil 1637462
IP 54.197.142.219






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































5 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Üstümüze kılıç çekilmedikçe, ülkemize girilmedikçe, teb'ama cefa edilmedikçe Bizden kimseye zarar gelmez. (Fatih Sultan MEHMET)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 2.098 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu