DOĞAL HAYATA YÖNELEN DÜŞMANLIK - Mustafa Nevruz SINACI - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









DOĞAL HAYATA YÖNELEN DÜŞMANLIK - Mustafa Nevruz SINACI
Tarih: 11.01.2011 > Kaç kez okundu? 2020

Paylaş




Doğal hayata büyük bir darbe vurmak için hazırlanan, çevre katliamı ve talanı yasallaştıran “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı” geri çekilmelidir.

12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa değişikliğinde öne çıkan, en önemli maddelerden biri de, İdari Yapının ve Sayıştay’ın yetki alanlarının kısıtlanmasıydı. Bu değişiklikle, halkın idari dava açabilme hakkı elinden alınmaktadır. Şimdi, bu hükümet tarafından TBMM’ye “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı” gönderilmiş bulunuyor.

Ancak, “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı” olarak isimlendirilen tasarı, tabiatı ve biyolojik çeşitliliği yok edecek; doğayı, doğal hayatı ve insan yaşamını hiçe sayan, sermayeye yeni rant alanları açmak üzere hazırlanmış bir rant ve talan yasasıdır.

Milli park, Doğal sit, Özel çevre koruma bölgeleri vb. alanlarını da içine alan, doğayı metalaştırmayı amaçlayan bu yasayla geçmişte verilen koruma statüleri ortadan kaldırılacak, hiçbir sit alanı güvencede kalmayacaktır. Böylece doğal sit alanları nedeniyle, 3. İstanbul boğaz köprüsü projesinin önündeki yasal engeller de kaldırılmış olacaktır. Ayrıca, tasarı ile su havzaları, mera, tarım ve hazine arazileri, ormanlar, tarih ve kültür pazarlanmak isteniyor.

Yasalaşması halinde ülkemizde yetişen birçok endemik bitki türü yok edilecek, tüm doğal alanlar, 3–8 yıllığına yasal koruma sınırı dışına çıkarılarak bu yasadan aldığı güçle hiçbir engeli tanımak istemeyecek olan; Hırs ve ihtiras zebunu bazı belediye başkanları ile çevre ve orman Bakanlığı’nın insafına terk edilecektir. Dahası, ülke düzeyinde, “üstün kamu yararı ve stratejik kullanım izni” adlı düzenlemelerle doğal doku, (ekoloji) tarihi eser ve insanlık kültürü, kural, yasa ve ahlâk tanımaz sermayenin emrine devredilebilecektir.

Su kullanım hakkı sözleşmeleri ile hidroelektrik santral (HES) yapımı için 49 yıllığına şirketlere devredilen 2000 civarında dere ve su havzasının ticarileştirilmesinin önündeki tüm engeller ortadan kaldırılacak; ekilebilir, verimli tarım, ziraat ve elverişli hazine arazileri, ormanlar, meralar şirketlere peşkeş çekilecek; Siyanürle (zehirle) maden arama ve çıkarma faaliyetlerinin önündeki cılız sayılabilecek yasal engeller de kaldırılarak, Türkiye’nin her yanının rantiye şantiyeleri haline getirilmesi plânlanmaktadır.

DAHASI VAR...

Yaşam alanına sahip çıkan halka karşı özel güvenlik:

Yasa taslağıyla, koruma plânlarının yapılması özel kuruluşlara, koruma görevi de özel güvenlik birimlerine verilerek, şirketlerin silahlı elemanları halkın karşısına dikilecek; Suyu, ormanı, tarlası, merası, doğası, tarihi ve kültürü için mücadele eden, yaşam alanlarını savunan duyarlı, onurlu ve sorumu insanlarımız her türlü saldırıyla karşı karşıya kalacaktır.

Yasa tasarısı geri çekilsin

Dünyada, hızla tüketilen doğal kaynakların artık sınırına gelmiş durumdayız.

Vahşi kapitalizmin sınırsız sömürü hırsı nedeniyle doğal alanlarımız hızla tükenip yok olmakta ve doğal denge süratle bozulmaktadır. İçinde düştüğü ekonomik krizi geçici olarak çözme çabasındaki insanlık düşmanı, vahşi, gaspçı ve hırsız kapitalizm, varlığını bugüne kadar zorlukla sürdürebilmiş olan doğal alanlarımıza saldırmanın hazırlıklarını yapmaktadır.

Şimdi “Sürdürülebilir kalkınma” masallarını artık terk ederek, maskeleme gereği bile görmeden, gözlerini doğal koruma alanlarına dikmiş bulunuyorlar. Kentsel dönüşüm, HES’ler, suyun ticarileştirilmesi, nükleer ve termik santraller, Munzur, Allianoi, Hasankeyf projeleri, bütün çevre ve kültür varlıklarına yönelik saldırılar bu politikanın ürünüdür.

İnsan yaşamını, doğayı, tarih ve kültürü koruyan bir düzenleme yapılsın:

Yaşam alanlarımızı yağma Hasan’ın böreği haline getirecek olan bu düzenlemeden mutlaka vazgeçilmelidir. İnsanlar bu süreci durdurmak için her alanda tepki göstermelidirler. Ülkemizin dört bir yanında gelişecek tepki ve halkın doğal hayat ve yaşam alanlarına sahip çıkma mücadelesi ancak; AKP’nin ve insanlık dışı sermayenin saldırılarını engelleyebilir.



D[y]P (demokrat parti) KONGRESİ

Mustafa Nevruz SINACI

Mazide bir Adalet Partimiz vardı. Gençtik, heyecanlıydık, ülkemiz ve ülkümüz için yanıp tutuşuyorduk. Demokrasinin ve DP’nin alçakça bir entrika sonucu akamete uğratılması, iktidardan alınması, memlekete hizmette halkın gönlünde taht kurmuş Ali Adnan Menderes ve arkadaşlarının menfur bir siyasi cinayete kurban edilerek, mağdur ve mazlum durumuna düşürülmelerine AP marifetiyle reaksiyon sağlanmıştı. Katmerli ihanet ve kirli oyunlar içinde ihtilal yapmalarına rağmen yine yaptırıcılar halkın önüne kendi mor soğan’ını koymuşlardı ve de seçtirtmeyi başarmışlardı.

Darbe yapıcılar ‘bunu niye yaptık’ derken her birisi, birer tarafa saçılmış, kullanılmış, zamanları geçmiş, tefessüh etmiş ve atılmışlardı. 1960’larda karışık bir ortamda karanlıklarda el yordamıyla yol bulmaya çalışan ağmadan beter kör edilmiş kafalarımız iyice karıştırılmıştı. Fikir dünyamız allak bullaktı. İki cenahtan da yüzlerce genç onurlu, soylu ve sorumlu, çok iyi yetişmiş siyaset adamları olacaklardı. Yıldırıldılar, caydırıldılar ve yok edildiler.

Önce kafaları karıştır, sonra dizayn et. Aynı zihniyet solu dizayn edebilmek için ODTܒyü kendi parasıyla kurguluyor ve solcular arabasını yaktıktan iki hafta sonra ABD Ankara Büyükelçisi Commer ODTܒnün Rektörüne, “ya sizin çocuklar anormal zeki ya da siz bu çocuklara bizim koyduğumuz müfredatı (ders programını) okutmuyorsunuz. Okutsanız bunların dersin dışında ne kafaları çalışır ne de siyaseti düşünmeye vakitleri kalır” diyordu. (Eğitimin ne kadar milli olduğuna buyurun siz karar verin!)

Hintlilere logaritma cetvelini ezberleten zihniyet, sömürüldüğümüzü, ütüldüğümüzü anlamayalım, sorgulamayalım diye (eski tabirle) sağ ve sol biçimi böldüğü gençliğimizi tek merkezden dizayn ediyordu.. Türkiye’miz ve demokrasimiz en ağır darbeyi 28 Şubatta yedi, tank’ın paletleriyle balans edildi. O gün ki seçim sonuçlarıyla 1. parti Refah ve Erbakan’dı. 2. parti dyp ve Çiller!... 3. parti Anap ve Mesut Yılmaz’dı. Geçen dönem’in iktidar sorumlusu Tansu’ya millet tarafından muhalefet görevi verilmişti. Mesut’un anlaşılmaz tutumu sonucu Erbakan adeta Tansu’nun üzerine itilmiştir. Anavatan Partisi muhafazakâr kimliğiyle Refah Partisi’ni her zaman absorbe edebilecek kabiliyette iken 28 Şubat sürecinin mimarı olmuştur. Germanofil Mesut. Sandığa rağmen kurulan hükümet ve bakanlık hesapları içerisinde olan Kolpo’lar havada ikmal saçmalığıyla ikbal beklerlerken “yapılacak bir müdahaleyi önledim” edasıyla gerdan kıran, o gün ki Cumhurbaşkanı; sandığa rağmen kurulan hükümeti, meclis aritmetiğini iğfal ederek, Cumhuriyetin en şaibeli (yamalı bohça) hükümetini kurduruyor. Naylon demokratlarla, şemsiye partilerle akılları sıra demokrasiyi kurtarıyorlar..

Ancak, bu seferde bankaları batırıyorlar.

Şu hale nazaran; Ayrıştırıcılar veya karıştırıcılar mı memleketi kurtaracak?

DP’de yapılan operasyon koltuk değneği operasyonundur. Bu kongreden bir iktidar projesi çıkmaz. Belki meclise 4. parti sokularak AKP’nin tek başına iktidarı önlenir. İhtimal AKP ile bir koalisyon kurulabilir. Gözlenen hesap bu!

Biz özde, sözde, fiilde yalnız ve yalın Demokrat olanlar, adımızı, şanımızı taşıyan bu garabetten; Öncelikle 27 Mayıs’ın ayıbını ortadan kaldırma, hata ve hasarı tamir, ülkeyi imar, yeniden inşa azmiyle siyasi fazilet ve erdemini gösterebilme medeni cesaretini bekliyoruz.

İşte hukuk, işte Cumhuriyetin savcıları hodri meydan kim kime Pişekârlık yapmış?

Suyu bulandıranlar, bulandırtanlar, hortumlayanlar, Alo Telavivciler. Memleketin has ekmeğini yiyip, manevi ikliminden rahatsız olan dönme ve devşirmeler, Manş’tan, Pasifik’ten yel bekleyenler, hadi elbirliğiyle maskelerini düşürelim. Size milli bir hedef göstereyim: “DP’nin misyonu: Aziz Türk milletinin sağlık, saadet, refah ve selametini temin ve tesis etmektir\" diyordu, Şehit Başvekil Adnan Menderes!.. Bunların sadakat ve demokratlığı: “asıl’a, kadim DP’ye rücu ettikleri ve orijinale dönerek ‘yeter söz milletindir’ diyebildikleri takdirde Menderes’in ruhu şâd olacak ve lânet inşâllah kalkacaktır.

İşte O zaman, millet için adres “Demokrat Parti’dir.”

EMPERYALİZMİN

EZEL-EBED TÜRK DÜŞMANLIĞI



Mustafa Nevruz SINACI



Türk’ün aşı ile yaşamını sürdürdüğü halde; hiç utanmadan ve Allah’tan korkmadan baş ağrıtan bir güruh, \"Kürt sorunu\'na çözüm” derken, yeni sorunların kapıları açılmaktadır. Bu sorunlar ileride başka gerginlikler de yaratabilecektir. Bu hale gelişin yakın geçmişine iyi bakmak gerekir. Sovyetlerin çökmesi\'nin ardından \"Yenidünya düzeni\" paranoyası gelmiştir.

Düzenin üzerine oturtulduğu iki temelden biri siyasi, diğeri ise iktisadi’dir.

Yeni düzenin \"düzenleyicisi\" sanayileşmiş devletler olarak ortaya çıkmıştı.

Ama aslında bu \"yenidünya düzensizliğini\" getirdi.

Menfur akım ile birlikte Balkanlar\'dan başlayan, Akdeniz\'e inerek Ortadoğu sınırlarını zorlayan istikrarsızlık kısa sürede Asya içlerine uzanmış; Kafkasya\'yı etkisi altına almış; Buna paralel siyasi ve iktisadi nüfus arayışları, çatışmaları başlamış, Kafkasya kaynarken Ermeniler Azerbaycan’a çullandırılmıştır.

Bunlar rastlantı değil, bütünüyle plânlı ve programlıdır.

Türkiye\'nin Güneyi\'nde yeni harita değişiklikleri ciddi talepler biçiminde gündeme gelmeye başlamış; Balkanlar, Kafkasya, Akdeniz, Irak ve Suriye hattında Türkiye\'nin hayatı çıkarlarının sarsılması için yıllardır sürdürülen entrikalar hız kazanmıştır. İşte, Irak\'ın ABD ve İngiltere tarafından işgalinin yarattığı sorunlar. Yugoslav parçalanmasının yarattığı ekonomik ve sosyal travma, insanlık dışı savaş ve alçakça saldırılar, NATO ihanetleri ve nihayet Irak\'ın Kuzeyi\'ndeki tarihsel emperyalist haritanın çizilmesi ve uygulanmaya kalkışılması..



Türkiye\'deki umumi manzara

Türkiye’de Ermeni, Rum-Yunan ve Yahudi diaspora’sı Kürt açılımını tartışıyor.

Adına “aydın” denilen ihanet şebekeleri buna “ortak diriliş” yaftasını yapıştırdı.

Böyle bir konjöktürde ortak dirilişi bu cümle ile anmak doğru mu?... Sözde \"Kürt sorunu açılımı\" acaba ortak diriliş midir? Bu zekâ düzeyi düşük, ihanet potansiyeli yüksek, hain şebekelerin başımıza açtığı belâ, acaba!.. Cumhuriyet\'in kuruluş felsefesini de tahrip edecek gelişmelere yol mu açacaktır?



NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!...



(Önemli Not: Bu vecizenin aslı ve orijinali şöyledir:

Türk demek: Türk’çe düşünmek, Türk’çe konuşmak ve Türk’çe yaşamaktır. Ne mutlu Türk’üm diyene., Gazi Mareşâl Mustafa Kemâl ATATÜRK)

Şimdi \"Kürt açılımı\" denilirken ve siyasetler bunun üzerine konulurken, eğer \"Ne Mutlu Türküm Diyene\" sözü yazılı olduğu yerlerden kaldırılır ve “Kürtçe’nin ikinci dil” olarak Anayasa girmesi dayatılırsa ise işte o zaman Türkiye tahmin edilemez sorunlar içine itilmiş olacaktır. Bunun getireceği sorun/sorumlulukları hiçbir omuz kaldıramaz. \"Ne Mutlu Türküm Diyene\" sözünün kaldırılması \"bir başka reddi miras\" olur ki, o zaman bunun siyasal bilânçosu çok ağırdır.



BİR HATIRLATMA:

CLAMENCEAU VE TÜRKLER...



Birinci Dünya Savaşı öncesinde, sırasında ve sonrasında emperyalizm \"Türklere karşı amansız bir kin ve derin bir düşmanlık içinde olmuştur. Çünkü binlerce yıllık tarihin mirasçısı olan Türk milleti vardır, diridir. Emperyalizm için adeta kâbus gibidir ve bu hedeflerinden hiç çıkmamıştır. Meselâ, Mustafa Kemal Paşa, Atatürk Anadolu\'da Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali\'ni başlattığında İstanbul Hükümeti ile Anadolu\'nun İlişkilerini kesmiştir. O sıralarda zamanın Sadrazam\'ı Damat Ferit, Paris Sulh Konferansı\'na çağırılmıştı. O konferans sırasında Fransız Başvekili Clamenceau, Damat Ferit\'e 19 Haziran 1919 tarihli, bir mektup verdi.

Clamenceau o zaman mektubunda en çirkin ifadelerle Türkleri suçlamıştır.

Mektuptaki şu ifadelere bakın: “Türkler... kabiliyetlerinin mahdut (sınırlı) olduğu bir, sahada vazife ifasına (yapmaya) kalkışmakta, neticede çok az başarı elde etmektedirler...

Türk hâkimiyeti dünyaya zarar vermiştir...\"

Mektupta çok dikkat çeken bir husus vardır: “Osmanlı İmparatorluğu” denilmemekte, “Türk İmparatorluğu” denmektedir. Zira tarihi gerçek budur.

Clamencau mektubunda \"Türklerin kabiliyetlerinin sınırlı olduğunu söylemektedir.

Ama dönem emperyalizminin Anadolu ve Trakya\'yı, işgali içinde Fransız orduları da vardı. Fakat Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali emperyalist işgali yenmiştir. Mustafa Kemal Paşa\'nın, başlattığı Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali bütün dünya düzenini de değiştirmiş emperyalist devletler sömürgelerini kaybetmeye başlamışlardır.

Türk düşmanlıklarının\" bir nedeni de budur. Ve emperyalist siyaset Türkiye üzerinden elini hiç çekmemişlerdir. Şimdi Kürt açılımı denilirken, uluslararası konjonktür buna müsait\" cümlesi bunun yanına konulmaktadır. Bu bir bakıma, \"PKK terörünün arkasında uluslararası desteğin olduğunun\" itirafıdır. AKP siyasi iktidarı iş başına geldiğinde emperyalizmin taşeron ve tetikçisi terör sınır noktasında idi. \"uluslararası konjönktür\" yeniden harekete geçmiştir.



Clamenceau o mektupta başka ne demiş:

\"...Türkiye İmparatorluğu dâhilinde yaşayan gayrimütecanis (ayrı ayır) olan milletlerin kaderini tayin etmek müttefik ve galip devletlere yüklenmiş bulunmaktadır...\"

TC kurulduğu günden bu yana vahşi kapitalizm ve emperyalizmin tehdidi altında...

Bu nedenle, yabancı güçlerle kol kola girmiş hükümetlerin, ülkemiz için hayırlı ve faydalı olması beklenemez. Bir de, Amerikan çıkarlarının Ortadoğu\'daki taşeronluğundan pay almaya uğraşan, güdümlü ve uydu bir dış siyaset izleniyorsa vaziyet çok vahim demektir.

Dahası: TC\'yi yönetmekte olan güçler, 11 Kasım 1938 karşıdevrim çapulcuları gibi ‘Atatürk ilkeleri ve Türk inkılâbı’nın ‘bertaraf edilmesi’ yönünde menfur bir süreç başlatmak emelinde iseler, felâket kapıya dayanmış demektir. Özellikle, bu güçlerin oluşturduğu siyasi parti, bütün usul ve unsurları ile “İslâmi” bir kurum olan laiklik karşıtı eylemlerin odağı ise; Buna eskilerin deyimi ile \"malumu ilan\" denir. Çünkü bu, zaten milletin malumdur!..



PEKİ, MALUM OLAN NEDİR?..



1281’den 1913’e kadar Batılıların hazırladıkları 100 projeyi hatırlayın; 1913 yılından bugüne olanları da asla unutmayın. Çünkü bugünkü terör, tedhiş, yalan, talan, gasp, irtikap, soygun-vurgun karşısında menfur Batı\'nın davranışları ile AB kurulumunun Türk ve İslâm’a karşı nasıl bir koz ve tuzak olarak kullanıldığını değerlendirmemiz mümkün olabilsin.

1838 Balta Limanı antlaşması ile Türk Limanları İngilizlere ticaret amacıyla açılmış, gümrük kolaylıkları getirilmiş, misyonerlere hareket alanı kazandırılmış; Islahat ve Tanzimat fermanları ile Osmanlı tebaası gayrimüslimler üzerinde batının fiili vesayeti kabul edilmiş ve bu süreçte Yunanlı, Bulgar, Ermeni ve Araplar Osmanlı’dan koparılmıştır.

1918’de Sevr projesi yürürlüğe konulmak istenir. Netice alınmaz. Bu tarihten itibaren yapılan plan sayısı belirsizdir. İstanbul\'da Romanya elçisi olarak görev yapan Trandafir G. Djuvara isminde bir diplomat 1914’de Cent projets de partage de la Turquie isimli bir kitap yazar. Kitapta 1281 -1913 yılları arasında “Türkleri Avrupa\'ya sokmamak ve Türkiye\'yi parçalamak” için hazırlanmış 100 proje anlatılır. Kitabın özetini, Yakup Üstün 1979 yılında tercüme etmiş. 1999’da E.B.Elçi P.Tacer\'in tercümesiyle Gündoğan Yayınevi yayınlamış.

1914 yılında yazılan kitabın önsözünde deniliyor ki:

“Şark Meselesi (Doğu sorunu) Türklerin Avrupa\'ya girmeleriyle başlamıştır.

O zamandan bu yana Türkleri Avrupa\'dan atmak, Türkiye\'yi parçalamak için planlar yapılmıştır. İstanbul\'un fethi Batılıların müdahalesi için iyi bir vesile oldu.

Haçlı Seferleri kargaşasının yerini Türkiye\'nin paylaşılması projeleri aldı. Bu plânları hazırlayanlar arasında ihtiraslı, becerikli olanlar yanında, hayalci ve ütopyacı olanlar da vardı. Çok sayıda papa paylaşım projesi yanında; Ünlü devlet adamları I. Fransuva, I. Maksimilyen, XIV. Louis, Büyük Petro, II. Katerina, II. Josef, I. Napolyon, I. Aleksandr, I. Nikola da paylaşma projeleri hazırladı. Orhan\'ın oğlu Süleyman Gelibolu yakınındaki Çimpe Kalesi\'ni aldı. Edirne 1360’de alındı. İşte o tarihten bu yana Avrupalılar Türkleri Avrupa\'dan atmak, Türkiye\'yi parçalamak ve paylaşmak için proje üzerine proje hazırladı.\" (*)

Kitapta: “Osmanlı devleti birden yok olmadı. Yavaş, yavaş parçalandı.

Yok oluşun ana nedeni ve temel sebebi, toprakların çok genişlemesi, ulus, din, dil farklılıkları, milliyetçiliğin güçlenmesi, askerin zayıflaması, disiplin ve otorite kaybının yanı sıra; Azınlıkları ayrılma ve ayrı devlet kurmaya yönelterek ayağa kaldıran en güçlü amil olan “dincilik” İslam ve İseviler arasında şiddetli bir düşmanlık ortamı yarattı.

Zira İslam dini maneviyatı yönetmenin yanında, devletin idaresine karışmak iddiasındadır” deniliyor.

Ki, bu iddia sübjektif, gerçek dışı, İslâm’a iftira, yalan ve uydurmadır.



Kitabı okuyalım.

Okuyalım ki, vahşi batı’nın Türk ve Müslümanlara karşı kin, nefret, menfur niyet ve düşmanca amaçlarını bilelim. Ama “batı bize ezelden beri düşman” diyerek, elbette küsüp kös oturacak halimiz yok. Ferasetle bakıp, gerçeği görerek, kendi politikamızı “mutlak mütekabiliyet esasına dayalı” ve her şeye rağmen egemenlik ve özgürlüğümüzü korumak üstüne kurmak gerek.



NETİCE OLARAK:



TC’ye iki dil dayatanların ülkelerinde, nasıl ki, “tek dil, tek vatan, tek millet, tek bayrak” kaidesi geçerli ve zorunlu ise; Kesinlikle ve mutlaka bizde de öyle kalacak ve sistem böyle kalacak!.. Ve nasıl ki; \"Fransızlar ülkelerinde yaşayanlara Fransız, İspanyollar İspanyol diyorlarsa tabii ki Türkiye hepimizin ortak vatanıdır. O da tamamdır.

Ama birileri \"Ne Mutlu Türküm Diyene\" sözünün kaldırılmasını ve “ikinci bir resmi dil konulmasını” istiyor diye bu ‘çözüm’ olarak telâffuz edilmez. Edilirse, bu aciz ve zayıf omuzları cürüm sorumluluğunu kaldıramaz.

TBMM, bugünkü varlığını Mareşal Mustafa Kemal Paşa’nın Atatürk\'ün başlattığı Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali Felsefesi\'nden almaktadır. Ona dokunulamaz Sorumluluğu ağırdır. (*) Nurullah Aydın 5 Ocak 2011























BDP’Lİ VEKİLLERİN

MİLLETVEKİLLİKLERİ DÜŞMÜŞTÜR

Mustafa Nevruz SINACI

Türk basınında çıkan haberlerde KCK; “PKK’nın şehir yapılanması, sivil uzantısı ve gizli sivil kuruluşu” olarak tanımlanır. Bazı köşe yazarlarının görüşleri şöyledir:

Ruşen Çakır: “KCK örgütü, iddiaya göre, yasadışı Kürt siyasi hareketiyle (PKK) yasal olan BDP (DTP) arasında köprü vazifesi görüyor.” (Vatan, 28.12.2009)

Oral Çalışlar: “KCK, bir bakıma ‘PKK’nın yasal alana adapte olması çabası’ olarak adlandırılması mümkün bir oluşum. PKK’nın dağdan inmesi, bir geçiş sürecini gerektiriyor. KCK bu çerçeve bağlamında değerlendirilmeli.” (Radikal, 25.12.2009)

Cengiz Çandar: “Gözaltına alınan veya tutuklananların KCK’lı olduğu kanıtlansa bile onların hemen tümü kapatılmış DTP’nin ve yeni kurulmuş BDP’nin üyeleri. KCK-PKK ilişkisi, büyük ölçüde Sinn Fein-IRA ilişkisini andırıyor. İngiltere hükümeti, Sinn Fein’i muhatap alarak sonuçta IRA’yı silahsızlandırmayı başarmıştı.” (Radikal, 26.12.2009)

KCK=PKK=BDP

PKK’nın uzantısı olduğunu saklamayan BDP Yöneticileri nihayet Özerklik taleplerini hiç çekinmeden alenen ilân ettiler. Bu, bölünmeye giden yolda, sondan bir önceki istekleridir. Lânetli AB güdümünde gidişat Yugoslavya modelini gösteriyor. Sonrasında bölünme. Amaç özerklik ile birlikte Türkiye\'yi Federe bir yapıda Eyaletlere ayırmak. Her eyaletin ayrı kanunu, ayrı yönetimi olacak. Batı\'da yasak olan bir fiil, doğuda serbest olabilecek. Ülkenin din, dil, kader ortaklığı, eylem ve söylem birliği alçakça parçalanacak. Yönetici Recep’in kullandığı \"Türkiyelilik” söylemi de bu isteğe \"üstü kapalı olur\" veriyor.

Bu model Almanya\'da, Amerika\'da başarılı olabilir ama Türkiye\'de olmaz. Bölünme ve parçalanma, çok büyük sıkıntılar, buhranlar, risk ve krizler getirir. Çünkü Federe Sistemle yönetilen ülkelerin bölünme gibi bir sorunları yok. Birliği herkesçe kabul edilmiş. Ortada bir riskleri, sorunları yok. Oysa Türkiye için her halde risk maksimum

Bu şekilde tehlikeli söylemlerde bulunmak, mevcut yasalarımıza göre yasak.

Ancak BDP Yöneticileri bu düşüncelerini her platformda çekincesiz söylüyor!..

Suç teşkil etmesine rağmen haklarında da hiçbir ceza verilmiyor.

BDP\'li vekillerin Milletvekillikleri düşmüştür.

Çünkü milletvekili olmak için seçilme şartının yanında \"yemin şartı\" vardır.

Yeminlerinde Anayasa\'ya ve ülkenin birliğine dair yemin etmişlerdir.

Yeminlerini alenen bozduklarına göre, yemin şartı sakatlanmıştır.

Bu bakımdan vekillikleri düşmüştür. Bunlar hakkında neden soruşturma ve dokunulmazlık fezlekesi hazırlanmıyor? Yoksa bu fikirler destekleniyor, himaye ediliyor veya bir şeyden mi çekiniliyor? Darbe konusunda en ufak bir riskte harekete geçen Savcılar, ülke bütünlüğü konusunda neden sessiz, hareketsiz ve kayıtsız kalıyorlar. Ülkeyi bölme uğraşları, darbe hayalleri kadar tehlikeli görülmüyor mu?

Bölücü başı, cezaevinden basın açıklamaları yaparak TC Başbakanını ölümle tehdit edebiliyor. Ayrı dil, ayrı kanun, ayrı bayrak istekleri taşıyan özerklik talepleri aleni açıklanıp ilân edilmekte. Bu gidişle \"D. Anadolu\'yu Türkiye’den ayıralım” tartışmaları yapılacak.

İşi bu noktaya getiren; “TRT Şeş\'i resmi devlet kanalı olarak yayına sokan, sözde Kürt siyasetçi, yazar, akademisyen ve sanatçılardan oluşan ihanet şebekeleri ve diaspora’ya tavizler veren maalesef TC\'nin seçilmiş hükümetidir. Milletvekili sıfatları hukuken düştüğü halde, İç Tüzük, Anayasa ve cari yasaların amir hükmüne rağmen, “BDP parlâmenterleri hakkında” fezleke hazırlayıp genel kurula sunmayan da.. Terör ve tedhiş örgütü silahlı eylemine katılan, pişman olmadığını beyan eden, şov amaçlı teslim olanlar, ülke bütünlüğü aleyhine faaliyette bulunanlar tutuksuz yargılanırken, hükümet aleyhine faaliyette bulunanları derhal tutuklayıp senelerdir yargılayan da!..

Unutma: Bilgi hazinedir yerinde ve zamanında kullanmak için hazırlıklı olunmalıdır.

DEMORASİ YALANI VE ALENİ SAHTECİLİK

Mustafa Nevruz SINACI

Haziran seçimleri yaklaşırken, İktidar ve Muhalefet ağız birliği yapmışçasına Anayasa değişikliğinden söz etmelerine rağmen, hiç kimse, ne Seçim ve Siyasi Partiler Kanunları’nın demokrasi ile bağdaşmadığından ve ne de Anayasa\'nın I., II., IV. ve VI. maddelerine aykırı olduklarından bahsetmemektedir.

Anayasa, madde 6: \"Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir. Türk milleti egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eli ile kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümre veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa\'dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.\" der.

Buna paralel “tamamlayıcı ve bütünleyici bir unsur” olarak da, TBMM Genel Kurul salonu ön cephe duvarı ve kürsü üst hizasında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazısı yer alır. Maksat: Milletvekillerinin gözüne, gönlüne, alt ego ve şuuruna hitap ederek, bu ilke ve esasın daima yaşatılmasını, uyulmasını ve gözetilmesini sağlamaktır.

PEKİ, YA GERÇEK!...

Bu emredici hükme rağmen, egemenlik ve demokrasi nasıl işletilmekte?

Parayı bulan (genellikle yurt dışından) hemen bir Siyasi Parti kurmaktadır.

Bunun en güzel örneğini son günlerde basına yansıdığı şekli ile Bedrettin Dalan\'ın ANAP\'ın kuruluşu ile ilgili açıklamalarında görüyoruz. \"Turgut Özal Amerika’dan dönerken kuruluş için gerekli paranın yarısını getirdi, diğer yarısını da ben tamamladım partiyi kurduk.\"

Bu şekilde kurulan partiler çok çabuk gelişmekte ve derhal ülke çapında organize olup teşkilatlanabilmektedirler. Ama bir kısım idealistin çok kısıtlı imkânları ile kurdukları partiler ise, Tabela Partisi şeklinde kalmaya ve marjinalleşmeye mahkum olmaktadır.

Bir diğer grup ise, eski Siyasi Partilerin enkazı üzerinde tutunmaya çalışan, çeşitli değişikliklere maruz kalan ve halktan kopuk bir kısım elit’in adres belli olsun kabilinden yönetimlerinde söz sahibi oldukları, çocuklarını veya yakınlarını siyasete ısındırmak için kullandıkları, aslında tefessüh etmiş, fersude yapılardır.

MEVCUT SİYASİ PARTİLERE BAKIŞ

Mevcut Siyasi Partilere ve parti Programlarına bakıp okuduğunuz zaman, hayretler içinde ve hayran kalmamanız mümkün değildir. Çünkü hepsindeki ortak dil; Halkın refahı, kanun hâkimiyeti, kişisel hak ve hürriyetler, eşitlik, demokrasi gibi, Apaçık sahtekârlık, art niyetli tuzak, insanları sömürme, aldatma, kandırma ve kullanma amacına yönelik rant, din tüccarlığı, misyon tacirliği ve etnik içerikli hamasi söylemlerdir.

Ancak, Parti Tüzüklerini incelediğiniz zaman, demokrasinin rafa kaldırılmış olduğunu, genel başkan diktasının delege seçiminden milletvekili seçimine bütün yasal organ, temsil ve izam kurumlarında ağırlıklı olarak kendisini hissettirdiğini ve bir nevi parti sahipliği “Tek Adam” yönetiminin;, Daha açık bir anlatımla sulta, dikta, emanet ve vesayet sisteminin bütün partilerde “Anayasa ve Medeni Kanun’a rağmen” hâkim unsur olduğunu görürsünüz.

Halk Genel Başkanın ismi dışında, partilerin yönetim kadrolarını tanımaz. Parti sahibi dışında kimse genel kurul delegeleri kimdir bilmez. Başta parlâmento adaylığı olmak üzere, her derece ve düzeydeki adaylar “sahip” tarafından saptanır. Halk milletvekillerini kendisi seçmez, seçemez!..Halk, oyunu; Medyanın, Ağaların, Şeyhlerin, Cemaatlerin ve dışa bağımlı kuruluşların yönlendirmesine göre vermekte veya tasvip ettiği bir Siyasi Parti bulamadığı için, (iktidara kızmışsa) muhalefetteki birine oy vermekte, olmazsa oyunu geçersiz kılmaktadır.

Sivil ve askeri bürokrasideki parlak zekâlar ve akademisyenler istifa şartı nedeniyle siyasete girmemekte; Siyaset, kalite, kariyer ve karizmanın değil, cahil cühelânın yarıştığı bir arena\'ya benzemektedir. Ülkenin kamplara bölünmesinin ve siyasi istikrara kavuşamamasının nedeni bu iki çarpık yasadır. 2820 sayılı SPK ve 298, (2839 -2972) sayılı seçim yasaları milleti, idarede koyun, oy kullanmada Noter yerine koymakta; Kutsal TBMM\'ni, hırsızlık - yolsuzluk ve suiistimal suçlularının Yargı\'dan kaçış yeri ve “kirli işler sığınağı haline” getirmektedir.

DİKKAT!.. İletişim için :: e.POSTA :: gercek.demokrat@hotmail.com



Bu makaleler; yazılı, görsel ve işitsel medya’da “yayınlanması”, mümkün olduğu kadar,( adres defterinizde kayıtlı) dost ve arkadaşlarınıza “dağıtım yapılması” ricası ile gönderilmektedir.

Teşekkürler. Selam, dua, sağlık ve başarı dileklerimizle,

______________________________________________

e.POSTA : gercek.demokrat@hotmail.com

WEB : http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com,

POSTA : PK, 118 [ 06 442 ] Yenişehir/ANKARA

LÜTFEN DİKKAT: Kaynak göstermek şartıyla yazılar yayına izinlidir.









Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 15
Dün Tekil 863
Bugün Tekil 630
Toplam Tekil 1639382
IP 54.166.89.187






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































7 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


TÜRK, Yıldırımdır, kasırgadır, Dünyayı aydınlatan güneştir
(Mustafa Kemal ATATÜRK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.597 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu