Pakistan ve Afganistan Ekseninde Türk-İslam Dünyası’na Demokrasi ve İnsan Hakları Yönünden Bakış - Av. Mustafa Barlas - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Pakistan ve Afganistan Ekseninde Türk-İslam Dünyası’na Demokrasi ve İnsan Hakları Yönünden Bakış - Av. Mustafa Barlas
Tarih: 31.12.2008 > Kaç kez okundu? 4258

Paylaş


(...)Kutsal İslam Beldeleri her türlü mülkilik/ülkesellik mülahazalarının ötesinde bütün İslam Dünyasının ortak değerleri ve ortak malıdır(...)

Cive Pakistan[1]

Benazir Butto’nun öldürülmesi ile birlikte dünya kamuoyunun dikkatleri birden yoğun bir şekilde İslam Dünyası ve özellikle Pakistan üzerine çevrildi.

Oysa Türkiye’nin dikkati her zaman, topyekün Türk ve İslam Dünyası üzerinde olmalıdır. Zira stratejik gereklilik, tarihi zorunluluk; nereden ve hangi açıdan bakılırsa bakılsın Türkiye’nin Türk ve İslam Dünyası’na ilgisini mukadder kılmaktadır. “Mukadder” sözcüğü rast gele yazılıvermiş bir kelime değil, aksine son derece bilinçli bir titizlikle seçilip kullanılmıştır. Çünkü, Türkiye’nin bütün Türk Dünyası ve İslam Alemine ilgisi ve yönlendirici vasfı kaçınılmaz bir tarihi zorunluluktur.

Yakın geçmişte, Zülfikar Ali Butto seçimle gelen bir lider olarak General Ziya-ül Hak tarafından darbe ile devrildi ve idam edildi. Butto, Türk halkı tarafından Menderes’e benzetildiği için Türkiye’de bu sebepten dolayı fazlasıyla sempati kazanmıştı ve idamına karşı çıkılmıştı. Oysa baba Butto, “orta şekerli” bir siyaset adamıydı. Ülkeye bir hamle, sıçrama ve ivme katmış bir lider değildi. Keza, Benazir Butto da Türkiye kamuoyunda her şeyden önce “güzel ve alımlı bir kadın” ve bunun ötesinde de “kadın başbakan” olması hasebiyle medya ve toplum tarafından sevgi ve ilgiyle karşılanmıştır. Fakat aynı Türk halkı, darbe sonrasında Devlet Başkanlığı makamına oturan Ziya-ül Hak’ı da çok sevmiş ve Türkiye ziyaretinde de büyük bir “hoşamedi” ile karşılamıştı. Yine Ziya-ül Hak döneminde 23 Nisan şenliklerine Pakistan’dan gelen çocuk korolarının “Jive Pakistan” nakaratını Türkiye’de adeta ezberlemeyen yoktur.

Ne baba Butto ve Benazir Butto’nun ne de Ziya-ül Hak’ın milletimiz tarafından sevilip bağrına basılmasının başlı başına bu dost ve kardeş ülke devlet ricalinin kendi kişiliklerinden kaynaklanmadığını çok iyi biliyoruz. Türk Milleti, Pakistan halkını sevdiği için günümüzdeki Pakistan devlet başkanlığı makamında bulunan, Pervez Müşerref’e de aynı ilgi ve sempatiyi göstermektedir. Pervez Müşerref’in bir dönem Türkiye’de bulunması, Harp okulunda eğitim görmüş olması kendisi için bir onur olduğu kadar bizler için de elbette gurur vericidir. Ancak, Müşerrefin ne “ucundan kıyısından” Harbiyeli olması ne de “koyu Beşiktaşlı” olması, Pakistan’daki muhalifleri ve özellikle siyasi amaçlı muhalif tutumların bastırılması maksadıyla “avukat”lara karşı geçtiğimiz yıl birçok kez şiddet uygulanması ve meydan dayağı atılması olaylarını hoş gösteremez.[2]

Milletimizin bu seçici olmayan çok genel dostane yaklaşımının devlet politikasında da aynen sürdürüldüğünü ve devletler arasında da benzer kıvamda yürütüldüğünü gözlemlemekteyiz. Bu durum hükümet ve iktidarların değişmesine aldırmaksızın süregelmektedir. Ülkeler arasındaki bu kardeşlik görüntüsü, muhkem derin bağlara ve tarihi köklere dayanmaktadır. Milli mücadele döneminde Anadolu’ya en çok fedakarane yardımda bulunanlar, Doğu ve Batı Pakistan’ın yoksul ama zengin gönüllü Müslüman halklarından başkası değildir.

Diğer bazı örnekler de, Türkiye’nin Filistin halkının mücadelesine hem diplomatik, hem de toplum olarak verdiği sabit, maddi-manevi destektir. Keza, Azerbaycan’da Ebulfeyz Elçibey dönemindeki samimi ve sıcak ilişkilerin bu coşkun ve şair ruhlu liderin devrilmesinden sonra Haydar Aliyev döneminde de taraflarca hiç bozuntuya vermeden devam ettirildiğini görüyoruz.

Cici Diktatör

Hemen akla geliveren şu soruyu kendi kendimize sormalıyız: Acaba dost ve kardeş ülkelerdeki dikta rejimlerinin kurucusu veya devam ettiricisi ya da bu ülkelerde iktidar sahibi olan kişilerin Türkiye’ye yakın ve sıcak olmaları ile soğuk ve uzak durmaları devletlerin dış politikalarını ne ölçüde etkiler? Min gayrihaddin cevabı biz verelim: Özbekistan Devleti ve Başkanı İslam Kerimov örneğinde olduğu gibi alabildiğine olumsuz ve Türkmenistan lideri Saparmurat Türkmenbaşı örneğinde de görüldüğü gibi oldukça müspet yönde etkileyebilir.

Diktatörleri ve yöneticileri kim olursa olsun, halklar arası kardeşlik duyguları her zaman varolmalıdır. Ama, devletler arası yakınlaşmayı sağlayan eğer sadece yöneticilerin sübjektif tutum ve duygularıysa, o halde dost ve kardeş ülkelerin yönetenlerinin kader-kısmette “iyi olması için” Tanrı’ya dua etmekten başka çare yoktur.

Antidemokratik yöntemlerle işbaşına gelen yöneticilerin Türkiye ile sıcak ilişkiler geliştirenlerini “Cici Diktatör”; Türk Dünyası’ndan uzak ve genel senkrondan ayrı, bağımsız bir siyaset izleyenleri de “kötü diktatör” mü ilan etmeliyiz? Yoksa, bütün Türk ve İslam coğrafyasında yaşayan “Müslüman ve Türk halklar” için insan haklarına saygılı, demokratik bir yönetim mi istemeliyiz? Kuşkusuz, dinsel inançlarımıza ve bütün manevi değerlerimize göre, insan eşref-i mahlukattır (yaratılmışların en şereflisi) ve “insan” varlığı kutsaldır. Zira her insan yaradılış onuru itibariyle Allah’ın “halifesi”dir. Bu nedenle, “insan hakları” kavramını içselleştirmeli ve sürekli “sıcak gündem”de tutmalıyız.

Dost ve kardeş olarak tanımladığımız bütün Türk ve İslam ülkelerinin paylaştığı ortak kader, yoksulluk, diktatoryal yönetim anlayışları ve sosyal çalkantılardır. Güneyde Güney Asya sınırı olan Açe’den başlayıp, Atlantik sınırında Fas’a kadar yayılan İslam coğrafyası ve kuzeyde de Bosna-Hersek’ten başlayıp, Doğu Türkistan’a kadar uzanan Türk Dünyası’nda yer alan bu “dost ve kardeş” ülke ve toplumlarının, devlet ve devletçiklerinin yönetimleri başında bulunanların “insan hakları ve demokrasi” konusundaki yetersizlikleri ve acibeleri ülkeler halklarının bu konudaki bilgisizlikleri ve eğitimsizliklerinden doğmaktadır.

Bu ülkelerin çoğunda “Ceberrut” (Totaliter) yönetimler, göstermelik seçimler, muvazaalı nüfus sayımları, doğal kaynakların ve ekonomik zenginliklerin sömürülmesi örgüsü ve döngüsünü içeren ve ucu çokuluslu batılı emperyal şirket ve güç odaklarına dayanan bir “kutsal besin zinciri(!)”nin gerçekleştirilmek üzere kurgulandığın görüyoruz.

“Dost ve kardeş” olarak tanımladığımız Türk ve İslam ülkelerinin diktatörleri, bu sözünü ettiğimiz kutsal(!) besin zincirine isteyerek ya da istemeyerek hizmet etmektedirler.

1990’larda Sovyetler Birliğinin dağılma süreciyle başlayan ve Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla nihayetlenen bağımsız Türk devletleriyle ilişkilerin geliştirilmesi sürecinde Türkiye’nin Türk Dünyası’na ilgisi ve duygusal yaklaşımı aynı coşkun karşılığı bulmasına rağmen bu duygusallık rasyonel bir ekonomik-sosyal işbirliği ve “Türk uygarlığı projesini” hedefleyen bir ülkü birliğine dönüşememiştir.

Bunun başlıca sebebi, Türkiye’nin Atatürk’ün vasiyet ve “hedef/ülkü” olarak öngördüğü, Türk Dünyası ile ilişkiler ve manevi bağların muhkem tutulması gerektiğine ilişkin sözlerinin de diğer niceleri gibi hayata geçirilmemesindendir. Ülkemizin Türk Cumhuriyetlerinin ortaya çıkışına hazırlıksız yakalandığının en somut delili, strateji ve vizyon geliştirmeksizin Türk Dünyası’na yaklaşımı, (daha işin başında) bu cumhuriyetleri “Türk” olarak değil de “Türki” olarak vasıflandırmasından anlaşılmaktadır.

“Türki”, “Türk dilli” veya “Türk” sözcükleri üzerinde spekülatif ve etimolojik münakaşalara girecek değiliz. Bu konudaki, tartışmaları Türk milletinin irfan ve ferasetine havale ediyoruz.

Bugüne kadar yapılan Türk Kurultaylarında da yavaş yavaş azalan bir coşku ile “en az”la yetinip “duyguda birlik” (ruhta birlik) hedeflenmiştir. Bugüne kadar bu amacın bile tahakkuk ettirilebildiğini dahi söylemek çok güçtür. Bir söz vardır; “Paşa, Erzincan boğazını geçmiş, biz ise hala bando-mızıka düzmeye çalışıyoruz”. Bu söz, Türkiye’nin Türk Dünyası’na yönelik plansızlığını ve hazırlıksızlığını çok güzel ifade etmektedir.

Türkiye’nin öngörüsüzlüğü ve vizyonsuzluğu sebebiyle Türk Dünyası konusunda, ortak organizasyonlar ve ikili ilişkilerde halklar arası rasyonel işbirliği yerine “liderlerin şovları” ön plana çıkmıştır. Özbekistan’ın muhalif Erk Partisi liderinin ülkesinde ve Türkiye’de faaliyetlerde bulunması ve İslam Kerimov aleyhine kamuoyu oluşturma çalışmaları Kerimov tarafından antidemokratik yöntemlerle önlenmiştir. Özbekistan’a ve iktidar ve muhalefetine karşı Türkiye’nin demokrasi kültüründen kaynaklanan tarafsız ve aklıselim duruşu, Kerimov’u rahatsız etmiştir. Bu rahatsızlık, iki ülke arasında soğuk rüzgarlar estirmekle kalmamış, Özbekistan’ı Türk Cumhuriyetlerinin tümüyle olan ilişkilerine soğuk ve mesafeli bir konuma taşımıştır.

Kimler İçin ve Niçin İnsan Hakları?

Türkiye’de AB kazanımları ile birlikte ortaya atılan “insan hakları” söylemlerine sürekli olarak şüphe ile yaklaşıldığına tanık oluyoruz. Bunun en önemli sebebi, resmi ideolojiyle birlikte onu inşa eden “merkez sağ ve merkez sol” iktidarlarca hiçbir zaman savunusu ve kuramsal anlamda bilinçli bir biçimde siyaset alanına sokulmamasıdır. Bir başka nedense, özellikle “insan hakları” kavramı marjinal grupların malı ve sloganı gibi algılanmıştır.

Politikacıların bu kavramlara uzak kalmaları ve kendilerini güya halkın gündemine yakın bir yerlerde tanımlamaları buğday, fındık, tütün vs. baş fiyatı üzerinden siyaset yapmalarından, ucuz popülizm peşinde koşmalarından dolayı “insan hakları” düşüncesi aykırı kesimlerin tekelinde kalmıştır.

Türkiye’nin yakın geçmişine damgasını vurmuş lider profili olan Süleyman Demirel’in konuşmalarına baktığımızda sürekli olarak malumun ilamı anlamında ve gayet “eğitici ve öğretici”(!) bir tavırla Türkiye’nin bir “kanun devleti” olduğuna vurgu yaptığını görürüz. Demirel çapında bir politikacının bu sözlerinin basit bir dil sürçmesi olamayacağını düşünmekteyiz. Zira, Türkiye’deki bütün hukuk talebeleri dahil siyaset bilimciler ve siyaset teorisyenleri “kanun devleti”; “hukuk devleti” farkının pekala ayırımındadır.

Oğuz Aral’lı eski “Gırgır” dergisinden zihnimize kazınan bir karikatür vardır. Cici bir kız çocuğu neşeyle dedesine gider; “Seni seviyorum büyükbaba”, sonra ninesine; “Seni seviyorum büyükanne”, annesine ve derken en son babasına gider; “Seni seviyorum baba!” der. Ama alabildiğine bıçkın ve maço şekilde karikatürize edilmiş babanın cevabı ise ilginçtir. “Get ulan, televizyondan mı öğreniyon bu lafları?”

Şimdi biz de insan hakları ve demokrasiden dem vurduğumuzda alacağımız karşılık hemen şu olabilir: Nerden öğreniyorsunuz bu emperyalistlerin laflarını? Halbuki insan hakları kavramının oportünist politik bakışın ötesinde dini, ahlaki ve felsefi temelleri mevcuttur. Bütün dinlerde ve ahlak disiplinlerinde insan kutsal bir varlık olarak tanımlanmaktadır.

İslam dinine göre de insan, Allah’ın halifesidir, Esma-ül Hüsnanın mücessem bir yansımasıdır, eşref-i mahlukattır, kutsaldır. İnsan hakları da, ister dini kaynaklara ister dindışı kaynaklara nisbet edilsin muhakkak korunmaya değer en yüce değer olmaktadır.

İnsan hakları ve demokrasi paradigması bugüne değin “Batılı değerler kümesi” olarak milli heyecan ve tepkilerin kolayca karşıtlığa dönüştürülebileceği ortamlarda aşındırılmıştır. Oysa Türkiye’de İnsan haklarını Avrupalılar istediği için, birileri zorladığı için, ilerleme raporlarıyla önümüze konduğu için değil; Şerefli Türk Milleti ve tek tek her bir ferdi buna layık olduğu için tesis etmeliyiz. O nedenle, “seni seviyorum” demek ne kadar gerekli ve kolaysa bunu kimden ve nereden öğrendiğimiz önemli değildir. Çünkü bu bizim insan olmamızın gereği ve doğamızın bir parçasıdır.

Türkiye soğuk savaşın sona erme sürecinde, Batı tarafından (AB ve özellikle ABD tarafından) sürekli oyalanmış ve tek taraflı bir ilişkiye mecbur tutulmuştur. Türk kamuoyunda yükselen huzursuzluk ve Batı/Amerikan karşıtlığı, aslında bu “fiili durumun” ulusal politik strateji ve öngörülere yansıtılmaması ve soğuk savaş dönemlerine ait eski “stratejik ortak” söylemlerinin hala sürdürülmesinden ve Türkiye’nin “stratejik ortaklarıyla” ilişkilerinde “almadan sadece veren” taraf olmasından kaynaklanmaktadır.[3]

Avrupa Birliği ile birlikte aynı cümle içinde kullanmaya alıştığımız “insan hakları” ve çağdaş Batı ile birlikte zikrettiğimiz “demokrasi” kavramlarına yönelik bakışımız, yakın zamanda basında da geniş bir biçimde yer alan ve “Avrupa Birliği fonundan gelen, köylerindeki kanalizasyon projesine yönelik 350 bin Avroluk hibeyi geri çeviren Rize’nin İkizdere ilçesi Şimşirli Köyü halkı” gibi olmamalıdır. Ama tabii ki, Rizeli köylülerin bu kuşkucu yaklaşımları, bize her zaman “tedbiri” elden bırakmama konusunda herkese örnek olmalıdır.

Diğer yandan, Türkiye’de İnsan hakları kavramına tanıdığımız önem ve önceliği, aynı titizlikle ve Türk- İslam coğrafyasında da Türk ve İslam milletleri için egemen ve cari kılma idealini de “stratejik bir hedef” olarak öngörmemiz gereklidir. Zira, kimlik ve şeref sahibi olmak için Batı değerlerini reddederken “insan hakları” ve “demokrasi” gibi kavramları küçümseyerek ancak kendi insanlarımızı mahrum ve mahzun bırakmış oluruz.

1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinden sonra, Dünya kamuoyunda paylaşılan, uluslararası yazılı metinlerde atıf yapılan, “resmi ve meşru” ağızlardan yüksek sesle dile getirilen “insan hakları ve özgürlükler” insanlığın ortak ideali olmuştur. Halbuki, 20. yüzyılın ikinci yarısı soğuk savaş dönemi boyunca batı dünyası, yüce insanlık idealleri bakımından demirperdenin hep ilerisinde görünmüştür. Esasen bu görünüş, bir bakıma teknolojik yarış ve propaganda savaşının etki ve gücünden başka bir şey değildir.

Yüksek insanlık ideali ve “erdem” üzerine söylenebilecek yalanlar ve yapılacak suiistimaller öncelikle bizatihi suiistimali yapana zarar verir. ABD’nin zaten 11 Eylül’le birlikte açığa çıkarıp geliştirdiği saldırgan ve küstah tavrı ile ne böyle bir söylemi ne de iddiasının bulunduğunu görüyoruz. Fakat AB’nin dünyaya ve özellikle tam üyelikte ısrarcı olan Türkiye’ye karşı riyakarca oynadığı ikiyüzlü “insan hakları” ve “özgürlükler” komedyası her geçen gün inandırıcılığını yitirmektedir.

Türkiye kamuoyu da süratle, AB’nin bu çifte standartçı yaklaşımı, ikiyüzlülüğü ve riyakarlığı nedeniyle Avrupa Birliği’nin şahsında “İnsan Hakları” ve “demokrasi” kavramlarını yargılama eğilimindedir.

Afganistan: Efgan (Figan) Edenler Diyarı[4]

İslamiyet, Büyük Türkistan, Horasan ve Maveraünnehir Bölgelerinde, (İran ve Turan) kaçınılmaz, reddedilmez, onsuz olmaz bir din, siyaset, kültür ve sosyo-politik gerçeklik olarak mevcut bulunmaktadır. O nedenle Türkiye, bu gerçeği kabul ederek, gariban Müslüman halkların, Batılı servisler ve emperyalist güçlerce fundamentalist/radikal kurgu ve manipülasyonların oyuncağı yapılmasına ve ideolojik saplantı ve histerilerin yön verdiği kavga ve savaşların altında ezilmesine asla seyirci kalmamalıdır. Peki, bu nasıl olacak?

İlk başta birçoklarına fantastik ve ütopik gelecek bu düşüncenin gerçekleştirilmesi, tabii ki ülkesel maddi güç, konjonktür ve politik diplomasi gibi birçok dinamiği harekete geçirebilme kuvvetiyle doğru orantılıdır. Ancak bu kuvvet, Türkiye’nin öz varlığı ve “milli ruh”unun dayandığı öz değerlerinin yansıması olan ve İstiklal şairi merhum Mehmed Akif’in “ruh-i mücerred” olarak nitelendirdiği Türk-İslam değerler manzumesidir. Öncelikle ülke olarak ihtiyacımız olan ilk şey, bu ortak inanç ve değerlerin kültür köprüleri ile muhkemleştirilmesi lüzumu ve iradesidir. Bu iradenin de siyasi irade ve ulusal politikaya dönüşmesi lazımdır.[5]

Afganistanlı ve Özbek Türklerinden olan bir dostumla sohbet sırasında, söz Mevlana’dan açıldığında, kendi ülkeleri ve Afganistan’ın kuzey bölgesi olan Belh’te dünyaya gelen Mevlana’dan “Celaleddin-i Rumi” olarak bahsetmeme hemen itiraz ederek Afganistan’da “Mevlana Celaleddin-i Belhi” dendiğini ve benim de “Belh”li olan Hazret-i Mevlana’dan o şekilde söz etmem gerektiğini söyledi. Aramızdaki tatlı çekişme, Nasreddin Hoca yahut “Mala Nasrattın” (Molla Nasrettin) konusunda da sürüp gitti. Türkiye, turizm amaçlı, zengin görsel malzeme ve folklorik desen olarak tanıtım ve sunum yapılan Mevlana ve felsefesini Batı’ya “pazarlama”ya çalışmak yerine İslam dinini tasavvufi bir yorum ve algılama yöntemi olarak en doğru şekliyle; en temiz ve duru haliyle ortaya koyan “Mevlevilik” ciheti (tariki) ile İslam Dünyası’na bir açılım gerçekleştirmelidir. Taliban gibi fanatizmin pençesinde kıvranan Müslüman toplumların bugün şiddetle ihtiyaç duyduğu temel hak ve özgürlükler, kul hakkına (insan haklarına) saygı, yaşama hakkı, hoşgörü gibi kavramlarla birlikte Mevlana aktarılmalıdır.

20. yüzyılda Müslüman coğrafya halklarına, İbn-i Teymiyye ekolünden gelen Pakistanlı Mevdudi, Mısırlı Seyyid Kutup gibi yazarların eserleri, “dinsel bilgi incileri” olarak sunulmuş ve bu yazarların katı kuralcı, şekilci ve rasyonelliği inkar eden, tutucu görüşleri, “din” olarak pompalanmıştır. Oysa, Taliban’ı fikri olarak yeşerten ortam, hoşgörüye ve düşünceye geçit vermeyen bu tutucu din algılamasıdır.

Afganistan Gerçeği ve Bir Sinema Filmi: Osama

Afganistan’daki “Taliban” gerçeğini belki de dünya kamuoyuna en iyi duyuran ve 2003 yapımı Sıddık Barmak’ın “Osama” filmidir. Bu filmde annesiyle birlikte yalnız yaşayan bir kız çocuğu ve onların toplumdan itilmişliklerinin ve yaşama tutunma mücadelelerinin trajik öyküsünü izliyoruz. Kadınların refakatlerinde bir erkek olmaksızın hiçbir ekonomik faaliyette bulunamadıkları, hatta sokakta adım dahi atamadıkları bir korkunç gerçekle yüz yüze getiriyor seyirciyi. Aynı zamanda bu korkunç gerçek, din adına yapılan “zulüm” ve haksızlıkların boyutlarını da gözler önüne seriyor.[6]

Son zamanlarda adı el-Kaide terör örgütüyle birlikte anılan ve belki de bu yüzden Batı’da en bilindik “erkek Müslüman ismi” olan “Osama” ya da “Üsame”nin şahsında bizler de medrese eğitimi ve “molla”ların din bezirganlıklarına, iğrenç çıkar ilişkilerine yakından şahit oluyoruz. Bu filme ve kahramanına “Osama” isminin verilmesinde ilk etapta “batıcı bir propaganda amacı” ve gayreti ihtimali mevcut olmakla birlikte, belki de filmi yapanlarca bu batıcı propagandayı da filmin tanıtımı lehinde kullanmayı amaçlayan farklı niyetler olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Atatürk ve Mazlum Milletler

21. yüzyıla dönük ufuk ve projeksiyonumuz, AB ve ABD ile “zihinsel” engtegrasyon ve bütünleşme hedefleyen bir misyon ve vizyon öngören Medeniyetler ittifakı yerine; demokrasi ve insan hakları ile temayüz etmiş bir Türk İslam Medeniyeti projesini ulusal bilincimize yerleştirmek olmalıdır.[7]

Atatürk 1933 yılı Mart’ında yaptığı konuşmada şöyle demiştir: “Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Şimdi günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün doğu milletlerinin uyanışlarını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve hürriyetlerine kavuşacak daha pek çok kardeş milletler vardır. Bu milletler bütün güçlüklerle, bütün engellere rağmen, her şeyi yenecekler ve kendilerini bekleyen güzel geleceğe kavuşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünde yok olacak ve yerlerine, milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı geçecektir.”

Atatürk’ün bu temennisi ve öngörüsünün 20. yüzyılda gerçekleştiğini memnuniyetle gözlemliyoruz. Fakat bu sözlerin halen geçerliğini koruduğunu ve 21. yüzyıla dönük bir uygulama çerçevesinin de bulunduğunu hatırdan çıkarmamalıyız.[8] Zira, “şeklen bağımsız” üçüncü dünya devletleri oluşmasına rağmen maddi bağımsızlıktan söz etmemiz pek de olanaklı değildir. Sömürü çarkı ve “kutsal besin zincirinin”(!) ezdiği en önemli değer, mazlum ulusların “insan hakları” dır.

Bu nedenlerle, Üçüncü dünya ülkelerindeki insan hakları ve demokrasinin temin ve tesisine yönelik bir “bilincin ve istemin” oluşmasına katkı sağlamak Türkiye’nin “Medeniyetler ittifakı”ndan çok daha fazla önem ve öncelik atfetmesi gereken bir “dış siyaset” olduğu kanaatindeyiz.

Türkiye Somut Olarak Kısa Vadede Neler Yapmalıdır?

1- Öncelikle, TRT-Int aracılığıyla, İslam Alemine hitap edecek başta Arapça, Farsça, Peştunca, Urduca ve Hinduca olmak üzere en az beş dilde yayın yapacak ve Avrasya’nın tamamını kapsayacak şekilde teknik ve donanım olarak güçlü ve etkin bir yayın altyapısı sağlamalıdır.

2- Keza Türk Dünyası’na dönük olarak başlangıçta Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Türkmence ve Azerice olmak üzere ve ileride bütün Türk lehçelerinin tamamında Avrasya’ya yayın yapmalıdır.

Yayınların içeriği, demokrasi kültürü, insan hakları kavramı ve Mevlana düşüncesi ve ruhuyla bezenmiş anne sütü gibi doğal ve katışıksız İslamiyet kavramlarını ön plana çıkaran bir Türkiye propagandasını esas ve referans almalıdır.[9]

3- İslam Konferansı Örgütünün etkin kılınması ve daha işlevsel hale getirilerek bünyesinde Unesco (hatta Unicef) benzeri bir yapı oluşumuna öncülük ederek, bütün Müslüman halklar coğrafyasına yönelik kültürel ve sosyal projeler geliştirilmesine fikir öncülüğü yapmalı ve finansal katkı sağlamalıdır.

4- Mevlana’nın Mesnevi, Divan-ı Kebir ve Fihi Mafih gibi eserlerinin yanı sıra Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’nin Makalat gibi eserleri, maliyetleri Kültür Bakanlığı bütçesinden veya icabında Başbakanlık örtülü ödeneğinden karşılanmak üzere Peştunca, Hinduca, Urduca, Arapça ve günümüz Farsça diline çevrilip her dilde en az 20’şer bin basılarak resmi ve gayri resmi bütün kanallardan bu ülkeler halklarına ulaştırılmalıdır. Bu bahsi geçen eserler, farklı Türk lehçelerine de çevrilerek dağıtımı sağlanmalıdır.

5- İslam Konferansı Teşkilatı aracılığıyla bütün İslam Aleminde, aynı tarihte, aynı gün bayram yapılmasını sağlayacak ve bağlayıcı bilimsel kararlar alacak bir bilimsel komisyon teşkiline öncülük etmelidir. Bilindiği gibi ayrı tarihlerde farklı günlerde bayram yapılması İslam aleminde birlik görüntüsüne ve insanların psikolojik bütünlüğüne ciddi zarar vermektedir. Bu husus, esasında son derece tali ve önemsiz gibi görünmekle beraber büyük bir sembolik anlam ve öneme sahiptir.[10]

6- Keza diğer yandan, kutsal mekanlarda (Mekke ve Medine şehirlerinde) bu beldelerin güvenliği ve korunmasına dönük olarak orada Polis ve Jandarma gibi işlev görecek BM Barış gücü benzeri silahlı güç oluşturulması fikrini ortaya atarak bu güce maddi/eylemli katkı koyacağını deklare etmelidir. Zira, Suudi/Vehhabi polislerin dünyanın dört bir yanından gelen Müslümanlara sopa ile kendi kısır mezhepsel görüş ve itikatları doğrultusunda ibadet adap ve erkanını öğretmesinin(!) kabul edilebilir bir görüntü olmadığı yüksek sesle anlatılmalıdır.

Kutsal İslam Beldeleri her türlü mülkilik/ülkesellik mülahazalarının ötesinde bütün İslam Dünyasının ortak değerleri ve ortak malıdır. Bu beldelerin, şu an için sömürgenler (emperyalistler) tarafından gelişigüzel cetvel ile çizilmiş mülki sınırları içinde yer alması; Egemen şeyh ve emirlere bu beldeler üzerinde malik sıfatıyla sonsuz bir tasarruf (mülkiyet) hakkı bahşetmez.

Bu bakımdan öncelikle kutsal beldelerin, düzenlenmesi, korunması, hijyeni, bakım ve güzelleştirilmesinin zengin-fakir, uzak-yakın bütün Müslüman ülkelerin görev, hak ve sorumluluğu kapsamında olduğunun hukuki bir rağbet ve kabul görmesi için İKÖ nezdinde girişim başlatılmalıdır.

[1] Pakistan, http://tr.wikipedia.org/wiki/Pakistan

[2] Avukatlara meydan dayağı, 07.11.2007 tarihli Star Gazetesi, http://www.stargazete.com/gazetearsiv/index.asp?haberID=35944&gun=7&ay=11&yil=2007; Haber: Müşerref çark etti, 06.11.2007 tarihli Sabah Gazetesi, http://arsiv.sabah.com.tr/2007/11/06/haber,F4E88BE3075E48F0B9C63C4795264D94.html; Haber: Avukatlara meydan dayağı, 13.03.2007 tarihli Güneş gazetesi, http://www.gunes.com/2007/03/13/yasam/g6.html

[3] Prof. Dr. Ümit Özdağ, Avrupa Birliği’nin Türkiye Politikaları, Ankara, 2003, Avrasya-Bir Vakfı, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM Çalışması) Bkz. Sf. 9-10., II. Avrupa Birliği’nin Türkiye Politikası, “Soğuk Savaşın sona ermesi uluslararası yapılanmanın genel koşullarını değiştirirken, AB’nin de bu değişimin dışında kalması mümkün değildi…” “Üstelik soğuk savaş döneminde Türkiye’nin Batı ittifakı içinde yer alması Avrupalı kabul edilmesinin değil, ABD ve Batı Avrupa’nın stratejik nedenlerle Türkiye’ye ihtiyaç duymasının bir sonucu idi.”

[4] Afganistan, http://tr.wikipedia.org/wiki/Afganistan.

[5] Prof. Dr. Ümit Özdağ, “Türk Tarihinin ve Geleceğinin Jeopolitik Çerçevesi”, Ankara, 2003, Avrasya-Bir Vakfı, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM Çalışması). Bkz. Atatürk ve Uygarlık Değişimi, Sf. 10-11, “Kemalist Devrim’in öncelikli hedefi, hakim Batı uygarlığına meydan okuyacak, küresel iddialara sahip, doğrudan bütün Müslümanlara veya Türklere seslenen alternatif uygarlık modelini bir meydan okuma olarak ortaya koymak olmamıştır. Esasen genç Cumhuriyetin böyle fiziksel bir gücü de yoktur. Arayışın amacı, Türkiye Cumhuriyeti ulus-devleti için Batı ile mücadele edebilecek modeli ve manevi temelleri oluşturacak bir ulusal uygarlık modeli oluşturmak olmuştur.”

[6] Osama filmi resmi web sitesi, http://www.osamamovie.com/#. Osama filmine dair Türkiye basınında çıkan haberler: http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/12/21/573032.asp, http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=19303, http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2004/aralik/24/kultur.html, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=138231

[7] Prof. Dr. Ümit Özdağ, “Türk Milliyetçiliği ve Avrasya-III”, 03.05.2003, Yeniçağ Gazetesi, http://www.umitozdag.com/detay_makale.asp?id=51

[8] Prof. Dr. Ümit Özdağ, “Türk Tarihinin ve Geleceğinin Jeopolitik Çerçevesi”, Ankara, 2003, Avrasya-Bir Vakfı, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM Çalışması), Bkz. Sf. 8; “Büyük Zafer’den ancak beş yıl sonra, M. Kemal Atatürk, 1927’de, Büyük Nutuk’u batıya karşı kazanılan savaşın nihai bir galibiyeti temsil etmediğini, ancak, bir ateşkes olduğunu anlatan Gençliğe Hitabı ile bitirir…Bu nihai bir galibiyet değil sadece ateşkestir. Bundan dolayı Gençliğe Hitap, bir gün Batı Avrupa’nın Türkiye’yi yenilgiye uğratabileceği ihtimali üzerine kurulmuş bir öngörü olarak yorumlanabilir.”

[9] Prof. Dr. Ümit Özdağ, “Türk Tarihinin ve Geleceğinin Jeopolitik Çerçevesi”, Ankara, 2003, Avrasya-Bir Vakfı, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM Çalışması), Bkz. Sf. 13; “Jeokültürel strateji, hem kültürel dokuyu kavrayarak içine oturtacağı teorik çerçeveye hem bu teorik çerçevenin yorumuna ihtiyaç duymaktadır. Ama tespit edilen stratejinin uygulanabilmesi için uygun bir eğitim sisteminin varlığına, etkin ve yaygın bir TV-radyo sistematiğine, popüler kültürün araçlarının en yoğun ve etkin şekilde kullanımına gerek vardır”

[10] Yazarın Notu: Türkiye kamuoyu maalesef, dört yıldır İKÖ Genel Sekreterliği görevini sürdüren Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun “Bütün İslam aleminde aynı gün bayram yapılmasına” dair bu konuda dahi en küçük bir girişimine tanık olamadı.

NOT: 21. yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nde yayınlanmıştır.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 14
Dün Tekil 880
Bugün Tekil 705
Toplam Tekil 1641940
IP 50.16.17.16






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































10 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Yüksel Türk; senin için Yüksekliğin Hududu Yoktur. (Mustafa Kemal ATATÜRK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.716 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu