Batı’ya Meydan Okumak - Aziz Dolu ATABEY - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Batı’ya Meydan Okumak - Aziz Dolu ATABEY
Tarih: 28.10.2010 > Kaç kez okundu? 2039

Paylaş


Amerika’da, son dönemlerin ‘çakma’ filozoflarından biri çıktı ve ortaya bir iddia attı. ‘Medeniyetler Çatışması’ olarak adlandırdığı bu varsayıma göre Batı (Hıristiyanlık) ve Doğu (İslâmiyet) eninde sonunda bir çatışmaya girecekti. Hatta 3. Dünya Savaşının başlama sebebi olarak bile gösterilen bu çatışma kuramı üzerine sayısız yayın, hâdsiz (sınırsız) yorum yapıldı. Yapılmaya da devam edilmektedir. Bu noktada, ülkemizin düşünen mahlûklarına şu sorunun yöneltilmesi gerekmektedir canlar: Medeniyetler Çatışması bir gerçek midir yoksa tahrik mi? Bu soruya verilecek cevap, meselenin can alıcı noktasını oluşturacaktır zira. Gerçekse, sorun yok. İman gücümüzle, Tuna’da hararetimizi atar; Volga’ya terimizi katarız. Peki, ya tahrikse? Dahası ‘dış güçler’ takıntısı (paranoya) kişiliksiz, bilgisiz, yeteneksiz devlet adamlarımızın kolaya kaçma kurnazlığı değil midir bir yerde?



Günümüz dünyasında, federal yapılı devlet yönetimlerinin birer çıkmaz sokak olduğu Çekoslovakya, Yugoslavya misâlleri ile iyice gün yüzüne çıkmış bulunmaktadır. Peki, Batı niçin Kıbrıs’ta federal bir yapıyı dayatmaktadır bize? Kendilerinin Somali’den, Afganistan’a kadar birçok yerde orduları bulunurken; Mehmetçiğin Kıbrıs’tan çekilmesi için niçin ısrar etmektedirler? Haçlı ruhu ile hareket edip; Kıbrıs’ı kurtarılmış bölge yapmak gibi bir art niyet taşımıyorsa şayet? Dahası Darfur’u kaşıyarak büyük çoğunluğu Müslüman olan Sudan’ı, köşeye sıkıştırmaya çalışan; bunu da ülkedeki Hıristiyan azınlığı kullanarak yapan Batılıların art niyet taşımadıklarına inanmak mümkün müdür? Karşılıklı çatışmalarda ölen Hıristiyanları soykırım kurbanı ilân eden Batılılar aynı oyunu Osmanlı’ya dolayısı ile Türkiye Cumhuriyetine karşı oynuyor olamazlar mı? Milis kuvvet kurarak Doğu’da Rus ve Ermeni kuvvetlerine karşı savaşan, hatta bu uğurda Ruslara esir düşen Bedîüzzaman Saîd Nursî’nin, Ermeni meselesi konusu açılıp, soykırım safsatası ortaya atıldığında; tutuklanmak için götürüldüğü mahkemede söylediği bir söz vardır: “Onlar vurdu, biz de vurduk.” Peki, bu cevaptan ne sonuç çıkarmalıyız? Herkesle anlayacağı dilden konuşmalıyız sonucunu tabi ki… Hele de Gâzi Mustafa Kemal’in teklifi ve Meclis’in oybirliği ile verdiği onayla ‘ilk millî şehit’ kabûl edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in aziz hatırası kor gibi yüreklerimizi yakıp dururken!



Türk milletinin yakın dönem tarihine baktığımızda iki büyük şahsiyet karşımıza çıkar. Bunların ilki ‘Gök Sultan’ lâkaplı Abdülhamit Han’dır, diğeri ise ‘Gâzi’ unvanlı Mustafa Kemal Atatürk… Abdülhamit Han ve Mustafa Kemal birbirlerinin devamı gibidirler. Misâl Batılılar ile selâmlaşmışlar ama kucaklaşacak kadar da ileri gitmemişlerdir. Hep bir mesafe vardır arada. “Batı’dan yararlanalım derken yaralanmayalım” kaygısı vardır yüreklerinde. Dahası iki liderin de özellikle Anadolu’nun kalkınmasına, müreffeh olmasına yönelik altyapı çalışmaları oldukça önemlidir. Anadolu Türk birliğinin sağlamlaştırılıp, ülkenin doğusuyla batısının, kuzeyiyle güneyinin birbirine sımsıkı kenetlenmesine yönelik çalışmaları da hâliyle…



Askeri savaşlarda kana kan, dişe diş mücadele ettiğimiz Batılılara iktisadî, siyasî vs. alanlarda niye aynı direnci göstermiyoruz ki? Bu arada Batı’dan yararlanmayalım demiyoruz elbette, yararlanalım derken yaralanmayalım diyoruz. Zira Devlet-i Âli (Osmanlı), Frenk bilmem ne adları taşıyan Batılı devletlerden yararlanacağım derken, maalesef yara almış ve bünyesini saran frengi mikrobundan kurtulamamıştır. Bizim Türkiye’den yana taşıdığımız kaygı, yetimi olduğumuz Osmanlı’nın kaderini paylaşma ihtimalidir sadece. Hem söz konusu olan Batılılar olunca içimizin rahat olmaması da anlayışla karşılanmalıdır.

Son zamanlarda gündemi meşgûl eden Türkiye’nin yönünü Doğu’ya döndüğüne, Batı dünyasından uzaklaştığına dair açıklamalar daha doğrusu nerelerden fırınlandığı (servis edildiği) az çok belli olan felâket tellâllıkları basın-yayın kuruluşlarında (organ) sıkça yer almaya başladı. Türk Dünyası kurultayları, D–8 Birliği gibi faaliyetler, niyetler ne zaman masaya gelse bu tür yaygaralar da ayyuka çıkmaktadır bildiğiniz gibi. Zamane Lawrence’larına (Lavrıns), bu ülkenin ekmeğini yiyip; havasını soluyan çakma Lawrence’lar da eklenince -maalesef- ipin ucu puştun eline geçmektedir. Urumçi’de, Grozni’de, Kırım’da, Karabağ’da, Keşmir’de, Lübnan’da, Saraybosna’da Gazze’de… ezilenler, üzülenler sanki insan değildir zadeler için. İnsan hakları Batılılara lâyıktır; sermaye de, teknoloji de… Ve bunlar için varsa yoksa Protestan ahlâkının ürünü olan Batı kültürü söz konusudur. Batı ekseni, yani Batı uşaklığı bunlar için en geçerli, en makbûl yoldur. Oysa Arapların ‘Allah’ın kılıcı’ dediği; Avrupalıların ‘Tanrı’nın kırbacı’ adını taktığı millet Türk milletinden başkası değildi. Millet olarak özümüzden, benliğimizden, değerlerimizden o kadar uzaklaştık ki maalesef maymuna döndük. Ne Avrupa olabildik, ne de Avrupalı… Avrupacı, Batıcı yaftasının çengelli iğnesi yüreğimizi kanatıp durdu onlarca yıl. Bağımsızlık meşalesini Enver Paşaların, Mustafa Kemallerin yaktığı Kuzey Afrika Müslümanlarına bile selâm vermekten imtina ettik (sakındık) Batıcılık uğruna. Bu sürecin yalakalıktan başka bir şey olmadığını söyleyen akl-ı selimlere de irticacı, örümcek kafalı, faşist, komünist gibi iftiralar attık. Hatta Mehmet Akif’i bile aforoz edecek kadar millî benliğimizden uzaklaştık. Ne Kırım’a, Ahıska’ya sahip çıkabildik ne de Musul’a, Kerkük’e… Sadece yüzde onu Rum olan Selânik’e bile sahip çıkamadık. Şimdi de Kıbrıs sınavında ter döküyoruz. Viyana’da başlayan ricat (çekilme) Sakarya’da son bulmuşken; 1974’de Batı aleyhine taarruza geçmişken ne oldu da özgüvenimiz, cesaretimiz yine dumura uğradı?



Bize göre Türkiye’nin Batı’ya meydan okumasının, ‘artık ben de varım’ demesinin zamanı gelmişti hatta geçmişti bile. Zira dünya Asya’da, Afrika’da, Amerika’da asırlardır süren ve müsebbibi (sorumlusu) Batı olan bir zulümle, sömürüyle karşı karşıya idi. Bu zulme ‘dur’ deme cesaretini, becerisini de ancak ve ancak Türkiye gösterebilirdi. Bunun yolu da Osmanlı’dan ilhâm alınarak yeni bir Türk-İslâm Birliği vücuda getirmekten geçiyordu. Dahası dinimiz de törelerimiz de bunu emretmekteydi. Kur’an-ı Kerim’i, Orhun kitabelerini, Padişah fermanlarını alıp okuduğunuzda bu gerçek bütün çıplaklığı ile ortaya çıkıyordu. Ne yazık ki Hariciyecilerimiz (Dışişleri Bakanlığı çalışanları) bu gerçekler karşısında gözlerini kapayıp, kulaklarını tıkamakla kalmadılar; kafalarını da kuma gömdüler. Ta ki Ahmet Davutoğlu Bey’in göreve gelmesi ve hariciyecilerin ufuklarını daraltıp, sadece Avrupa’yı görmelerine yol açan at gözlüklerini kaldırıp atmasına kadar. Bu noktada bir kısım akl-ı evvellerin eksen kayması olarak adlandırdığı sürecin, Batı’nın dümen suyundan çıkmak; dünya siyasetine geniş bir bakış açısıyla (perspektif) bakmak anlamına geldiği apaçık ortadadır. Bu süreç, Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Manda ve himâye kabûl edilemez.” diye özetlenebilecek siyaset anlayışının kaldığı yerden devam etmesidir. Tam bağımsız Türkiye’ye giden yoldur. Neyse canlar, siyasete teğet geçelim ve ellerimizi açıp, Türkiye’nin büyüyüp Osmanlı olması için dua etmeden önce zulme karşı elimizle, olmadı dilimizle, olmadı kalbimizle karşı koymamızı isteyen âlemlerin sevgilisi Hz. Muhammed’in (sav) bir başka hadis-i şerifi ile kalemle hâlvetimizi noktalayalım: “Ne zulmediniz, ne de kendinize zulmettiriniz.” —Serik–03.11.2009 Salı—









Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 21
Dün Tekil 880
Bugün Tekil 818
Toplam Tekil 1642053
IP 54.161.168.21






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































10 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Yüksel Türk; senin için Yüksekliğin Hududu Yoktur. (Mustafa Kemal ATATÜRK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.692 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu