Türkiye ve İranın Karşı Karşıya Gelme İhtimali - Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









Türkiye ve İranın Karşı Karşıya Gelme İhtimali - Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK
Tarih: 10.09.2010 > Kaç kez okundu? 2128

Paylaş


1. Kısa aralıklarla daha önce kaleme alınan birkaç yazıda Orta Doğu’da çatışma ihtimali değerlendirilmiş, İsrail’in ABD destekli olarak İran’ı doğrudan ve açıkça karşısına alma ihtimali irdelenmişti. Bazı gelişmeler, bu ihtimal bağlamında Türkiye’nin İran’ı hedef alabilecek bu muhtemel çatışmaya taraf olabileceğinin ve İran ile karşı karşıya gelebileceğinin düşünülmesine neden olmuştur. Bu yazı, bu ihtimali irdeleyen bir yazıdır.



2. Türkiye-İran ilişkileri, 1979’daki İran İslam Devriminden sonra, yakın zamanlara kadar, genelde sorunlu bir seyir göstermiştir.



Bunda, İran’ın Şah döneminden gelen emperyal siyasetinin sürdürülmesinin belirleyici bir etkisi olduğu söylenebilir. Bu emperyal siyaset, 1979’dan sonra, bir görünüm değişimine uğramıştır. İran, rejimini ihraç etme ve İslam Dünyasının hamiliği rolüne soyunmuş ve bununla, emperyal siyasetine, 1979 sonrasında içine düştüğü yalnızlık ortamından kurtulma işlevini de yüklemiştir. İran, bu suretle, rejim değişikliğinin neden olduğu kırılganlığın ve zayıflığın, kendisinin hedef alınmasında bir fırsat olarak algılanmasının önüne geçmiştir.



Ancak 1979 sonrasının koşullarına uyarlanmış bu emperyal siyasete rağmen, Türkiye ile İran arasında, bugüne kadar sıcak bir çatışma yaşanmamış; İran, Türkiye ile arasındaki eşiği aşmaya teşebbüs etmemiş; ilişkiler, sıkça kendisini gösteren krizler ve gerginlikler ile günümüze kadar gelmiştir.



İki ülke arasında çok uzun süredir sıcak bir çatışmanın yaşanmamasında, hiç şüphesiz, her şeye rağmen İran’ın güçlü kalmış devlet geleneğinin payı vardır. Bunda, Türkiye’nin Batı ile (özellikle ABD ile) olan yakın ilişkilerinin payı olduğu kadar; İran’ın, ülke olarak, 1979’dan beri, bir şekilde sürekli çatışma içinde olmasının ve Türkiye’nin bu çatışmaya dahil olmasının İran’ı göğüsleyemeyeceği bir cephe genişlemesi ile karşı karşıya bırakma ihtimalinin de etkisi vardır. Çünkü Türkiye’nin İran ile sıcak bir çatışmanın içine girmesi, İran’ın hem ülkesindeki Türk nüfusu, hem de bütün Dünyadaki diğer Türk Devlet ve Topluluklarını dikkate almasını gerektirecektir.



İran, Türkiye ile sıcak bir çatışmayı göze almamış ama, Türkiye’deki Batılı rejimi de, İran İslam devriminin varlığı ve geleceği açısından bir tehdit olarak görmekten de geri durmamıştır. “Büyük Şeytan” olarak nitelediği ABD ile Türkiye arasındaki yoğun ve yaygın ilişkiye hep şüphe ile bakmış ve bu ilişkiyi kendisi için “yakın” bir tehdit olarak algılamıştır. Bütün bunlar, İran’ın örtülü olarak Türkiye’yi hedef almasına ve Türkiye’yi zayıf düşürmeyi öngören örtülü bir siyaset izlemesine yol açmıştır. Zayıf bir Türkiye’nin İran Devriminin ihracına engel olamayacağı ve İran’ın İslam Dünyasının hamiliği rolüne fazla tepki veremeyeceği düşüncesini yansıtan İran’ın Türkiye’ye yönelik bu politikası, Türkiye-İran ilişkilerinin genelde kriz ve gerginlikler içinde geçmesine neden olmuştur.



3. Bugün gelinen noktada, iki değişim ve gelişme dikkat çekicidir. Bunlardan birincisi, İran’ın askeri amaçlarla da kullanabileceği sivil nükleer imkan ve yeteneğinin çok üst düzeye gelmesi ve bunun bölgesel dengeleri İran lehine değiştirebilecek olmasıdır. İran’ın rejimini ihraç ve sağlamlaştırma çabaları, bundan duyulan rahatsızlık ve İran’ın bu rahatsızlığı dengelemek için izlediği siyaset nedeniyle, İran’ın sahip olacağı nükleer imkan ve kabiliyete dayalı riskler ve tehditler, sadece İran coğrafyası ile sınırlı olarak görülemeyecektir. Bu, yanlış olur. Mobil hale gelmiş ve fiziki olarak çok küçülmüş, küçücük nükleer silahlar ile, İran’ın etkisine açık küçük ülkeler, asi ve serseri gruplar da dikkate alındığında, İran’ın nükleer imkan ve yeteneğinin sadece bölgesel güç ve dengeler açısından değil, küresel güçler ve bunların bölgedeki çıkarları açısından da çok ciddi bir risk ve tehdit anlamına geldiği sonucuna ulaşılabilecektir.



İran, nükleer imkan ve yeteneği ile, Türkiye de dahil, komşu ülkeler ile arasındaki dengeyi kendisi lehine bozmuş olacaktır. Bundan da, bugüne kadar aşılmamış olan iki ülke arasındaki eşiğin, İran lehine aşılma potansiyelinin hiç de zayıf olmadığı anlamı çıkarılabilecektir. Bu, Türkiye’nin İran’a karşı başlatılabilecek bir harekatta yer almasına ve bunun uluslar arası kamuoyu tarafından anlayışla karşılanmasına hizmet edebilecek bir durumdur.



4. Bugün gelinen noktada, İran konusunda anlamlı olduğu için dikkat çekici bulunan ikinci değişim ve gelişim ise, Türkiye’de İslami söylemi belirgin bir iktidarın işbaşında bulunması, bu iktidarın ABD’nin “ılımlı İslam” söylemine yakın durması ve dış politikaya ilişkin son tasarruflarının Türkiye’ye İslam Dünyası nezdinde geniş bir etki alanı sağlamış olmasıdır. Özellikle Davos’ta Başbakan Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Peres’a karşı yaptığı çıkış ile “Mavi Marmara” olayının, İslam Dünyasını Türkiye’nin etkisine açmış olması dikkat çekicidir.



İslam Dünyasının Türkiye’nin etkisine açılmış olması, çok yönlü olarak anlam yüklenebilecek bir durumdur. Her şeyden önce, bu, Türkiye üzerinden ABD’nin “ılımlı İslam” söyleminin mesafe almasına aracılık, buna hizmet edebilecek, bir durumdur. İkinci olarak bu durum, Türkiye’nin İslam Dünyası içinde İran ve Suudi Arabistan dışında bir başka çekim merkezi olarak algılanmasını sağlayabilecek ve bu da, diğer yönüyle, Türkiye’yi İslam Dünyası içindeki bilinen mücadelenin bir parçası yapabilecektir. Üçüncü olarak da, bu durum, Türkiye’nin İran’ı hedef alan bir çatışmaya İran karşısında müdahil olması halinde, İslam Dünyasından Türkiye’ye gelebilecek tepkilerin ve tehditlerin tolere edilmesine ve/veya İran karşısında Türkiye’nin bazı İslam ülkelerinin desteğine sahip olmasına hizmet edebilecektir. Bu hususların tamamı (özellikle üçüncü husus), Türkiye’nin İran’a karşı başlatılabilecek bir harekatta yer almasını kolaylaştırıcı bir etkiye yol açabilecek hususlardır.



5. İran’ın nükleer güç sahibi olmasının, İsrail üzerinde ciddi olumsuz bir etkiye neden olduğu, bunun İsrail’de yaşayanların kendilerini daha belirgin bir tehdit ile karşı karşıya olduklarını düşünmelerine yol açarak İsrail’i göç alan bir ülke olmaktan çıkarıp göç veren ülke durumuna getireceği söylenebilir. Daha önceki yazılarda değinilen ve İsrail’in İran’ı karşısına almasında etkili olabileceği ifade edilen diğer önemli nedenler ile birlikte, bütün bu belirtilenler ışığında, İsrail’in doğrudan ve açıkça İran’ı hedef alması, bir ihtimal olarak gündemde durmaktadır. Gündemdeki bu ihtimal ile ilişkilendirilmesi gerektiği düşünülen,



* İran’ın doğuda Afganistan ve Batıda Irak ile angaje olması,

* ABD’nin Irak’taki muharip unsurlarını geri çekmesinin İran’ı çok yönlü olarak olumsuz etkileyeceği ve İran’ın hareket serbestisini sınırlayarak İran üzerinde ayrıca baskıya yol açacağı,

* Türkiye’nin girişimleri ve yaptığı çıkışlar ile İran’ın İslam Dünyasındaki etkisini (kısmen bile olsa) bastırdığı ve azalttığı,

* Suudi Arabistan’ın Şii İslam Dünyasına yönelmesinin de, benzer şekilde, İran’ın İslam Dünyasındaki etkisini azalttığı ve bağlantılarını zayıflattığı,

* Rusya’nın ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’nde İran’ı karşısına aması,

* Küba lideri Kastro’nun bile, İran’ın dikkatini çekme ihtiyacı duyması,

* Azerbaycan’ın askeri gücünü son dönemde ciddi şekilde takviye etmesi, Rusya’dan S-300 hava savunma sistemi satın alması, bu durumun Ermenistan’a yönelik bir silahlı çatışma ihtimalini artırdığı yorumlarına yol açması ve bu yorumların doğal olarak Ermenistan’ı İran’a müzahir olmaktan alıkoyacağı,



hususların, hep birlikte, bir taraftan İran’ı hedef alma ihtimalinin gündemden düşmediğine, diğer taraftan da Türkiye’nin bu tablonun etkisinde İran’ı karşısına almasını kolaylaştırabileceğine işaret ettiği değerlendirmesine yol açmaktadır. Bu noktada, “Takas Anlaşması” kapsamında, ileri derecede zenginleştirilmek üzere İran tarafından Türkiye’ye emanet edilecek nükleer yakıtın, zenginleştirilmiş olarak, öngörülen miktarda ve sürede İran’a iade edilememesinin veya bu takas sürecinde Türkiye’ye emanet edilen nükleer yakıtın kısmen veya tamamen bir şekilde elden çıkmasının ve İran’a teslimat yapılamamasının iki ülkeyi karşı karşıya getirme riski de göz ardı edilmemelidir.



6. Bu değerlendirmeye ve duruma rağmen, gerçekten Türkiye, İran’ı karşısına alabilir mi? Var olan bu ihtimalin gerçekleşmesi (hayata geçmesi) mümkün müdür?



Burada ister istemez, 1979’dan hemen sonra İran’ın karşısına çıkarılan Irak, sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı ve bugün Irak’ın içine düştüğü durum akla gelmektedir. Saddam, koşulların Irak lehine olduğunu düşünerek İran’ı karşısına almış; bu suretle başlayan ve bugüne kadar gelen süreç içinde; bugün Irak üç parçaya bölünme ile karşı karşıya kalmış; Bağdat, Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesi üzerinde etkisini büyük ölçüde kaybetmiş; Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürtler, “özel bölge” olarak, adeta Bağdat’tan bağımsız, her an Bağdat’tan kopabilir duruma gelmişlerdir.



Irak’ta 1980 yılından bu yana yaşananlar ile bugün ülke ve ulus olarak bugün Irak’ın içinde bulunduğu parçalanmış durum, Türkiye için ders alınması ve çıkarsamalarda bulunulması gereken bir durumdur.



İran’a yönelik bir çatışmada İran’ın karşısında yer alması, Türkiye’nin Irak’a benzer bir duruma düşmesine, Türkiye’deki ayrılıkçı Kürt hareketinin Ankara’dan kopmasına, Ankara’dan ve Bağdat’tan kopmuş ayrılıkçı Kürt hareketlerinin birleşip bağımsızlıklarını ilan etmesine ve bunun neden olacağı çatışmaların da, bölgede İsrail-Filistin anlaşmazlığının yerini almasına neden olabileceği zayıf ihtimaller olarak görülmemelidir.



O itibarla Türkiye’nin İran ile karşı karşıya gelme ihtimali mevcut olmakla birlikte, bu ihtimalin hayata geçmesinin sonucunun, Türkiye’yi “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olması” anlamına gelebileceği değerlendirilmektedir.



Bu noktada Türkiye’nin İran ile karşı karşıya gelmesinin neden olduğu bu ihtimallerin, Suriye üzerindeki muhtemel etkilerinin de görülmesi icap eder. Suriye’nin bundan ciddi şekilde olumsuz olarak etkileneceği düşünülmektedir. Çünkü, birleşik Kürt hareketinin “Büyük Kürdistan” için rotasını Suriye’ye çevirip Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaşmak isteyebileceği; bunun İsrail işgali altındaki topraklarına kavuşma mücadelesi veren Suriye’yi bu kez de Kürtler karşısında benzeri bir mücadeleye girmek zorunda bırakabileceği; iki cephede birden çatışmanın Suriye’nin varlığını ve geleceğini tehlikeye atacağı, Suriye açısından söz konusu olabilecek, zayıf olmayan ihtimallerdir. Bu nedenle, eğer Türkiye, İran’ı hedef alan bir çatışmaya İran karşısında taraf olursa, Suriye’nin buna seyirci kalmamasını beklemek gerekir. Türkiye’nin İran’ı karşısına aldığı böyle bir tabloda, Suriye’nin İran ile olan birlikteliği yeniden canlanabilecek ve Türkiye-Suriye ilişkileri yeniden olumsuz bir mecraya kayabilecektir.



Bunlara ilave olarak, Türkiye’nin İran’ın karşısında yer almasının,



* Orta Doğu’da ve İslam Dünyasında Türkiye’nin öne çıkmasından rahatsız olan ülkelerin işine geleceği ve bunun Türkiye’yi o ülkeler için bir rakip olmaktan çıkaracağı (dolayısıyla Türkiye’nin Orta Doğu’dan ve İslam

* Dünyasından gelebilecek desteğe fazla bel bağlamaması gerektiği),

* Türkiye’deki Kürtler dışında kalan diğer bazı etnik ve dinsel temelli bölücü ve ayrılıkçı hareket potansiyelinin büyümesine ve bunların bir kısmının eyleme dökülmesine yol açacağı,

* Sonuçta Türkiye’nin güç kaybına uğramasına yol açarak, diğer coğrafyalardaki hak ve menfaatlerini korumada zafiyete neden olacağı,



ayrıca hatırlanmalıdır.



Türkiye’nin İran’ı karşısına almasının, sonu hüsran olabilecek bir macera olma ihtimali vardır. İran-Irak Savaşının sonuçları ortadadır.



İran, komşumuzdur ve kimsenin komşularını değiştirme gibi bir imkanı yoktur. “Sel gider, komşu kalır.”



Bu gerçek nedeniyle, Türkiye’nin komşuları ile olan ilişkilerini, “dostluk” ve “iyi komşuluk” esasları üzerinden yürütmesinde yarar vardır. Türkiye’nin çıkarı bundadır.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 17
Dün Tekil 813
Bugün Tekil 728
Toplam Tekil 1641083
IP 54.197.124.106






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































9 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Onlara Allah Türk Adını verdi ve Onları yeryüzüne hakim kıldı.
(Kaşgarlı MAHMUT)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.811 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu