KIBRIS”TA YENİ UFUKLAR VE YENİ POLİTİKALAR - Mustafa Nevruz SINACI - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









KIBRIS”TA YENİ UFUKLAR VE YENİ POLİTİKALAR - Mustafa Nevruz SINACI
Tarih: 19.04.2010 > Kaç kez okundu? 2436

Paylaş


Kıbrıs”ta 24 Şubat 2008 sonrası yeni dönem ve çözüm arayışlarına yönelik tartışmalar konusunda sağlıklı bir bakış açısı oluşturulmasına katkıda bulunabilmek amacıyla; Başta ASAM tarafından yürütülen çalışmalar olmak üzere, TURKISH FORUM (Dünya Türk Kongresi)”nce sürdürülen faaliyetleri de baz almak suretiyle, aşağıdaki perspektif oluşturulmuştur.

Umarım, dikkatle okunur, incelenir ve değerlendirilir.

BİR “SORUNSAL” OLARAK KIBRIS

Öncelikle belirtmek gerekir ki; Türkiye”nin Kıbrıs diye bir sorunu yoktur.

Esas, konuya “sorun” olarak bakanlar sorunludur. Zira, Kıbrıs 1948”lerden itibaren sorun olmaya başlamış, 1950”ye kadar icra-i faaliyette bulunan TC hükümetleri “bizim Kıbrıs diye bir sorunumuz yoktur” paranoyasına sığınmış ve ada da giderek hızlanan tehdit, taciz, mezalim ve katliamlara taraf olmaktan (Mustafa Kemâl Atatürk”ün emir ve direktiflerine rağmen) ısrarla kaçınmışlardır. Bu onursuz, umarsız ve duyarsızlığın adı: Halk partisi zihniyetidir.

Ancak, 14 Mayıs 1950”den itibaren, tamamı tapulu Türk vakıf mülkü-malı olan Kıbrıs”ın kaderi değişmiş ve 1974 Barış Harekâtını mümkün kılan Londra-Zürich ve Garanti antlaşmaları Demokrat Parti (Bayar, Menderes, Polatkan) tarafından imzalanmak suretiyle; Lozan”a rağmen Anavatan Türkiye Kıbrıs ile “çok sağlam ve uluslar arası kabul görmüş” belgeler bağlamında ilişkilendirilmiş olup; 1974 Barış Harekâtı ile sorun hitama ermiştir.

KKTC”nin tam bir isabet, basiret ve beka sonucu ilânı ise sorunlara konulan noktadır.

SORUNLU YÖNETİCİLERİN SORUMSUZLUĞU

Milli Kahraman Dr. Rauf Denktaş”ın Cumhurbaşkanlığında KKTC ve mütemmimi ile tam bir barış ve huzur adası haline gelmiş olan Kıbrıs; 1994”den itibaren, kör-kütük AB sevdası, çıkar hesapları ve rant kavgaları yüzünden peşkeş çekilinceye kadar da bu sükünet süregelmiştir.

AB SÜRECİ VE SONRASI

GKRY”nin AB”ye katılmasına göz yuman, taviz ve ivaz veren dahili bedhahlar, aynı anda Kıbrıs”ta yaşanan huzuru baltalamış, asala yardakçısı, kara para aklayıcısı, terör ve tedhiş örgütü pkk yardım ve yatakçısı bir çete yönetimini bilerek ve isteyerek devlet derecesine taşımışlardır. İşte sorun buradan itibaren başlamaktadır. Hem de ne sorun !...

Bu tasarrufla birlikte GKRY önü alınamaz bir cani; Yunanistan”la birlikte AB”de Türkiye aleyhine fink atan bir “kara bel┠kisvesine bürünmüştür. Sonrası malum: Dr. Rauf Denktaş”ın pis bir oyun sonucu Cumhurbaşkanlığından alınıp Talât”ın getirilmesi ile başlayan utanç verici bir furya. Değiştirilen tarih kitaplarından sokak adlarına kadar her şeyin ters-yüz edilmesi ve Rum”un “Kıbrıs bir Yunan adasıdır” diye bas-bas bağırmasına rağmen onursuz ve şuursuzca “iki halk bir devlet” masalının, (kongrelerinde Yunan ve Ermeni marşları çalan) bir parti tarafından aptalca dayatılması. Katliamların, EOKA zulmünün bir çırpıda unutulması ve tıpkı Türkiye de yaşanan 1938 karşı devrimi gibi “Milli Dava Kıbrıs” ve “ebed-müddet KKTC” idealinin akıl, fikir ve hafızalardan düşmanca kazınması girişimleri.

İŞTE SORUN BU !...

Onursuz, haymatlos orjinli ve sorumsuzların neden olduğu facia..

Bu mel”unlarca bilerek ve isteyerek yaratılan GKRY şimdi bir belâ. Her yeni gelene miras bir sıkıntı. KKTC kördüğüm. Çık çıkabilirsen işin içinden. Dahası var: Karşı tarafta Osmanlı mülkü üzerinde hakim gecekondu yönetim uluslar arası antlaşmalar akdediyor, Akdeniz de petrol ve doğal aramaya, Türk karasularına tecavüz etmeye yelteniyor. Milli menfaatlerimize aykırı ikili antaklar kuruyor, KKTC”ni mağdur ve perişan etmek için her namertliğe başvuruyor. KKTC” de yerleşik Türkler sorun oluyor, GKRY”ye Yunanistan ve adalardan göç edip yerleşen 100 bine yakın Rum sorun olmuyor. Oysa;

KİLİT TAŞI TEORİSİ

Çok değerli bilim adamı, milli dava adamı ve düşünür Şahabettin Yücel”in yüzlerce kere makalelerinde dile getirdiği ve hükümetlerin dikkatini çektiği bir mesele var. Kıbrıs adası Türk devleti ve Anadolu için kalkan değerinde ve “kilit taşı” niteliğindedir. Keza, jeolojik bakımdan da, 600-700 mil uzaktaki Yunanistan”ın değil yaklaşık 60-70 km yakınındaki Anadolu”nun doğal bir uzantısı ve parçasıdır. Bu nedenle de, Kıbrıs politikası Anavatan”ın “ana politikası” ve, nihai hedef olarak da ilhak ve bütünüyle Türkiye ye bağlanması alenen ilân edilmek ve hedeflenmek zorundadır. Evet. Elbet zorundadır. Zira bunu, Yunanistan ve GKRY yıllardır söylemektedir.

YENİ PERSPEKTİFLER VE ÖNGÖRÜLER:

17 Şubat 2008, Kosova ve Kıbrıs”ın geleceğine damgasını vuracak gelişmelerin yaşandığı bir tarih olmuştur. Kosova”nın bağımsızlığını ilan ederek Avrupa”nın 49. devleti olduğu gün; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi”nde (GKRY) yapılan Başkanlık seçimlerinin ilk turu, beş yıldır bu görevi yürüten Tasos Papadopulos”un yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Seçim süreci boyunca, konuya ilişkin olarak gerek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve GKRY”de, gerek uluslararası alanda yapılan değerlendirmeler, hangi adayın kazanacağından ziyade, Papadopulos”un yeniden seçilip seçilemeyeceğine odaklanmıştır.

BİR ANEKDOT:

Kosova”nın bağımsızlığını ilân etmesinin arefesinde biz bunu “KKTC yönünden tarihi bir fırsat” olarak gördük ve ilânı müteakip derhal tanınmasını önerdik. Ancak, hangi akıl fukarası, şer ve şeytani tarafın telkiniyle oldu bilinmez, Talât bu tarihi fırsatı maalesef değerlendiremedi. Oysa, böyle akılcı, hukuka uygun ve cesur bir adım KKTC”ne hen uluslar arası alanda ve hem de maruz bırakıldığı izolasyonların def”i babında çok büyük fayda sağlayacaktı. İşte, milli duygu, beka ve basiret noksanlığı milli davaları böyle tahrip ve tarumar etmektedir.

DEVAM EDELİM:

“Papadopulos”un çözüm vizyonu olmamasının ve Kosova”nın bağımsızlığının, Ada”nın kalıcı olarak bölünmesine ve KKTC”nin tanınmasına zemin hazırladığı” tartışmaları, seçim sürecini yönlendiren temel faktörler olmuştur. ABD ve Avrupa Birliği (AB), Papadopulos”un katı siyasetinin Kıbrıs konusunda hareket alanlarını sınırlandırdığı düşüncesiyle, -Kosova”nın durumunun Kıbrıs”a emsal teşkil etmeyeceğini vurgulamakla birlikte- Ada”daki bölünmenin kalıcı hale geleceği hususunu ön plana çıkarmıştır.

Ayrıca, Papadopulos”un seçilmemesi hâlinde çözüme yönelik yeni bir fırsat dönemi başlayacağı konusunda büyük beklenti yaratmıştır. Bu bağlamda, 24 Şubat 2008”de yapılan ikinci tur oylamada Çalışan Halkın İlerici Partisi (AKEL) Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas”ın Başkanlığa seçilmesi, Kıbrıs”ta çözüm kapısının aralanıp aralanamayacağı tartışmalarını da beraberinde getirmiştir. (devamı var)

























KIBRIS”TA YENİ UFUKLAR VE YENİ POLİTİKALAR (2)

Mustafa Nevruz SINACI

İkinci bölümden itibaren bu çalışmada, GKRY”de seçim sonuçlarını etkileyen gelişmeler ve Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin beklentiler iç ve dış boyutlarıyla ele alınacak ve tarafların pozisyonlarında nasıl bir değişikliğe yol açabileceği incelenecektir.

Söz konusu inceleme yapılırken, önümüzdeki 5 yıllık dönemde, Türkiye-Yunanistan-KKTC-GKRY”deki siyasi gelişmeler ve Türkiye-AB müzakereleri açısından bazı önemli tarihler de özellikle dikkate alınacaktır:

BUNA GÖRE :

• 2008: Yılı Kıbrıs”ta, çözüm (!) girişimlerinin yoğunlaşması ve muhtemel müzakerelerin başlatılması; AB içinde Kıbrıs konusunda tutumu GKRY ile birebir örtüşen Fransa”nın Temmuz

2008”de AB Dönem Başkanlığı”nı üstlenmesi,

• 2009: Yılı, AB Konseyi”nin “Aralık 2006” kararı uyarınca, Türkiye”nin Kıbrıs”a ilişkin olarak deklere ettiği ve üstlendiği yükümlülüklerini yerine getirme durumunun 2009 sonuna dek İlerleme Raporları ile izlenecek olması,

• 2010: KKTC”de Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimler

• 2011: Türkiye, Yunanistan ve GKRY”de Genel Seçimler

• 2012: GKRY”nin Temmuz 2012”de AB Dönem Başkanlığı”nı üstlenecek olması ve bu tarihe dek çözüm olmaz ise; Türkiye”nin resmen tanımadığı GKRY ile muhatap olma durumuyla karşılaşması.

Seçim Sonrasındaki Sürece İlişkin Beklentiler

Seçim kampanyasını Papadopulos”un aksine “Kıbrıs Türkleri ile görüşme ve çözüm yanlısı” olduğu söylemi üzerinden yürüten Hristofyas”ın Başkanlık görevini üstlenmesi, GKRY”nin uluslararası alandaki imajını yenilemiş ve güçlendirmiş, “çözüm isteyen taraf ” olarak takdim edilmesine imkan sağlamıştır.

Ancak, GKRY”deki mevcut siyasi tablo, AKEL politikaları ve Rum Ortodoks Kilisesi”nin etkisi dikkate alındığında; bu söylemin, Hristofyas yönetiminin muhtemel bir müzakere sürecinde

çözüm iradesi sergilemesine yeterli olacağı konusunda tereddütler mevcuttur. Ayrıca, Kıbrıs sorunu, zaman içinde siyasi, askerî, hukuki, ekonomik boyutlarının iç içe geçmesiyle giderek karmaşık bir hâl almıştır. Uluslar arası toplumun, bu karmaşık tabloda yüzeysel bir bakış açısıyla ve sorunun özüne odaklanmadan, ilkesel düzeyde “çözüm yanlısı” olunduğu beyanına itibar etme eğiliminde olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, Hristofyas”ın, GKRY”nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” nin meşru temsilcisi olarak tanınması, AB üyeliği ve Papadopulos”un fiziken devre dışı bırakılmasının sağladığı avantajla, büyük ölçüde söz konusu eğilimden istifade eden bir politika izlemekte olması da mümkündür. Bu çerçevede, GKRY Başkanlık seçimleri sonrasında Kıbrıs sorununun çözüm arayışlarına etki yapacak tüm unsurları ayrı ayrı ele almakta fayda görülmektedir:

GKRY”deki Siyasi Durum

Kıbrıs”ta yeni döneme ışık tutacak bir değerlendirme yapılabilmesinin yolu, Hristofyas”la birlikte Rum siyasetinde köklü bir değişim beklemenin ne derece gerçekçi olduğu konusuna açıklık kazandırılmasından geçmektedir.

Dolayısıyla, Papadopulos artık Başkanlık görevinde olmasa da “politikalarının iktidarda

kalmaya devam edip etmeyeceği” tespitinin yapılması gerekmektedir.

Bu çerçevede;

• Papadopulos”un seçimi kaybetmesine neden olan temel faktör, politikalarının Rum kamuoyundaki desteğini yitirmesi değil, yüzde 30-34 civarında oy potansiyeli bulunan Komünist

AKEL Partisi”nin tercihiyle ilgilidir.

Zira, Şubat 2003”te Papadopulos”a destek vererek, ilk turda yüzde 51.51 oy oranıyla Başkanlık görevine gelmesini sağlayan AKEL, bu seçimde tarihinde ilk kez kendi adayıyla Başkanlık yarışında yer almaya karar vermiştir.

Hatta AKEL”in desteği hariç tutulduğunda; Papadopulos”un 2003 Başkanlık seçimlerine göre oylarını önemli oranda artırdığı görülmektedir

(yüzde 31.78). Keza, Papadopulos”un başkanlığı döneminde yapılan Avrupa Parlamentosu seçimleri ve genel seçimlerde AKEL ve Demokratik Seferberlik Partisi (DİSİ) önceki seçimlere göre oy kaybına uğrarken, Demokratik Parti (DİKO) ve destekçisi Sosyalist EDEK”in oylarında önemli artışlar olmuştur.

Papadopulos”un 2003 öncesinde genel başkanlığını yaptığı DİKO, 2001 Genel Seçimlerindeki yüzde 14.84 oy oranını Mayıs 2006 Seçimlerinde yüzde 17.92”ye çıkarmıştır. Bu açıdan, seçimi kaybeden Papadopulos”un siyaseti değil, Papadopulos”tur.

• Hristofyas”ın ikinci turda kazanmak için yürüttüğü pazarlıklarda; AKEL-DİKO-EDEK

Koalisyonu”nun ve Kıbrıs sorununa ilişkin siyasetin temel ilkelerinin korunacağı konusunda mutabakat sağlanmıştır. Papadopulos dönemindeki siyasi tabloyla en önemli fark; Meclis Başkanlığı ile GKRY Başkanlığı”nın AKEL ve DİKO arasında el değiştirmesi olmuştur.

Üstelik DİKO, koalisyon hükümetinde önceki dönemde kendisinde olan Dışişleri Bakanlığı”nı yeni dönemde de muhafaza etmiştir.

• Seçimlerin ilk turunda Papadopulos”a destek veren Rum Ortodoks Kilisesi”nin, ikinci turda DİSİ”yle birlikte desteklediği Yannakis Kasulides”in seçimi kaybetmesine rağmen DİKO”nun koalisyondaki yerini koruması, yeni dönemde de Kilise”nin Rum siyasetinde önemli bir ağırlığa sahip olacağını göstermektedir.

Tarih boyunca Enosis politikalarının öncülüğünü yapan Rum Ortodoks Kilisesi”nin, seçimlerin ardından Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik bir plan hazırlatarak, BM ve AB”ye sunacağını açıklamış olması da, çözüm girişimlerinde aktif rol üstlenme arayışlarına emare teşkil etmiştir. İşin garibi Türkiye, varsayılan sorunlara doğrudan muhatab olmak ve elinde mevcut hukuki karineler ve tarihi haklar muvacehesinde çözmek yerine, konuyu tefessüh etmiş BM”e götürmeye gönüllüdür. Kaldı ki, meselenin çözüm yeri asla BM değildir.

• Kıbrıs sorunuyla ilgili politikalar, tek başına GKRY Başkanı tarafından değil; KKTC” nin aksine, çok akılcı ve milliyetçi bir yöntem ile yani, Rum siyasi partilerinin liderlerinden oluşan Rum Ulusal Konseyi”nde (RUK) kararlaştırılarak belirlenmektedir.

AKEL Genel Sekreteri olarak Hristofyas”ın da Papadopulos dönemindeki tüm Konsey kararlarında imzasının bulunması, 2003-2008 dönemindeki Rum politikalarının sürdürüleceğine işaret etmektedir.

• AKEL”in Kongre kararları, parti belgeleri ve Hristofyas”ın beyanları dikkate alındığında da, Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak Papadopulos”tan farklı bir çizgi izlenmeyeceği görülmektedir.

(devamı var)





















KIBRIS”TA YENİ UFUKLAR VE YENİ POLİTİKALAR (3)

Mustafa Nevruz SINACI

Şovenist bir politika, Marksist-Leninist bir söylemden de yararlanılarak, farklı bir biçimde dile getirilmektedir. Çözümün çerçevesi, “BM”nin Kıbrıs”la ilgili kararlarına ve oylamalarına, uluslararası hukuka ve AB ilkelerine” dayandırılmaktadır. İki kesimli-iki toplumlu federal bir çözümden söz edilmekte, ancak “tek vatan, tek egemenlik, tek vatandaşlık” ifadeleriyle tanımı “üniter” devlete uygun şekilde yapılmaktadır.

1960 Garanti sisteminin kaldırılması, Ada”dan Türk askerinin ve Türkiye”den göçenlerin tamamının ayrılması, Rum göçmenlerin ise KKTC”deki mülklerine dönmeleri, ön koşul olarak sıralanmaktadır. (GKRY”ye Yunanistan ve adalardan göçenler sorun olmamaktadır nedense !..)

• Annan Planı konusunda DİKO ve AKEL”in 24 Nisan Referandumu”nda sergiledikleri tutum da aynen korunmakta ve Plan”ın bir daha gündeme gelmemesi üzerinde uzlaşmaktadırlar.

• Tüm bu hususlar, Hristofyas”tan Papadopulos”a göre özde değil daha ziyade “söylem-üslup” ve “yöntem” düzeyinde değişiklik beklemenin gerçekçi olacağını göstermektedir.

Nitekim, Başkan seçilir seçilmez, Cumhurbaşkanı Talat”la görüşme talebinde bulunması, Papadopulos”la “yöntem” farklılığını sergilemektedir. Ancak, bu talebini BM Genel Sekreteri”nin Kıbrıs Özel Temsilcisi aracılığıyla ve “ara bölgede” gerçekleşmek üzere iletmesi, Hristofyas”ın Talat”ı eşit bir muhatap olarak görmediğini teyit etmektedir.

Aynı Hristofyas”ın Mayıs 2006 Rum Genel Seçimleri”nde Girne”de sadece 500 kadar Rum ve Maronite seçim propagandası yapmak üzere KKTC”ye geçtiği hatırlandığında, bu yaklaşımın tüm Ada üzerindeki “egemenlik” anlayışını vurguladığı açıktır.

Rum Tarafının Muhtemel Hareket Tarzları

Gerçek niyetini yansıtsın ya da yansıtmasın, çözüm yanlısı olduğunu söyleyen bir Rum adayın seçilmesi, Kıbrıs sorununa çözüm girişimlerinin ivme kazanmasına yol açacak ve Türk tarafı da bu sürecin dışında kalamayacaktır.

Nitekim, BM Genel Sekreteri”nin Ada”ya Mart ayı içinde yardımcısı Lynn Pascoe başkanlığındaki bir heyeti göndererek, tarafların tutumlarını araştıracağı belirtilmektedir.

Bu süreç, Papadopulos”un katı tutumu karşısında, şimdiye dek çözüm isteyen tek taraf olarak öne çıkan Türk tarafının dış dünyadaki imajının değişmesine ve üzerindeki baskıların yoğunlaşmasına yol açabilecektir. “Artık GKRY”de çözüm isteyen bir yönetimin iş başında bulunduğu” söylemiyle, Türkiye”den de çözümü kolaylaştıracak adımların atılması talep edilebilecektir. Bu taleplerin, Türkiye-AB müzakerelerindeki Kıbrıs yükümlülükleri ve Türk Silahlı Kuvvetleri”nin Ada”daki varlığı üzerinde yoğunlaşması beklenebilir.

Yeni bir çözüm beklentisi üzerine inşa edilen böyle bir sürecin, Kosova”nın bağımsızlığıyla ilgili gelişmelerin yarattığı yeni ortamda Türk tarafının müzakere masasında tutularak hareket alanını kısıtlamaya, Türk kamuoyunun tepkilerini önlemeye ve zaman kazanmaya yönelik olması da mümkündür. Bu nedenle, Rum tarafı kapsamlı çözüm müzakereleri yerine önce çözüm zemini oluşturmayı hedefleyen 8 Temmuz Mutabakatı”nın hayata geçirilmesinde ısrarlı olabilir. Böyle bir oyalama taktiğiyle, hem Türkiye-AB müzakerelerindeki

Kıbrıs yükümlülüklerine yoğunlaşılması, hem de Kosova”yla ilgili gelişmelerin sıcaklığını yitirip

gündemden düşmesi amaçlanabilir. Zira, Rumların hayır oyu kullandığı 24 Nisan Referandumu

sonrasında olduğu gibi, birkaç istisna dışında dünyanın Kosova”nın bağımsızlığına destek verdiği 17 Şubat 2008 sonrasında da KKTC”nin tanınma talep etmesi için uygun şartlar oluşmuştur. Ancak, Referandum sonrasında “KKTC”ye izolasyonların sona erdirileceği” vaadinde bulunan uluslararası toplum, Kosova”nın bağımsızlığı tanınırken de “Kıbrıs”ta çözüm bulunacağı” söylemiyle Türk tarafından bu yönde yükselebilecek sesleri önlemeye çalışmaktadır.

GKRY”nin, 2008 yılında Türkiye”de gündemin anayasa değişiklikleri, terörle mücadele, Irak”ın kuzeyine operasyon gibi konulara yoğunlaşmasını ve 2009 yılının Türkiye”nin AB sürecinde Kıbrıs yükümlülükleri açısından kritik tarihler içermesini istismara yönelen bir yaklaşım geliştirmesi beklenebilir. Bu bağlamda, Rum tarafının söz konusu dönemi, çözümü değil, “müzakerelerde geçirmeyi hedefleyen” bir tutuma yöneleceğini söylemek mümkündür. Böyle bir tablo, Kıbrıs sorununda inisiyatif üstünlüğünü elde etmesi ve 24 Nisan Referandumu”yla oluşan “uzlaşmaz taraf ” konumunu unutturması için GKRY”ye zemin hazırlayacaktır. Aynı zamanda, BM ve AB olmak üzere iki koldan, Türk tarafı üzerinde Türkiye-AB müzakereleriyle paralel giden bir uluslararası baskı ortamı kurulmasını sağlamak imkânı verebilecektir. Bu durumda GKRY”nin, Ek Protokol ve limanlar gibi konularda “AB”yi, Türk askerinin çekilmesi, Maraş, Kuzey”de kalan Rum malları, Türkiye”den göç edenler gibi konularda da “BM”yi öne sürmek istemesi beklenebilir. “Çözüm isteyen tarafın GKRY olduğu” imajının yerleştirildiği ve Türk tarafının kabul edilemeyecek taleplerle baskı altına alındığı böyle bir tabloda, Rum tarafı uluslararası toplumla 24 Nisan Referandumu öncesindeki durumdan daha güçlü bir dayanışma içine girebilecektir.

Annan Planı”nın Gündeme Getirilmesi

BM”nin Mart ayından itibaren Ada”da başlatacağı zemin yoklama girişimleri sonucunda iki taraftan da yeni bir çözüm sürecinde yer alma yönünde siyasi irade ortaya çıkması durumunda; uluslararası toplum, aynı ya da başka bir ad altında Annan Planı”nın yeniden müzakere masasına gelmesi eğilimi içinde olabilir. Nitekim, Uluslararası Kriz Grubu”nun 10 Ocak 2008 tarihli “Kıbrıs: Bölünme Sürecini Durdurmak” başlıklı raporunda “Annan Planı”nın en az üçte ikisinin kabul edebilir durumda olduğu, geriye kalan ve anlaşma sağlanamayan konularda kolaylıkla uzlaşma sağlanabileceği” görüşüne yer verilmektedir. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı M. Bryza”nın açıklamalarından, ABD”nin de bu görüşü paylaştığı

anlaşılmaktadır. Yeni bir çözüm süreci başlatılması konusunda BM”ye destek verdiklerini ve AB ile de temaslarda bulunduklarını açıklayan Bryza; “Annan Planı”nın uzun süren çalışmaların ürünü olduğunu ve Plan”da ortaklaşa kabul gören unsurlar bulunduğunu” belirterek, bu unsurları yeni bir süreçte değerlendirileceklerinin işaretini vermiştir. Cumhurbaşkanı Talat”ın Annan Planı”na dayalı çözüm perspektifini koruduklarına ilişkin açıklamaları ve BM Genel Sekreteri”ne bu yönde yazdığı 22 Şubat 2008 tarihli mektup dikkate alındığında, Rum tarafının bu konuda sergileyeceği tutum önem arz etmektedir.

AKEL, Annan Planı”nı “Yeni Dünya Düzeni” diye adlandırılan koşullar nedeniyle BM”nin Kıbrıs”la ilgili kararlarının öz ve biçiminde aşamalı bir şekilde sapma kaydedilmesinin ürünü olarak nitelendirmektedir. Plan”ı “müzakere zemini” olarak kabul ettiği halde, Referandumda “hayır” oyu kullanmasını ise, “sıkışık takvim öngörülmesinin özlü müzakere yapılmasına ve üzerinde anlaşmaya varılacak bir çözüme ulaşılmasına izin vermediği, ayrıca BM Genel Sekreteri”nin hakemliğinin Türk tezlerinden yana olduğu” şeklinde gerekçelendirmiştir.

(devamı var)



















KIBRIS”TA YENİ UFUKLAR VE YENİ POLİTİKALAR (4)

Mustafa Nevruz SINACI

Gerek GKRY”de yapılan kamuoyu yoklamalarında Annan Planı”nı destekleyen kesimin giderek küçüldüğünün ortaya konması, gerek Rum basınında Hristofyas”ın seçimin 2. turu için DİKO”ya “Annan Planı”nın yeniden gündeme getirilmemesi konusunda güvence verdiğinin” yer alması, Rum tarafının yeni bir çözüm sürecinin Plan üzerinden yürütülmesine karşı çıkacağına emare teşkil etmektedir.

Ancak, Hristofyas”ın bu hususu uluslararası topluma karşı “Plan”ı reddetmelerine neden olan endişelerinin giderilmesine ve taleplerinin karşılanmasına yönelik düzenlemeler yapılması halinde razı olabileceği” görüşünü savunmak için gerekçe olarak kullanabileceği ihtimali de mevcuttur. Hatta, koalisyonda DİKO”nun varlığı ve Dışişleri Bakanlığı”nı üstlenmiş olmasını da, bu konuda DİKO”yla uzlaşma sağlayabilmek için uluslararası toplumca elinin güçlendirilmesi gerektiği şeklinde bir koz olarak kullanması mümkündür.

Uluslararası Toplumun Tutumu ve AKEL Politikaları

Hristofyas”ın gerek çözüm zemini oluşturmaya yönelik girişimlerde, gerek muhtemel bir müzakere sürecinde, AB üyesi olmanın ve Türkiye”nin üyelik süreci üzerinde belirleyici konuma ulaşmanın avantajlarından da yararlanmak isteyeceği açıktır. AKEL”in AB üyeliği konusunda zaman içinde farklılaşan bir politika geliştirmesinin gerekçesi de, bu yorumu güçlendirmektedir.

Nitekim, başvuru aşamasında GKRY”nin AB üyeliğine karşı olan AKEL, 1995”te bu görüşünü değiştirmiştir. Üyeliğin, Türkiye”nin AB”ye girme arzularıyla paralel biçimde, Kıbrıs sorununda katalizör rolü oynayabileceği ve Topluluk Müktesebatı”nın böylesi bir çözüm için bazı ek “silahları” sunabileceği gerekçesiyle AKEL 18. Kongresi”nin kararıyla Kıbrıs”ın AB”ye girmesinden yana tavır almıştır. AKEL, AB”yi “Birlik içindeki çıkarların, Avrupa değerleri hakkında bildirgelerden daha fazla belirleyici olduğu” bilinciyle değerlendirdikleri görüşünü dile getirmektedir.

Bu tavır, AKEL”in Kongreleri”nde Kıbrıs sorunuyla ilgili aldığı kararlara da yansımıştır.

Daha önceki kongrelerinde “BM kararları ve Doruk Anlaşmaları temelinde federal çözüm” öngörürken, 24-27 Kasım 2005 tarihli 20. ve son kongresinde, “BM”nin Kıbrıs”la ilgili kararlarına ve oylamalarına, uluslararası hukuka ve AB ilkelerine dayanacak yaşayabilir, işler bir çözüm” formülünü geliştirmiştir.

Konuya AB faktörü açısından bakıldığında; Kıbrıs sorunu Birliğin “ortak güvenlik ve dış

politika” uygulamasını güçleştiren bir mesele olarak varlığını sürdürmektedir. AB, GKRY”yi 1960 sistemine, uluslararası hukuka ve Birliğin dayandığı ilkelere aykırı olarak tüm Ada”yı temsilen üye kabul etmiş, ancak ilk kez “üye kabul ettiği ülkenin bir bölümünde” müktesebatını

uygulayamaması nedeniyle siyasi ve hukuki bir boşluk meydana gelmiştir. 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi”nde Türkiye”den “Kıbrıs sorununa BM çerçevesinde ve AB ilkelerine dayalı bir çözüme” destek vermesinin istenmesiyle, çözüm zemini AB platformuna kaydırılmaya çalışılmıştır.

Ayrıca, Türkiye”ye AB ile müzakere sürecinde ileri sürülen Kıbrıs yükümlülükleri, AB”yi Kıbrıs”ta çözümsüzlüğün bir parçası durumuna getirmiştir.

Nitekim, Aralık 2006”da Türkiye-AB müzakerelerinin 8 başlıkta askıya alınmasına gerekçe gösterilen Kıbrıs yükümlülüklerinin karşılanması durumu 2009 sonuna dek İlerleme Raporlarıyla izlenecektir. Diğer taraftan, AB, en son Kosova”nın bağımsızlığı örneğinde olduğu gibi eski Yugoslavya”dan 7 devletin ayrılmasına, Çekoslovakya”dan Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak iki devlet oluşumuna ve ayrı ayrı AB üyeliğine kabul edilmesine destek verirken, Kıbrıs konusunda çifte standartlı bir tutum izlemiştir. AB”nin, tüm bu çıkmazlardan kurtulabilmek ve Ada”da bölünmenin kalıcılaşmasını önlemek için, Hristofyas”ın “çözüm yanlısı” olduğu söylemiyle Kıbrıs”ta yeni bir süreç başlatılmasına ve Türkiye”ye Kıbrıs yükümlülükleri konusunda baskı uygulanmasına yönelik girişimlerde bulunması beklenmektedir. Temmuz 2008”de Fransa”nın AB Dönem Başkanlığı”nı üstlenecek olması, bu açıdan Rum tarafının elini güçlendiren bir unsur olacaktır. Öte yandan, Hristofyas ile başlayan yeni dönemde GKRY-Rusya ilişkilerinin yöneliminin de AB tarafından dikkatle izleneceği düşünülmektedir.

GKRY”de ilk kez bir komünist partinin Moskova”da eğitim görmüş liderinin Başkan olması, AB açısından, BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi Rusya”nın Doğu Akdeniz”de bağlarını güçlendirmesi ve enerji trafiğini kontrol etme imkânına kavuşması endişesine yol açabilecektir.

Kıbrıs”ta 1878-1960 döneminde “yöneten”, 1960 sistemiyle birlikte “garantör ülke” pozisyonunda olan İngiltere”nin çözüm sürecine yönelik tutumunu ve AKEL”e yönelik bakışını

AB”den ayrı olarak da ele almak gerekmektedir.

İngiltere, Kurucu Antlaşmalardan doğan garantörlük hakkını, Ada”daki üslerinin korunmasına yönelik bir anlayış içinde, sadece imtiyaz olarak ele almaktadır. Kıbrıs sorununa bulunacak bir çözüme ise, üslerle bağlantılı İngiliz çıkarlarını en iyi şekilde koruma isteğiyle yaklaşmaktadır. İngiltere Birliğe üye olurken üslerin AB statüsü dışında tutulması ve ABD”nin de bu üslerden yararlanmakta olması, İngiltere”nin ve dolayısıyla ABD”nin üslerin durumunu tartışmaya açacak gelişmelere karşı hassasiyetini göstermektedir. AKEL ise, Ada”nın yabancı üslerden arındırılması gerektiğini, “Türk işgaline” karşı mücadeleye yoğunlaşmalarının üslerin varlığını kabullendikleri anlamına gelmediğini ve birleşik Kıbrıs”a ulaşıldığında üslerin kaldırılması için mücadele edeceklerini bildirmektedir.

Ayrıca, İngiltere”nin Hristofyas Yönetimi”ne yaklaşımını değerlendirirken; Ada İngiliz

Yönetimi”nde iken, gerek 1926-46 döneminde faaliyet gösteren Kıbrıs Komünist Partisi”nin (KKP) 1931”den itibaren, gerek KKP”nin devamı olarak kurulan AKEL”in 1955-59 yıllarında yasadışı ilan edilmiş olmasını da dikkate almak yararlı olacaktır. Ancak, geçmişe dayanan AKEL-İngiltere karşıtlık ilişkisinin, üslerinin konumunun tartışma konusu yapılmasını istemeyen İngiltere ile Hristofyas Yönetimi arasında, -Kıbrıs”ta çözüm sürecinde Rum taleplerini gözetmesi karşılığında- koşullu bir işbirliğine dönüşmesi ihtimali de mevcuttur.

Hristofyas”ın, seçilir seçilmez İngiltere Başbakanı”ndan görüşme daveti almış olması da, böyle bir yoruma güç kazandırmaktadır.

İngiltere”de Rum lobisinin etkin faaliyetleri ve Kıbrıslı Rumların İşçi Partisi tabanında sahip olduğu etkinlik de bu açıdan önem arz etmektedir.

Aksi yönde bir gelişme, yani İngiliz üslerinin hedef alındığı bir süreç başlatılması ise, İngiltere ve ABD”nin Türk tarafının tezlerine ve KKTC”ye daha yakın bir pozisyon almalarına yol açabilecektir.

Hristofyas”ın seçilmesiyle başlayan yeni döneme ilişkin beklentilere, Yunanistan”ın tutumu açısından yaklaşıldığında ise; GKRY”den farklı bir tabloyla karşılaşılmamaktadır.

(devamı var)





















KIBRIS”TA YENİ UFUKLAR VE YENİ POLİTİKALAR (5)

Mustafa Nevruz SINACI

Hristofyas”ın ve partisi AKEL”in ortaya koyduğu çözüm çerçevesi, Yunan politikası ile birebir örtüşmektedir. Yunan Dışişleri Bakanı Bakoyannis, çeşitli defalar “Annan Planı”nın tarihe karıştığını, Türkiye-Yunanistan ve Türkiye-AB ilişkilerinin gelişmesinin Kıbrıs konusuna bağlı olduğunu, Türkiye”nin AB sürecinde kabul edilen Kıbrıs yükümlülüklerini yerine getirmesini beklediklerini” açıklamıştır. Başbakan Karamanlis”in Türkiye ziyaretinde Başbakan Erdoğan”la gerçekleştirdiği ortak basın toplantısında, Kıbrıs”ta muhtemel bir çözümün çerçevesini “BM Güvenlik Konseyi kararları, AB ilkeleri ve hukuku, 8 Temmuz 2006 belgesi” olarak bildirmesi, önümüzdeki süreçte GKRY ile tam bir uyum sergileyeceklerini ortaya koymaktadır.

KKTC”deki Siyasi Tablo

Önümüzdeki süreçte yaşanabilecek gelişmelerin önemli bir boyutu da, KKTC hükümeti ve kamuoyunun tutumu ile ilgilidir. AKEL”in KKTC”de iktidarda bulunan Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ile yakın ilişki ve işbirliğinin mevcudiyetinin, çözümü kolaylaştırıcı bir unsur olacağı ya da CTP”nin tavizkâr bir tutum almasına yol açabileceği yönünde yorumlar yapılmaktadır. Gerçekten, iki parti geçmişte federal-birleşik bir Kıbrıs yaratılması, hatta Ada”dan Türk askerinin çekilmesi ve Türkiye”den göçenlerin dönmesi konusunda benzer görüşler dile getirmişler ve Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik ortak bildiriler yayımlamıştır.

Bununla birlikte, AKEL”in Annan Planı”nı müzakere zemini olarak kabul etmesine rağmen, 24 Nisan 2004 Referandumu”nda CTP”nin aksine seçmenlerini “hayır” oyu kullanmaya

yönlendirmesi, her koşulda güvenilecek bir ortak olmayacağının göstergesi olmuştur.

Ancak, parti belgelerinde Türkiye ile ilişkiler, TSK”nın Ada”daki konumu ve Türkiye”den göçenler konusunda yer alan ifadeler ve CTP kadrolarında-tabanında Türkiye karşıtı söylem içinde bulunan kesimlerin varlığı, muhtemel bir müzakere sürecinde KKTC Hükümeti”nin sergileyeceği tavır açısından önem arz etmektedir.

Partinin marjinal kesimleri, CTP”nin eski lideri olan Cumhurbaşkanı Talat”a dahi “Denktaşlaştığı” yönünde eleştiri yöneltmektedir.

Hâlihazırda KKTC”de Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Meclis Başkanı”nın CTP kökenli olduğu bir siyasi tablo mevcuttur.

Ancak, “AB üyeliği ve çözüm” sloganlarıyla iktidara gelen CTP”nin bu vaatlerinin gerçekleşememesi, Rum uzlaşmazlığına bağlı olmakla birlikte, partinin iç politikada özellikle “Birleşik Güçler” adı altında sağladığı desteğin giderek aşındığı görülmektedir. İzolasyonların kaldırılması hedefi ön plana çıkarılmışsa da, bu konuda sağlanan bazı ilerlemeler, kamuoyunu tatmin edecek düzeyden uzaktır. Bu bağlamda CTP, 2010 yılına dek çözüm sağlanmadığı takdirde, bu tarihte KKTC”de yapılacak cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinde tabanına hitap edecek bir politika sunma ve yeniden iktidara gelme imkânını kaybedebilecektir. Söz konusu ihtimal, CTP”yi muhtemel müzakerelerde daha esnek ve taleplere açık bir tutum almaya yöneltme ve Türkiye-KKTC ilişkilerinde hassasiyete yol açma potansiyeli içermektedir.

Diğer taraftan, Annan Planı”nı yüzde 65 oranda destekleyen Kıbrıs Türklerinin dahi son dört yıldaki gelişmelerle görüşlerinin büyük ölçüde değiştiği, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik inançlarını ve uluslararası topluma güvenlerini giderek yitirmiş oldukları gözlenmektedir.

Eurobarometer”in Şubat 2008”de açıklanan son araştırması, Kıbrıs Türklerinin AB”ye güvenlerinin yüzde 32”ye, BM”ye güvenlerinin yüzde 30”a düştüğünü göstermektedir. Kıbrıs Türk halkının yalnız AB ve BM değil, kendi siyasi partilerine karşı güvenlerinin de dört yılda yüzde 30”dan yüzde 13”e inerek erozyona uğramış olması, yeni bir çözüm inisiyatifinin, Annan Planı dönemindeki desteği bulamayacağını ve KKTC iç politikasında kutuplaşmaları körükleyeceğini düşündürmektedir.

Tüm bu unsurların yanı sıra, Kıbrıs”ta yeni dönemde gelişmeleri yönlendirecek önemli bir husus ta, GKRY”nin Doğu Akdeniz”de egemenlik iddiaları doğrultusunda petrol arama bahanesiyle başlattığı uluslararası ihalenin ilk turuna ilişkin ruhsatların seçimden sonra verilecek

ve ikinci tur ihalenin açılacak olmasıdır.

GKRY”nin, siyasi, hukuki ve askeri bir sorun çerçevesinde gerginliği tırmandıracak bu yöndeki girişimlerini sürdürmesi, çözüm inisiyatifleri üzerinde olumsuz etki yapacaktır.

Sonuç

Tarafların, varsayılan sorunlara mukabil “çözüm” kavramına yükledikleri anlamların ve böyle bir süreçten “beklentilerinin” farklılığı nedeniyle, Ada”da kapsamlı çözüme yönelik müzakere süreci başlatılsa da sonuca ulaşma şansının sınırlı olduğu düşünülmektedir.

Yunanistan ve GKRY”nin tam üye oldukları, Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin yer almadığı AB”de Türk tarafı aleyhinde “asimetrik güç” ilişkisinin mevcudiyeti, muhtemel bir müzakere sürecinde tarafların “çözüm motivasyonları” üzerinde farklı etki yapacaktır.

Türkiye-AB üyelik sürecindeki Kıbrıs yükümlülükleri, bu yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğinin 2009 sonuna dek İlerleme Raporları”yla izlenecek olması ve Kıbrıs sorununa “BM çerçevesinde ve AB ilkelerine” dayalı çözüm istenmesi, buna karşın AB”nin KKTC”ye vaat ettiği Doğrudan Ticaret Tüzüğünü dahi dört yıldır uygulamaya geçirememesi, Rum tarafını BM çerçevesinde bir çözümden uzaklaştıran ve yeni dönemde de oyalama taktiği izlemesine yol açabilecek temel unsurlar olmaktadır.

Türkiye”nin Kıbrıs”ta kalıcı-kapsamlı çözüme ulaşılmadan “Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilişkilerin normalleştirilmesi, liman ve havaalanlarının açılması, Ek Protokol”un uygulanması” gibi talepleri yerine getirmesi ise, Rum tarafı açısından “Kıbrıs sorununun ortadan kalkması” anlamına gelmektedir. Keza, uluslar arası toplumun zorlamasıyla asgari müştereklerde bir çözüm üzerinde uzlaşmaya varıldığı varsayılsa dahi, iki tarafta 24 Nisan 2004 sonrasındaki eğilimler dikkate alındığında, düzenlenecek Referandumlarda her iki halk tarafından onaylanacağının garantisi bulunmamaktadır.

Ayrıca, Türkiye”nin AB üyesi olmadığı bir ortamda sağlanacak çözümün çerçevesi ne olursa olsun, Rum tarafının kısa vadede Kıbrıs Türklerini azınlık konumuna indirgeyecek uygulamalara başvurmayı deneyecekleri ve 1960 garanti sistemi devrede olsa dahi pratikte işlevsellik kazanmasının 1974 dönemine kıyasla güç olacağı açıktır.

Öte yandan, iki tarafta yıllar boyunca değişik siyasi kökenlerden liderler ve hükümetler işbaşına gelmesine rağmen çözüme ulaşılamadığı gözlenmektedir. Geçmişte Denktaş”ı uzlaşmazlıkla suçlayan Rum tarafının, Talat döneminde de çözüme yaklaşmadığı, DİSİ ve DİKO”dan isimlerin Başkanlıkları süresince aynı tutumun sürdürülmüş olduğu bilinmektedir.

Rum eski Dışişleri Bakanlarından Nikos Rolandis”in “son 60 yılda Kıbrıs sorununu 10 çözmek için yapılan Annan Planı dâhil 15 öneriyi de reddederek Kıbrıs”ı ikiye böldüklerini” açıklaması, gerçek tabloyu ortaya koymaktadır. (devamı var)





















KIBRIS”TA YENİ UFUKLAR VE YENİ POLİTİKALAR (6)

Mustafa Nevruz SINACI

Ancak, uluslararası toplum, daha önce DİKO ve DİSİ partilerinden Başkanlar ve hükümet tarafından atanmış Dışişleri Bakanları vasıtasıyla GKRY”le muhatap oldukları için, AKEL ve Hristofyas bu kez “denenmemiş ve uzlaşmacı” bir görüntüyle karşılarına çıkmıştır. GKRY”nin, AKEL lideri Hristofyas”ın Başkanlığı döneminde de çözüm fırsatını değerlendirmemesi hâlinde, artık bu yönde bir girişimden sonuç alınamayacağı kanaati kökleşebilecektir.

Türk tarafının çözüm istekliliğinin karşılıksız kalması ve KKTC”ye uygulanan uluslararası

izolasyonun sürdürülmesi, Kıbrıs Türklerinin çözüme olan inançları ve uluslararası topluma güvenlerinde aşınmaya yol açmıştır. Balkanlardaki gelişmeler ve Kıbrıs konusunda çifte standartlı bir tutum izlendiği kanaati, uluslar arası alanda da giderek yaygınlaşmakta ve tartışma konusu olmaktadır. Dolayısıyla, Ada”da başlatılacak yeni bir çözüm inisiyatifinin Rumlarca başarısızlığa uğratılması hâlinde, Türk tarafının tutumundan bağımsız olarak farklı seçenekler kendiliğinden ortaya çıkabilecektir.

Türk tarafının bu seçenekler bakımından da gerekli planlama ve hazırlıkları yapması yerinde olacaktır.

TAM YERİNDE BİR HATIRLATMA !

İster işlerine gelsin isterse gelmesin, başta mevcut KKTC Cumhurbaşkanı Talât olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti”nin bütün diplomat, taraf bürokrat ve hükümetleri; Devletin temel karinesi ve yönetimin ana kaidesi-ilkesi olan Cumhuriyetin kuruluş felsefesini dikkate almak ve Mustafa Kemâl Atatürk”ün vazettiği hükümler çerçevesinde hareket etmek zorundadır.

Buna göre: Türkiye”nin izleyeceği politika aşağıdaki ilkelere uygun olmalıdır.

MİLLİ BAĞIMSIZLIK, EGEMENLİK ve ULUSLAR ARASI İLİŞKİLER

Milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin çıkarları gerektirdiği taktirde, insanlığı meydana getiren milletlerden her biri ile medeniyet gereklerinden olan dostluk ve siyaset ilişkilerini büyük bir dikkatle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen her hangi bir milletin de, bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım. (1921-Atatürk”ün Söylev ve Demeçleri, Cilt : 3 – Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını, 1954)

Türk milleti kurtuluş savaşından beri, hattâ bu savaşa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve bağımsızlık davalarıyla ilgilenmeyi, o davalara yardım etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca, kendi soydaşlarının hürriyet ve bağımsızlıklarına ilgisiz davranılması elbette uygun görülemez. Fakat, milliyet davası şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde düşünülmemeli ve savunulmalıdır. Milliyet davası siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ideal meselesidir. Şuurlu bir ideal demek pozitif bilimlere ve bilimsel yöntemlere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde, propogandalarda denenmiş yöntemlere müracaat etmek şarttır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, önce kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. (Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 13, Abdülkadir İnan – 1963 / 332)

Biz, uluslar arası ilişkilerde karşılıklı güven ve saygıyı amaçlayan açık ve samimi politikanın en ateşli taraftarıyız. Hassasiyetimiz, bu alanda ortaya çıkan durum ve yükümlülüklerimize karşı, bunların bizim için de geçerli ve gerçek bir güven sağlayıp sağlamayacağı noktasındadır. (1926-Atatürk”ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: 1, TİTE Yayınları-1945)

Biz, hayati gerçekleri bilerek, bilmeyenlere de uygun bir yol ile veya zor ile anlatarak amacımıza yürüyeceğiz. Bizi o amaca varmaktan alıkoyan iki kuvvet vardır.

Biri dış düşmanlardır. Bunlar, bizi sömürge haline koymak için terakki etmemizi (ilerlememizi) istemeyenlerdir. Fakat, çiftçi arkadaşlar, muhterem babalar, bizim için bunlardan daha zararlı, daha öldürücü bir sınıf daha vardır; O”da, içimizden çıkması muhtemel olan hainlerdir. Aklı eren, memleketini seven, gerçeği gören kimselerden böyle bir düşman da çıkmaz. İçimizden böyleleri çıkarsa onlar ya aklı ermeyen cahiller, ya da memleketini sevmeyen kötüler veya gerçeği görmeyen körlerdir. Biz, cahil dediğimiz zaman, mutlaka okula gitmemiş olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz : İlmi ve gerçeği bilmektir. Yoksa, okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de, özellikle sizlerin içinizde görüldüğü gibi gerçeği gören gerçek bilginler çıkar. (1923-Atatürk”ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: 2 – TİT Enstitüsü Yayını, 1952)

Gelişmenin amacı, insanları birbirine benzetmektir; Dünya birliğe doğru yürümektedir; İnsanlar arasında sınıf, derece, ahlâk, elbise, din ve ölçü farkı gittikçe azalmaktadır. Tarih, yaşamak kavgasının ırk, din, kültür, terbiye yabancıları arasında olduğunu gösterir. Birliğe doğru yürüyüş, barışa doğru yürüyüştür., Ahlâk kanununun temeli, kişisel sorumluluktur., İyiliği sevmek ve kötülükten kaçınmak lâzımdır., Yaptığımız işler, etrafımızda sevinçler veya acılar halinde yankılar uyandırır. Bu durum bize vicdani vazifeleri duyurur., Bağlılık, bizi başkaları için hoşgörülü yapar. Çünkü, başkaları” nın kusurlarında bizim de istemeyerek çoğunlukla beraber suçlu olduğumuzu gösterir., Kısaca, bağlılık, “Herkes, kendi için” yerine “Herkes, herkes için” düşüncesini ortaya koyar. Bu düşünce sosyaldir. Millidir. Geniş ve yüksek anlamı ile insancıldır. (1930-Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk”ün El Yazıları, Prof. Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1969)

Egemenlik hiçbir sebep ve şekilde terk ve iade edilemez, emanet edilemez, bırakılamaz. Bu egemenliği tekrar geri alabilmek için; (egemenliği) almak için kullanılmış olan araçları kullanmak gerekir. Millet, egemenliği kayıtsız şartsız elinde tutmayı kendi vicdanına karşı söz verip yemin ettikten sonra, şunun veya bunun gereğidir diye, şuna veya buna verilebilecek en basit bir halk bulunuz, vazife bulunuz ve yetki bulunuz. Kimse bulamaz... İrade alınamaz ve irade verilemez. Egemenliği verebilen bir insan ve yahut egemenliğini kaybeden bir insan ve yahut bir toplum egemenlikten yoksun olunca (ki, egemenlik iradenin göründüğü ve bilindiği yerdir) o halde iradesi felç olur. Bundan dolayı, egemenliğini verebilmek için iradesinin felç olmasına razı olmak gerekir., Bundan dolayı veremez. Egemenliğini verebilmek için; İradesinin, arzusunun, eğilimlerinin felçli kalmasını kabul etmek lâzımdır. (bu) Ölmeyi kabul etmek demektir. Bundan dolayı bir millet egemenliğini veremez. Yalnız alınır ve zorla alınır. Millet egemenliğini elinde tutuyor ve ancak, egemenliğinden gerektiği kadarını uygulamak üzere Millet Meclisi”nin tümünü görevlendiriyor. Fakat, bir tek adama bu yetki verilemez., Egemenliğine sahip olmayan bir insan veya bir toplum, hiçbir zaman iradesini kullanamaz., Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir ve Milletin kalacaktır. (1923-Gazi Mustafa Kemal Atatürk”ün, Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Arı İnan – Türk Tarih Kurumu)

Eğer devamlı barış isteniyorsa, kitlelerin durumlarını iyileştirecek uluslar arası tedbirler alınmalıdır. Tüm insanlığın refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları, haset, aç gözlülük ve kin”den uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir. (1937-Atatürk) “Eğer istersen memlekette sulh-ü salâh, hazır ol cenge her daim”–“Ekseriyetin istibdadı, (tahakkümü) istibdatların en korkuncudur” (Hukukçu Thomas Paine, Arif Hikmet Pamukoğlu-Türkiye”de Demokrasi)

Türk topraklarının veya haklarının en küçük kısmını kimseye terk etmek zorunda değiliz; Onurla yaşar ve onurla ölürüz. (Dankwart E. Rustow, Turkey, America”s Forgotten Ally, New York, Council on Foreign Relations – 1987, s. 88)

(*) Alıntılar ve yararlanılan kaynaklar:. ASAM;Bakış; TURKISH FORUM;DP Arşivleri, AB Genel Sekreterliği,ABD pentagon kaynakları ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk Nutuk.





Yorumlar








Aktif Ziyaretçi 17
Dün Tekil 813
Bugün Tekil 727
Toplam Tekil 1641082
IP 54.197.124.106






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































9 Rebiü'l-Evvel 1438
Aralık 2016
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Onlara Allah Türk Adını verdi ve Onları yeryüzüne hakim kıldı.
(Kaşgarlı MAHMUT)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 2.193 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

Sayac

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu